Array ( [0] => 9 [1] => 38 [2] => 7467 [3] => 10 [4] => 832 [5] => 11 [6] => 1237 [7] => 1875 [8] => 1125 [9] => 15422 [10] => 12794 [11] => 13 [12] => 708 [13] => 7468 [14] => 14 [15] => 208 [16] => 15421 [17] => 1859 [18] => 15423 ) test Array ( [0] => 11 [1] => 1 [2] => 2692 ) test Array ( [0] => Array ( [name] => Dram [link] => http://www.filmloverss.com/kategori/turler/dram/ ) )
Sakin Yaşam
Tabiate bijan
1974 - Sohrab Shahid Saless
93
İran
Senaryo Sohrab Shahid Saless
Oyuncular Zadour Bonyadi, Mohammed Kani, Hibibollah Safarian

Tabiate bijan

“Yeni Dalga” denildiğinde akla genellikle Fransız Yeni Dalga’sı gelse de birçok ülke sineması, değişen tarihi koşullar ve film üretim pratikleri çerçevesinde eski düzeni sarsan sinema dalgalarına maruz kalmıştır. Yeni dalgaların en çok etkilediği sahillerden biri de şüphesiz İran’dır. Şah yönetimi altında oldukça sert sansür koşullarında üretilen düşük bütçeli, Amerikan ve Hint kırması hafif filmlerin hakimiyetini sarsan bu filmlerin çıkışı kimilerine göre Füruğ Ferruhzad’ın Ev Karadır’ı ile, kimilerine göreyse Daryuş Mehrcui’nin İnek filmiyle gerçekleşir. 1979’da yaşanan İran İslam devrimine kadar olan sürede, ilk dalgada yer alan İranlı yönetmenler özellikle 1950’lerde altın çağını yaşayan Fars edebiyatından etkilenerek alt sınıflara gerçekçi ve neredeyse belgesel tarzında filmlerle yaklaşırlar. Şiirsel ve alegorik ögelerin de yardımıyla, alt metni güçlü olmakla birlikte sosyal sorunlara parmak basan ve sorunların muhatabını işaret eden eserler ortaya koyarlar.

Bu yönetmenlerden biri olan Sohrab Şahit Sales, Viyana ve Paris’te sinema eğitimi aldıktan sonra 1968 yılında İran’a döner. Ülkedeki ilk yıllarında İran Kültür Bakanlığı adına, ülkede yaşayan farklı etnik gruplarla ilgili belgeseller hazırlar. 1973’te çektiği ilk kurmaca filmi Yek etefagh-e sadeh (Basit Bir Olay)’in ardında kendisine uluslararası şöhret getiren Tabiate bijan (Natürmort) filmini yapar.

Tabiate bijan basitçe, yaşlı bir demiryolu işçisinin yaşantısını ele alır. 70’li yaşlarında Muhammed Sardari, her gün görevli olduğu demiryolu hemzemin geçidinde trenlerin ve araçların geçişine göre bariyeri kaldırıp indirmekle yükümlüdür. Evi ve kulübesi arasında mekik dokur, işi bittiğinde evde kilim dokuyan karısının yanına döner. Günlük rutini, bir gün kendisine yaşını soran demiryolu memurlarının gelişiyle değişecektir.

Kamerasını hareketin olduğu bölgelerden sakınmak istercesine kullanan Sales, özellikle iç ve dış çekimlerdeki kadraj tercihleriyle dikkat çeker. Dış çekimlerde insanı özenle merkezden uzak tutar. Devasa ağaçların etrafına dağılan ev, kulübe, demiryolu gibi insana ait unsurlar bilinçli bir biçimde doğanın herhangi bir parçası olarak yansır. İnsan, sürecin sadece bir parçasıdır. Muhammed ancak evine döndüğünde kadrajın merkezine yerleşebilir. Sürekli alt açıyla verilen, yerde kilim dokuyan karısı ise filmin bütününde erkeğe hizmet eder; o yatağında yatarken yerde uyur. Filmde karşımıza çıkan tek kadın olmasıyla da toplumdaki cinsiyet eşitsizliğinin, İran devrimi öncesinde de bir sorun haline geldiğinin simgesidir.

Kadrajlar dışında bir diğer ilginç tercih de ses kullanımıdır. Filmde tek bir müzik sesi duymadığımız gibi, sık sık ortam sesiyle baş başa kalırız. Rüzgarın esmesiyle hışırdayan yapraklar, su ve kuş sesleri anlatımın bütününe sinecek gibi olsa da sıklıkla dış etmenlerle kesintiye uğrarlar. Bunların en önemlileri geçen trenlerin gürültüsü, Muhammed’in tren geçiş saatlerini yakalamak için kurduğu çalar saatin sesi ve insan konuşmalarıdır.

Tren rayları, Muhammed’i hayata bağlayan en önemli unsurdur. Hem sahip olduğu işin sebebidirler hem de her gün küçük bir raylı taşıt ona ekmek ve diğer zaruri ihtiyaçlarını taşır. Raylar aynı zamanda taşrayı şehre bağlayan, ucu bucağı görünmeyen yolları temsil ederler. Yürümekle aşınmayacak yolları ancak koca koca trenler aşabilirler. Muhammed’in görevi o trenlerle yolculuk etmek değil, onların kazasız belasız yol almalarını sağlamaktır. Karısı kendisine sıklıkla evde çay ve şekerin bittiğini hatırlatır, ekmek getiren çocuktan bu malzemeleri istemesini söyler. Fakat Muhammed her seferinde istemeyi unutur. Evde bardak altlığından içilen ve asla bitmeyen çaylar, sanki devletin sihirli eliyle evlerine girmeye devam ediyordur.

Karı kocanın yemek yeme seanslarına sıklıkla tanık oluruz. Boyası akmış duvarlar, tek kişinin yatabileceği kanepe, semaver ve her daim yemek taşan tenceresiyle “ne bir eksik ne bir fazla” yaşarlar. Evin duvarında yer alan genç bir adamın portresi, tüm eskiliğine karşın evdeki en modern eşya gibi parlamaktadır. Dışarıda tren saatlerine göre belirlenen çizgisel zaman, evin içerisinde farklı şekillerde akar. Muhammed’in çalar saati, bu zamanın akışında kilit bir rol oynar. Güneşin doğuşu ve batışı ile ifade edilen gün kavramı, saat ile tekrar tekrar kurulur. Tren seslerinin doğanın akışını bölmesi gibi çalar saatin mekanikliği zamanı dakika, saniye gibi terimlere böler. Hayatı doğal akışında “sergileyen” natürmort, Muhammed’in oğlunun sürpriz gelişiyle bir anlığına ters yüz olur. 33 yıllık doğal yaşam ritüellerini kesen sesler gibi zaman da kesilerek ters biçimde eklemlenir. Muhammed’in oğlu eve gelir, annesiyle konuşur ve uyur. Sonrasında Muhammed eve gelir ve oğlu evde yoktur. Hayat, sanki o gelmemiş gibi devam etmektedir. Bir sekansın ardından oğlu tekrar kanepede karşımızda çıkar. Çocuklarından kopan çift onun varlığında da yokluğunda da aynı süreci tekrar tekrar yaşamaya o kadar alışmışlardır ki Muhammed’in oğlu yeniden yok olmaya mahkumdur. Tarkovski’nin Stalker’ından daha önce çekilen film, o filmdeki “Bölge” kavramını kendi doğasına uyarlamış gibidir. Tek farkı; “Bölge”nin kendine has yapısı, içinde yaşayan kişilerin hayatının bir parçası değildir. Artık onların hayatı haline gelmiştir.

Filmdeki konuşmalar, dünyanın maddi taraflarını ortaya koyar. Her konuşma, adeta doğada açılmış bir yara gibidir. Şüphesiz maddi dünyanın manevi dünyaya baskın çıkışı, Sales’in kamerasıyla doğanın bir parçası olarak ele aldığı insanı da yaralar. Karısı örtündüğü yaşmağı değiştirmek için ondan para ister. Demiryolu memurları, Muhammed’le konuşmaya geldiklerinde Muhammed onlara “yılbaşı ikramiyesini ne zaman alacağını” sorar. İki memur, Muhammed’in dokuduğu kilimi satın almaya geldiklerinde modeli eski bulurlar ve yarı ücret önerirler. Muhammed’in karısı, kocasına oğlu askere giderken para vermesini söyler. Muhammed’in ve karısının emeği, her konuşmada biraz daha sömürülür. Aynı durum duyguların sömürülmesi konusunda da geçerlidir. Muhammed, oğluna kendisine neden mektup göndermediğini sorduğunda oğlu “gönderdiğini” iddia eder fakat ne babasını ne annesini ikna edemez.

Konuşma eylemi, aynı zamanda Muhammed’i kaçınılmaz sona götüren sürecin en önemli parçasıdır. Dil, taşra ile şehir arasındaki kopuşu görünür eyler. Muhammed, şehri vuran sel ile ilgili çelişkili bilgiler duyar. Kimine göre şehir sular altında kalmıştır, kimine göreyse bu bir yalandır. Muhammed de zaman zaman evinden çıkıp kendi bölgesini su basıp basmadığını kontrol etme ihtiyacı duyar. Fakat o sular yerine bir mektup gelir. Kendisi şehirle bağlantı kuramamıştır belki ama şehir istediği zaman, anında onu bulur. Mektupta Muhammed’e hizmetlerinden dolayı teşekkür edilmekte ve emekli edildiği söylenmektedir. Muhammed ise tepkisini “Kovuldum!” nidasıyla ortaya koyar. Muhammed’in belki de kendi gerçekliğinden, ritüelinden kopup kapitalist dünyanın gerçeklerine tepki gösterdiği ilk andır. Tepkisine rağmen hayatını kaldığı yerden sürdürmeye çabalasa da fayda etmez. Ertesi gün kendisinden genç bir adam, görevi devralmaya gelir. Bunun üzerine Muhammed, belki de ilk kez bölgesini terk etmek üzere trene atlar.

Ağaçların yerini binaların aldığı renksiz, tepkisiz şehir işini usulca halletmeye bakar. Muhammed’in şikayet için başvurduğu ilk yerde görevliler ona bir uzaylı gibi bakarlar. Şeflerinin ise sadece sesi duyulur. Yanlış yere gelmiştir ve sistem, bu hatayı kaldıramayacak kadar anlayışsızdır. Doğru binaya gitmeden önce bir restorana girer, içeride kimse yoktur. Kendisine sıcak bir çay yerine şişelenmiş gazoz ikram edilir. Muhammed’in sigarası bile bir başka yanmaktadır, o kadar çok öksürür ki sanki ilk kez içine çekmiş gibidir.

Bir sonraki binada, günler önce kendisine yaşını soran memurlarla karşılaşır. Büyük bir memnuniyetle “artık emekli olduğu ve istediğini yapabileceği” söylenir. Bunca yıldır kendisini sormayan devlet, Muhammed’e kendi yok oluşunun müjdesini verir. Zaten bu adamlar çayı, bardak altlığından değil direkt bardağın kendisinden yudumlamayı tercih ederler.

Muhammed evine döner, eşyalarını toplar ve son bir kez aynaya bakar. Gördüğü hangi Muhammed’dir? 33 yıldır hiçliğin ortasında yaşayan mı yoksa hiçlik duygusuyla ilk gününü yaşayan mı?

1974 yılında Berlin Film Festivali’nde Gümüş Ayı ödülünü kazanan film, Sales’in İran’daki sinema kariyerinin sonu anlamına gelir. Şiirsel anlatımla müthiş bir denge kuran gerçeklik, rejimin dikkatini çeker ve yönetmen ülkesini terk etmek zorunda kalır. Kariyerini Almanya’da sürdüren ve 1998’de aramızda ayrılan başarılı yönetmen, bir röportajında kendi sinemasını “insan ve toplum arasındaki uzlaşmazlık” üzerine kurduğunu ve hayatın “gurur kırıcı ve zalim” taraflarını göstermeyi hedeflediğini söyler. Bu konuda Tabiate bijan’ın yönetmenin başyapıtlarından biri olduğunu ve kesinlikle keşfedilmeyi beklediğini söyleyebilirim.



MAİLİNİZ VAR
Sinema dünyasından son haberlere herkesten önce
ulaşmak için mail listemize üye olabilirsiniz.
Üye Ol