“Choose life. Choose Facebook, Twitter, Instagram and hope that someone, somewhere cares

Choose looking up old flames, wishing you’d done it all differently

And choose watching history repeat itself. Choose your future

Choose reality TV, slut shaming, revenge porn

Choose a zero hour contract, a two hour journey to work

And choose the same for your kids, only worse, and smother the pain with an unknown dose of an unknown drug made in somebody’s kitchen

And then… take a deep breath, You’re an addict, so be addicted. Just be addicted to something else

Choose the ones you love. Choose your future

Choose life”

 

Henüz orta yaşlara gelmedik belki ama az da olsa zamanın lineer değil de dairesel olduğunu deneyimle sabitleyebildik. En azından ben kendi adıma deneyimlediğimi dile getirebilirim. Hani şu geçmişin şimdiye değip de geleceği meydana getirdiği anlardan bahsediyorum. Bir başka biçimde söyleyecek olursam: “Tarih tekerrürden ibarettir.” Nostalji dediğimiz de eskiye, maziye, geçmişe özlem dediğimiz de buradan beslenmez mi zaten? Beslenir de çağırır geçmişini işte, sonra geçmiş kendi ekseni etrafında tam tur atıp geri geldiğinde anlarız ki zaman lineer değil daireseldir. Geri gelen geçmiş yüzleşmeyi, ihaneti, şansı, öfkeyi, nefreti ve hayal kırıklıklarını da getirir peşi sıra. Böyle bir girizgah yaptım, çünkü tam 20 yıl sonra devam filmiyle geri gelen Trainspotting efsanesi bu dairesel zamanın üzerine oturur ve bizim için yepyeni bir ring seferi başlar.

90’lı yılların ruhunu taşıyan, amaçsızlıktan beslenen, hayatı seçmemeyi seçen Trainspotting; her ne kadar eroin bağımlısı bir grup arkadaşın hayatlarına odaklanıyor olsa da, filmin alt metnindeki güçlü politik duruş, gösteri düzenine karşı geliştirilmiş bir antikordur. Her anlamda sömürgecilik karşıtı bir alt metne sahip olan film; Britanya Krallığı’nın arka bahçesi olarak mimlenen İskoç gençliğinin içine çekildiği çürümüşlüğü kendine has sinematografik anlatım diliyle aktarmış ve tam da bu kendine haslığı sebebiyle kültleşmiştir. Peki 20 yıl sonra T2: Trainspotting isimli devam filmiyle geri gelen efsane, ilk filmin yarattığı etkiyi yaratabilir mi? Öyleyse başlayalım.

Bilenler bilir, Trainspotting ironi ile başlayıp ironi ile biten bir filmdi. Trainspotting’in açılışında, ‘Lust for Life’ şarkısı çalarken, “Hayatı seçmemeyi seçiyorum” diyen Renton (Ewan McGregor); filmin sonunda yine ironilerle dolu bir konuşma yapar: “Sizler gibi olacağım. İş, aile, lanet büyük ekran bir televizyon…” Tam bu noktadan yani Trainspotting’in sonundan T2: Trainspotting filminin açılışına geldiğimizde ise ilk film ile devam filminin bir zincirin halkaları gibi iç içe geçişine şahit oluruz. Çünkü Renton tıpkı ilk filmin başındaki gibi T2: Trainspotting’in başında da koşmaktadır; ama bu kez bir fark vardır: Sokakta alabildiğine özgürlüğe uzanan koşma eylemi bu sefer ultra lüks bir spor salonunda koşu bandı üzerinde sınırlı bir alanda gerçekleşir. Henüz açılış sahnesinde sıkı bir sistem eleştirisiyle bizleri yakalayan Danny Boyle az sonra bizi nelerin beklediğinin sinyalini verir.

T2: Trainspotting: Kendi Gençliğinde Turist Olanlar

20’li yaşlarında bıraktığımız kahramanlarımız Renton, Sick Boy (Jonny Lee Miller), Spud (Ewen Bremner) ve Begbie (Robert Carlyle) artık orta yaşlarına gelmiştir ve hayatları orta yaş sendromunun getirdiği hayal kırıklıklarıyla doludur. Renton arkadaşlarından alıp kaçtığı paralarla Amsterdam’a yerleşmiş, kendine orada bir hayat kurup evlenmiştir ama mutsuzdur. Edinburgh’da bıraktığı arkadaşlarının ise ondan arta kalır bir yanı yoktur. Sick Boy dedesinden kalma eski bir barı tamir ettirip yeniden faaliyete geçirmek için gizli kamerayla mahrem anlarını çektiği nüfuzlu insanlara şantaj yapıp para koparmaya çalışarak hayatını idame ettirmeye çalışmakta; uyuşturucu bağımlılığından bir türlü kurtulamayan Spud her tür rehabilitasyon grubunun içine girip çıkmakta; işlediği suç sebebiyle uzun süre hapis cezasına çarptırılan Begbie ise hapishaneden kaçış yollarını aramaktadır. Nihayetinde Renton kendi geçmişi, gençliği ve geride bıraktıklarıyla yüzleşmek ve bir anlamda günah çıkarmak için Edinburgh’a geri döndüğünde şehrin de tıpkı onlar gibi değişim, dönüşüm geçirdiğine şahit oluruz. Tüm o pislikten, kaostan geçilmeyen sokaklar şimdi ultra modern bir görünüm almış, binaların yapıları değişmiş, gökdelenler iyice yükselmiş, raylı sistem ağları tüm şehri sarmıştır. Uçaktan iner inmez ‘Edinburgh’a Hoş Geldiniz’ diyerek şehrin haritasını insanlara uzatan görevlilerin bile yabancı olduğu bir şehirde, kendi geçmişiyle yüzleşmeye gelen Renton’un yaşadığı yabancılaşma duygusu ise oldukça manidardır.

Filmin görünürdeki tek kadın karakteri Bulgar seks işçisi Veronika’nın (Anjela Nedyalkova) söylediği gibi “kendi gençliğinde turistik bir gezintiye çıkan” Renton’un diğerleriyle karşılaşması ve onlarla yüzleşmesi de epey sancılı geçecektir elbette. Çünkü ortada koca bir ihanet vardır. Spud ve Sick Boy ile arasındaki husumeti yatıştırmak daha kolaydır ama ya kendisini gördüğü yerde öldürmek için yanıp tutuşan Begbie’ye nasıl bir çare bulacaktır? Danny Boyle, tüm bu sancılı yüzleşmeleri ilk filmden anımsayacağımız nostaljik karelerle süsleyerek sağlam bir kara komediye imza atar. Irvine Welsh’in Trainspotting ve Porno isimli kitaplarını harmanlayarak senaryolaştıran John Hodge’un günümüze uyarladığı hikaye ve Danny Boyle’un tüm bu nostalji çabası ilk filmin yarattığı etkiyi yeniden yaratamaz belki ama çok özlediğimiz bu karakterleri yeniden görmenin verdiği haz da tarif edilemez.

Aşırıya kaçıldığı takdirde tüm bir filmi alaşağı edebilme handikabıyla yola çıkan Danny Boyle’un nostalji duygusunu oldukça orantılı bir şekilde kullandığını dile getirmek gerekir. T2: Trainspotting devam filminin, Trainspotting’den bağımsız kendine ait bir hikayesi olduğunu söylemek ise oldukça güç; zira Boyle’un 20 yıllık bir aradan sonra gelen devam filmine, sıklıkla ilk filmden kareler serpiştirmesinin ana etkenlerinden biri de bu. Bu sebeple Trainspotting’i bilmeyen bir izleyici için T2: Trainspotting’i anlamlandırmak epey güç olacaktır.

Teknik anlamda ise ilk filmin sinematografik diline hemen hemen çok yakın bir anlatım dili kullanıldığını söyleyebiliriz. Neticede underground bir hikayeyi Dutch açılardan vertigo etkisine dek tüm sıra dışı teknikleri kullanarak filmleştiren Boyle, T2: Trainspotting’de görüntü yönetmeni Anthony Dod Montle ile birlikte yeni teknikler de dener. 8mm flashback’ler, bozulmuş Dutch açılar, projeksiyonlar ve hatta Snapchat filtreleriyle filmin seyir zevki de artar. Aynı yeniliği müzik ve şarkı seçimlerinde de fark ederiz. Iggy Pop’un Trainspotting ile özdeşleşmiş Lust for Life’ı devam filminin de olmazsa olmazıdır elbet; ama 21. yüzyılın ‘post-modern’ düzenine uyum sağlayacak seçimler de gereklidir. Bu sebeple Wolf Alice ve Young Fathers gibi yeni nesil isimler müzikal anlamda filme önemli katkılar sağlar.

Gençliğin, geçmişin, hayal kırıklıklarının, uyuşturucu krizlerinin, histerilerin, paranoyaların, yalanların, ihanetlerin gölgesinde hayatı seçen karakterlerimiz için 20 yıl hem çok şey götürmüş hem de yeni şanslar, umutlar, anlatılmayı ve yazılmayı bekleyen çokça hikayeler doğurmuştur. Nostalji güzeldir ve T2: Trainspotting bir Trainspotting değildir ama; geçmişin geleceğe karışması ve hayatımızda iz bırakan karakterlere yeniden temas edebilmek pek bir güzeldir, pek bir hoştur. Geleceği seçenlere gelsin!

 

“Choose life. Choose Facebook, Twitter, Instagram and hope that someone, somewhere cares Choose looking up old flames, wishing you’d done it all differently And choose watching history repeat itself. Choose your future Choose reality TV, slut shaming, revenge porn Choose a zero hour contract, a two hour journey to work And choose the same for your kids, only worse, and smother the pain with an unknown dose of an unknown drug made in somebody’s kitchen And then… take a deep breath, You’re an addict, so be addicted. Just be addicted to something else Choose the ones you love. Choose your future Choose life”   Henüz orta yaşlara gelmedik belki ama az da olsa zamanın lineer değil de dairesel olduğunu deneyimle sabitleyebildik. En azından ben kendi adıma deneyimlediğimi dile getirebilirim. Hani şu geçmişin şimdiye değip de geleceği meydana getirdiği anlardan bahsediyorum. Bir başka biçimde söyleyecek olursam: “Tarih tekerrürden ibarettir.” Nostalji dediğimiz de eskiye, maziye, geçmişe özlem dediğimiz de buradan beslenmez mi zaten? Beslenir de çağırır geçmişini işte, sonra geçmiş kendi ekseni etrafında tam tur atıp geri geldiğinde anlarız ki zaman lineer değil daireseldir. Geri gelen geçmiş yüzleşmeyi, ihaneti, şansı, öfkeyi, nefreti ve hayal kırıklıklarını da getirir peşi sıra. Böyle bir girizgah yaptım, çünkü tam 20 yıl sonra devam filmiyle geri gelen Trainspotting efsanesi bu dairesel zamanın üzerine oturur ve bizim için yepyeni bir ring seferi başlar. 90’lı yılların ruhunu taşıyan, amaçsızlıktan beslenen, hayatı seçmemeyi seçen Trainspotting; her ne kadar eroin bağımlısı bir grup arkadaşın hayatlarına odaklanıyor olsa da, filmin alt metnindeki güçlü politik duruş, gösteri düzenine karşı geliştirilmiş bir antikordur. Her anlamda sömürgecilik karşıtı bir alt metne sahip olan film; Britanya Krallığı’nın arka bahçesi olarak mimlenen İskoç gençliğinin içine çekildiği çürümüşlüğü kendine has sinematografik anlatım diliyle aktarmış ve tam da bu kendine haslığı sebebiyle kültleşmiştir. Peki 20 yıl sonra T2: Trainspotting isimli devam filmiyle geri gelen efsane, ilk filmin yarattığı etkiyi yaratabilir mi? Öyleyse başlayalım. Bilenler bilir, Trainspotting ironi ile başlayıp ironi ile biten bir filmdi. Trainspotting’in açılışında, ‘Lust for Life’ şarkısı çalarken, “Hayatı seçmemeyi seçiyorum” diyen Renton (Ewan McGregor); filmin sonunda yine ironilerle dolu bir konuşma yapar: “Sizler gibi olacağım. İş, aile, lanet büyük ekran bir televizyon…” Tam bu noktadan yani Trainspotting’in sonundan T2: Trainspotting filminin açılışına geldiğimizde ise ilk film ile devam filminin bir zincirin halkaları gibi iç içe geçişine şahit oluruz. Çünkü Renton tıpkı ilk filmin başındaki gibi T2: Trainspotting’in başında da koşmaktadır; ama bu kez bir fark vardır: Sokakta alabildiğine özgürlüğe uzanan koşma eylemi bu sefer ultra lüks bir spor salonunda koşu bandı üzerinde sınırlı bir alanda gerçekleşir. Henüz açılış sahnesinde sıkı bir sistem eleştirisiyle bizleri yakalayan Danny Boyle az sonra bizi nelerin beklediğinin sinyalini verir. T2: Trainspotting: Kendi Gençliğinde Turist Olanlar 20’li yaşlarında bıraktığımız kahramanlarımız Renton, Sick Boy (Jonny Lee Miller), Spud (Ewen Bremner) ve Begbie (Robert Carlyle) artık orta yaşlarına gelmiştir ve hayatları orta yaş sendromunun getirdiği hayal kırıklıklarıyla doludur. Renton arkadaşlarından alıp kaçtığı paralarla Amsterdam’a yerleşmiş, kendine orada bir hayat kurup evlenmiştir ama mutsuzdur. Edinburgh’da bıraktığı arkadaşlarının ise ondan arta kalır bir yanı yoktur. Sick Boy dedesinden kalma eski bir barı tamir ettirip…

Yazar Puanı

Puan - 78%

78%

78

Danny Boyle’un tüm bu nostalji çabası ilk filmin yarattığı etkiyi yeniden yaratamaz belki ama çok özlediğimiz karakterleri yeniden görmenin verdiği haz da tarif edilemez.

Kullanıcı Puanları: 2.7 ( 2 votes)
78
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi