“Suzy Bannion, Avrupa’nın en ünlü okulunda bale eğitimini zirveye ulaştırmaya karar verdi. Meşhur Freiburg Akademisi’ni seçti. Bir gün sabah 9’da New York Kennedy Havaalanı’ndan yerel saat ile gece 10:40’da Almanya’ya vardı.” Dario Argento’nun 1977 yılında Dario Nicoldi ile birlikte kaleme alıp seyircisinin gözlerinin önüne serdiği, ana renklerin en parlak halleriyle yer aldığı şeker kırmızısı kabusu, bu sözlerle başlar. Evvel zaman içinde, bir sabah, New York’tan ayrılarak eğitimi için Almanya’ya varan genç ve akıllı Suzy Bannion (Jessica Harper)’ı ilk defa ayak bastığı bu dünyada bambaşka maceralar beklemektedir ve ne yazık ki hiçbiri ütopik değildir.

Thomas De Quincey’in Derinlerden İç Çekişler (Suspiria de Profundis) isimli eserinden esinlenilen korku türünün kültleşmiş örneklerinden olan filmin senaryosu, eğitimi için Avrupa’nın en iyi dans akademisini tercih eden ve bunun için de evinden oldukça uzak olmasına rağmen Tanz Akademie’ye yatılı eğitim almak üzere gelen Suzy Bannion’ın okulda olup biten doğaüstü olaylara karşı verdiği yaşam savaşını konu alıyor. Argento’nun Üç Anne (Three Mothers) ismini verdiği korku üçlemesinin ilki olma özelliğini taşıyan filmi aynı başarıyı sürdüremeyen 1980 yılı yapımı Cehennem (Inferno) takip etmiştir. 2007 yılı yapımı Üçüncü Anne (The Mother of Tears) ise üçlemenin son filmi olma özelliğini taşır. Argento’nun Quincey’in eserinin “ Levana ve Kederin Kadınları (Levana and Our Ladies of Sorrow)” bölümünden esinlenerek ortaya çıkardığı üçlemesine göre 3 Anne’nin hikayesi 11. yüzyılın başlarında üç kız kardeşin Karadeniz kıyılarında cadılığın kötü sanatını yaratması ile başlar. Helena Markos, Mater Suspiriorum kardeşlerin en büyüğü, en bilgesi ve iç çekişlerin annesidir. Aynı zamanda Kara Kraliçe olarak da bilinir. Gerçek ismi bilinmeyen Matre Tenebrarum, Karanlığın Annesi 3 Anne’nin en acımasız ve en genç olanıdır. Evinin New York’ta olduğu varsayılan Matre Tenebrarum’u üçlemenin ikinci filmi olan Inferno’da Veronica Lazar canlandırmıştır. Üçlemenin son filmi olan 2007 yılı yapımı Gözyaşlarının Annesi (Mother of Tears)’nde ise 3 Anne’nin en güzeli ve en güçlüsü, yine gerçek ismi bilinmeyen, evinin Roma, İtalya olduğu varsayılan Mater Lachrymarum, Gözyaşlarının Annesi Moran Atias tarafından canlandırılmıştır. Serinin ilk ve en çok ses getiren filmi olma özelliğini taşıyan 1977 yılı yapımı Suspiria, Lela Svasta’nın hayat verdiği Helena Markos’un Freiburg’da kurduğu varsayılan dans akademisinde gerçekleşen doğaüstü, kara büyü olaylarını anlatıyor. Oldukça ilgi çekici bir senaryo ve efsaneye dayandırılmış filmin 2017 yılında David Kajganich’in kaleminden Luca Guadagnino’nun yönetmenliğinde Tilda Swinton, Dakota Johnson gibi isimlerin de rol alacağı bir tekrarının çekileceği biliniyor. Her ne kadar Tilda Swinton yeni filmin 1977 yapımının tamamen aynısı olan bir tekrarı olmayacağını tekrar tekrar söylese de, bu hikayenin çarpık dünyasına bir defa adım atanlar için filmin desteğini aldığı son teknolojinin ürünleri ile Technicolor tekniğinin son örneklerinden olan 1977 yılı yapımı orijinalinin ne kadar önüne geçebileceği elbette bir merak konusu olarak var olmaya devam ediyor.

Suspiria: Alis “Distopyalar” Diyarında

Suzy Bannion yerel saat ile gece 10:40’ta Almanya’ya varır. İtalyan yapımı korku filmi, havaalanında birbirine çok benzer şeker tonlarında kırmızı kıyafetleri olan iki kadın eşliğinde yürürken tanıştığımız başrolümüzün, başka bir dünyaya adım attığı hissini havaalanının çıkış kapılarının açılmasıyla başlayıp, kapanmasıyla aniden duran balerin müzik kutularının sesini andıran bozuk ve tüyler ürpertici müziğin başlaması ile veriyor. Kahramanımız, geldiği dünyanın iyiliklerle dolu toz pembe dünyasından havaalanının çıkış kapılarının açılmasıyla fırtınalı kırmızı, mavi ve sarı tonlarının hakim olduğu distopyasına giriş yapıyor. Kırmızılar, yeşiller ve mavilerle dolu, yakın planlardan izlediğimiz uzun yolculuğundan sonra nihayet okula varan Suzy’i dehşetle okuldan çıkan ve ağzından “sır, kapının arkasında gördüm”, “3 sarmaşık, mavi olanı çevir” sözleri dökülen bir kız karşılıyor ve fırtınanın eşlik ettiği uzun yolculuğumuzla başlayan gerilim hissi başrolümüzün olası sonunu izlememizle artmaya başlıyor. Film, aslında bu sözlerle sırrını başlangıçta seyircisine vermiş olmasına rağmen, bunun farkında olmayan seyircisini film süresince merak içerisinde kıvrandırmayı başarıyor. Aslında filmin gerilim kaynağını “merak kediyi öldürür” cümlesi ile özetlemekmümkün. Tıpkı Alis Harikalar Diyarında’daki Alis için olduğu gibi merak ve merakın peşinden hiç vazgeçmeden giderek bambaşka bir dünyanın içine aniden düşmek Suzy Bannion için de en tanımlayıcı karakteristik özelliklerden bir tanesi. Jessica Harper’ın oldukça güçlü ve sağlam bir şekilde hayat verdiği Suzy Banyon, film boyunca olayların peşinden sonsuz bir merak duygusu ile gidiyor ve başına gelen bütün doğaüstü olaylar da bu sebeple kendisini buluyor. Argento, seyircisi ile Suzy arasında başrolünü gösterirken kullanmayı tercih ettiği yakın planlar sayesinde öylesine güçlü bir bağ kuruyor ki seyirciler olarak bizler de kendimizi tıpkı başrolümüz gibi sonsuz ve müthiş derecede güçlü bir merakın pençesinde, derin bir uykudan uyanmaya çalışırmış gibi yarı baygın, ancak daima mücadele eder vaziyette buluyoruz. Zira filme sürekli ağır bir uykudan uyanmak isteniyormuş ancak bir türlü uyanılamıyormuş hissi hakim, ta ki Sara (Stefania Casini) merakının kurbanı olup, Suzy’nin merakını gerçekten uyandırıp, olayların peşine bu kez kararlı bir şekilde  düşmesini sağlayana kadar. Başrolümüz Suzy Bannion henüz bütün olaylardan habersizken bile Stefania Casini’nin başarılı performansı ile canlandırdığı Sara’nın sürekli telaşı ve sonuna kadar açık tuttuğu kocaman gözleri seyircinin gerilimini küçük adımlarla inşa ediyor, ortada başrolü açıkça tehdit eden gerilime sebebiyet verecek açık bir durum olmamasına rağmen gerilmesini sağlıyor. Stefania Casini’nin inşa ettiği gerilim ise, tehlikenin hedefine bu kez ilmek ilmek bağlandığımız başrolümüzün oturtulmuş olabileceği olasılığı ile artıyor ve eş müdüre Madame Blanc (Joan Bennett)’ın sözleri ile açıkça bu olasılığı doğrulaması ile zirveye ulaşıyor. Hikayede yer alan küçük ancak işleyişin parçaları olan görme engelli bir piyanist ya da konuşamayan bir hizmetli gibi tezatlıklar film boyunca gerilimi sağlayan unsurlar arasında gösterilebilir. Okul içerisinde yer alan bu gibi tezatlıklar seyirciye sürekli burada bir şeylerin ters gittiği hissini veriyor. Merak duygusunun başa gelen kötülüklerin genel sebebi olduğu ve meraka rehberlik edenin, merak eden kişinin sonu olacağı düşüncesi Pat’in rehberliğindeki Sara’nın başına gelen olaylar ve Sara’nın Suzy’e rehberlik edişi ile Suzy’nin hedef haline gelmesi ile seyirciye benimsetiliyor. Bu düşünce, görme engelli piyanist Daniel (Flavio Bucci)’ın kendisine rehberlik eden köpeği tarafından vahşi bir şekilde parçalara ayrılarak öldürüldüğü filmin en şiddet içerikli sahnelerinden biri olan sahne ile destekleniyor. Film, gerilim ve korku duygularını uyandırmayı  Pat Hingle (Eva Axen)’ın ölümü, Suzy’nin ara ara yaşadığı seyircisinin de beynini acıtan telekinezi anları, Sara’nın ölümü gibi birkaç sahne haricinde aşırı vahşet içeren izlemesi zor sahnelerin yorucu sıklığı ile değil de, havada devamlı asılı duran merak ve belirsizlik duygularıyla başarmayı hedefliyor. Aynı zamanda film, Sara ve merak duygusu, Suzy ve zeka özelliği, Olga (Barbara Magnolfi) ve yılan benzetmesi gibi yollarla karakterlerin ana özelliklerini belirgin bir şekilde seyircisine veriyor. Filmin seyircisini germeyi hedefleyerek kullandığı ancak eğreti kalan unsurlar arasında ise klişeye düşen ve tuhaf katil çocuklara karşı yetişkinlerin hissettiği genellikle ikiz çocuklarla üzerinden işlenen sebepsiz bilinçaltı korkusunu uyandırmaktan başka bir amaca hizmet etmeyen Madame Blanc’ın yeğeninin varlığı gösterilebilir. Buna ek olarak filmin genel olarak başarılı bir ritim yakaladığı ve bunu korumayı başarabildiği bir gerçeğinin yanı sıra bir noktada başrolümüz ve Mark (Miguel Bose) arasında kurulmaya çalışılan olası aşk hikayesi de bütün gerilim ve yaşanan olaylar arasında altı boş bırakılarak eğreti kalmaktan kaçamıyor. Film hikayesindeki bu gibi boşluklar ve çok fazla olay çeşitliliği barındırmayışıyla  hikayesi konusunda ara sıra sendelese de seyirci üzerindeki etkisini kaybetmemeyi başarıyor. Filmin gerilim duygusunu tetikleyen bir diğer durum ise film süresince duyduğumuz bitmek bilmeyen meraka rağmen hiçbir zaman gerçek suçluyu ve bütün trajik olaylara sebep olan elin sahibini tahmin edebilsek de göremememiz. Film, bu tavrıyla seyircisiyle merak duygusunu harekete geçirerek daima flört etse de hiçbir zaman doğruyu bütün açıklığıyla vererek onu tam anlamıyla tatmin etmiyor.

Parlak renkleri ile bir rüyayı andıran film, bizlere ani ve beklenmedik olayları, yüksek ve kulak tırmalayıcı sesleri, gerilim ve klostrofobi hislerini tetikleyen yakın planları, kamera hareketleri, çarpık kamera açıları ve ışığı kullanış biçimi ile bütün bunların aslında bir kabus olduğu gerçeğini hatırlatıyor. Natürellikten uzak, kabusu andıran ortamları, ışığı ve gölgeleri kullanış biçimi, okul binasının odalarının duvarlarında yer alan resimleri ile 1920’lerde ortaya çıkan Alman Ekspresyonizmi akımının özelliklerini taşıyan film, özellikle içerdiği gölge oyunlarından dolayı bu akımın öncüsü sayılan ve yine bir korku filmi olan Dr. Caligari’nin Muayenehanesi (The Cabinet of Dr. Caligari) (1920) filmi ile kabusu andıran bu çarpık dünyasından dolayı benzerlikler gösteriyor. Yeşil, mavi, kırmızı ve sarı renklerinin yardımı ile olayların etkisini destekleyen film, müziğinin, sinematografisinin ve sahne düzeninin (mizansen) gücüne oldukça fazla bel bağlıyor dolayısıyla sinematografisini üstlenen Luciano Tovoli’ye de önemli bir görev yüklüyor. Film boyunca doğaüstü olayların gerçekleştiği mekanlarda Gotik yapıların, parlak pembe, kırmızı, sarı ve mavi renklerin hakim olduğunu görürken normal dünyayı anımsatan okulun dışındaki sahnelerde ise yeşil ve sarı renklerin hakim olduğunu görüyoruz. Film, büyü lafının geçtiği her sahnede mutlaka kullandığı renkler ile görselliği ile oynayarak seyircisine gerilmesi gerektiği mesajını veriyor. Technicolor tekniğini son kez kullananlardan olan film, bu tekniğin normal şartlarda sağlanması zor olan renkler üzerindeki etkisini kullandığı  başarılı bir şekilde yansıtıyor. Karakterlerin içlerinde var oldukları bu parlak renkli Technicolor dünyasının farkında olmayışları filmin rüya havasını desteklerken, seyirci de kendisini parlak renkler ve ışıklar arasında kaybediyor, zaman ve mekanı sorgulamayı bırakıyor. Filmin geneline hakim olan gerilim hissinin en büyük destekçisi ise tabi ki, iç çekişler ve cadı fısıldamalarının hakim olduğu içimize işleyecek derecede tuhaf film müziği ve seslerin kulaklarımızı tırmalayacak derecedeki tizliği ve yüksek tonu. Ancak film, müziklerinin dengesini kurarken başarılı tutumunu sürdürmeye devam ediyor ve yüksek tondaki anlar kadar sessizliğin hakim olduğu, minik ayak seslerini saydığımız anlar da en az bir o kadar gerilim dolu olmayı başarıyor. Tam da kendimizi bu gerçeklik ve rüya evreni arasındaki iç çekiş sesleriyle dolu paralellikte kaybetmişken anlamsız derecede fazla mutlu bir son ile kötü bir kabustan uyanır gibi ani bir şekilde uyanıyoruz ve film neredeyse hiçbir zaman hız kaybetmeyerek bitiveriyor.

Suspiria (1977), bizleri uyanmayı çok istediğimiz ancak bir türlü uyanamadığımız derin bir kabusun içine çeken, beynimizin içine giren ve içimizi ürperten Alman Ekspresyonizmi ve Gotik akımlarının motiflerini taşıyan bir distopya filmi. Film boyunca müzik ve sinematografi unsurlarının yardımı ile rahat bir nefes alabileceğimiz bir boşluk bulamıyor, kendimizi çok yorgunken uykudan uyanmaya çalışırmış hissi ile baş başa yorgun bir halde tüylerimizi diken diken eden ürpertici balerin kutusu müziğini mırıldanırken buluyoruz. Görsel bir başyapıt olma özelliğini taşıyan film, her ne kadar her gün herkesin başa gelebilecek gerçeklikte bir konuya sahip olmasa da seyircisinin derisinin altına girerek ona bugün bile musallat olmayı başarıyor.

 

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi