Array ( [0] => 9 [1] => 38 [2] => 7467 [3] => 10 [4] => 832 [5] => 11 [6] => 1237 [7] => 1875 [8] => 1125 [9] => 15422 [10] => 12794 [11] => 13 [12] => 708 [13] => 7468 [14] => 14 [15] => 208 [16] => 15421 [17] => 1859 [18] => 15423 ) test Array ( [0] => 11 [1] => 2692 ) test Array ( [0] => Array ( [name] => Dram [link] => http://www.filmloverss.com/kategori/turler/dram/ ) )
Güney
Sur
1988 - Fernando E. Solanas
127
Arjantin
Senaryo Fernando E. Solanas
Oyuncular Susú Pecoraro, Miguel Ángel Solá, Philippe Léotard |
Özge Yağmur
Gerçekle rüya arasındaki dansın sarhoş edici müzikle uyumu ve bu uyumun büyülü fenerdeki belki de en etkileyici tasviri olan Sur, Solanas’ın tozlu raflarından su yüzüne çıkıyor ve ilk fırsatta izlemeniz için elinizden tutuyor.

Sur

“Adım adım gelen körlük o kadar acıklı değil. Ağır ağır gelen bir yaz akşamı gibi.” – Borges

Devletin ideolojik aygıtı olan yedinci sanatın tüm dinamiklerini feshederek “üçüncü sinema” olarak adlandırdıkları alternatif bir yol izleyen iki sinemacıdan biri olan Fernando E. Solanas (diğeri; Octavio Getino)’ın 1988 yılında Cannes Film Festivali’nden “En İyi Yönetmen Ödülü”yle dönen filmi Sur’un dramatik yapısını çözmek için ön argüman olarak filmin Yılmaz Güney’e adandığını belirtmekte fayda var.

68 yılında çektikleri Hora de los hornos adlı belgeselin ardından Getino’yla birlikte açıklamış olduğu “üçüncü sinema” manifestosu, ticari ve sanat kaygısından uzak yapısıyla Hollywood ve Avrupa Sineması’na tepki olarak doğmuş diyebiliriz. Hollywood’un ticari kaygılar güderek işlediği burjuva kültüründen de, Yeni Dalga’nın kendine çıkış yolu ararken sistem tarafından manipüle edilmekten kurtulamayan auteur sinema yapısından da kendini soyutlamış olan karşı sinema, kolektif ve toplumu tamamen yansıtan bir bilinçle devrimci siyasi amaçlar güdülerek çekilen filmleri kapsar.

Solanas, özellikle 1980 sonrası dönemde ele aldığı konulara baktığımızda sürgün edildiği yıllarda yaşadıklarını gerek hikayelerinde, gerekse filmlerinin görsel tasarımında ince ince işleyerek anlatır. Politik sinemayla içli dışlı gözükse de filmlerinde tercih etmiş olduğu kurgunun şiirsel alt yapısı onu sinema tarihi içerisinde farklı bir yere konumlandırmamızı sağlar. Bu konumlandırma içerisinde filmografisinde en dikkat çeken filmlerden biri de Fransız-Arjantin ortak yapımı Sur (Güney)’dur. Sürgün yıllarına oldukça sürrealist ve ütopik bir dille yaklaşan Sur, Solanas Sineması’nın karakteristik özelliklerini yansıtan en önemli filmdir.

Dört bölümlük bir segmentten oluşan film, Arjantin’deki askeri diktatörlüğün bitiş yılı olan 83 yılının atmosferi eşliğinde bir toplumun travmasını ele alır. Beş yıl tutukluluk süreci ardından tahliye edilen Floreal, devlete karşı faaliyetleri nedeniyle hapse girmiş binlerce Arjantinli’den biridir. Özgürlüğüne kavuşan kahramanımız eşi ve çocuğunun yanına gitmeden önce Buenos Aires sokaklarında kayıp yıllarının izini sürer. Bir yol filminin izlerini taşıyan Sur böylelikle mahkum edilmiş ve toplumdan soyutlanmış bir bireyin kendini arayış yolculuğuna evrilir. Hiçbir yön ya da iz takip etmeksizin yürüdüğü yollarda Floreal’a geçmişine ait insanlar eşlik eder. Bu insanlar kimi zaman bir hayalden ibarettir, kimi zamansa çok daha dev bir yanılsamadan. Zaman, gerçekle yüzleşme zamanıdır. Gerçekle yüzleşmekse istisnasız her zaman can yakar.

Latin edebiyatındaki ‘büyülü gerçekçilik’ akımının sinemasal bir yorumu olan Sur, askeri cunta döneminin tüm sertliğini sinema sanatının nimetlerinden faydalanarak yumuşatır. Sadece Arjantin’i kaplamayan bir varoluş kıstası oluşturan Solanas için gerçek, önünde sonunda tecrübe edinilen bir tür acıdır. Ve yine Solanas için hayat, topuklarımız kanayıncaya kadar sürdüreceğimiz bir tangodan ibarettir. Astor Piazzola’nın enfes müzikleriyle bir bütünlük yakalayan ve hatta yaratan Solanas Sur ile sinema ve dansın iç içe geçtiği büyüleyici bir deneyim vadeder.

Açılış sekansı itibariyle başlayan tango, bizi bölüm 1’e; yani Düşler Masası’na götürür. Solanas’ın muhteşem minimalizm ve mizansen takıntısı seyircisini çok geçmeden filmin içine çeker. Tango, sadece yerel bir unsur değildir Sur için; bir insan ömrüne adanmış leziz bir tasvire dönüşür. Bandoneon melodisi eşliğinde içine çekilmiş olduğumuz evren, barok ve gerçekçi yönelimiyle hatırlamanın acı verdiği bir rüyaya bezenir. Sinematograf Félix Monti’nin geçmişin puslu izlerini tasvir ederken Angelopoulos mavisini öne çıkarması ve ters ışıkların, sisin, gölgelerin eşsiz dansı bizi düşler masasında nefis bir Arjantin birası yudumlamaya teşvik eder. Hatırlamanın acı verdiği yerde umut etmenin ateşi düşer içimize aniden. Güneyli özgür insanların ideallerinden uzaklaşmadan ülkenin menfaati için didinip durmalarından, ulusal yeniden örgütlenmeye uzanan ateşin ilk kıvılcımı özgür olduğunu sanan insanlara adanan bir ağıtla kesişir.

Hafızalarına durmadan müdahale edilen ve acıyla beslenen kitlenin ‘postmodern bir şehir tankı’ içerisinde oradan oraya savruluşları, kapanan fabrikalar, ekonomik çöküşler, sendika direnişleri bize tek bir gerçeği hatırlatır. Küçük şeylere tutunan halk, yenilerek öğrenen Pavlov’un köpeğinden farksızdır. Solanas’ın ‘araştırma’ adını verdiği Bölüm 2’de Rosi’nin kocasının izini sürdüğü sahnelerde, kışlalarda ve cezaevlerinde soğuk atmosferin içinizi ürpertmemesi imkansız. Yansımalarla yapılan geçişler, bölüm 3’te ele alınan ‘aşk ve sadece aşk’la ilişkiler ağının anatomisiyle birleşir. Bölümler arası her segment, hayatın ana dinamikleri arasında köprüler oluşturur ve flashbacklerle yapılan her bir geçiş ölümün yorgunluğa olan sadaketini yansıtır. Bölüm 4; ölüm yorucudur der. Hayatımızdan geçip giden insanlar vardır, onların anılarıyla ayakta durduğumuz zamanlar bir de. Bireyi “direnişe” sürükleyen de yitirdikleridir zaten. Bu aşamada seyircinin aklına tek bir soru düşer; sevdiğimiz insanlardan alıkonduğumuz bir yeryüzü bizi ne kadar özgür hissettirebilir ki?

Doğrusal olmayan yapısı ve üçüncü sinemayı temsilen kolektif olarak yaratılan trajedi tasviriyle dikkat çeken Sur, bir ülkenin tarihsel gerçekliği üzerinden “rüyaların rüyası”na yapılan çok ince ve naif bir atıf barındırır. Kimi kitapların hedef gösterildiği sıfatlarla anılması ve bu anmanın tek tip bir koro eşliğinde gerçekleştirilmesi filmin en çarpıcı sahnelerinden birini oluşturur. Gerçekle rüya arasındaki dansın sarhoş edici müzikle uyumu ve bu uyumun büyülü fenerdeki belki de en etkileyici tasviri olan Sur, Solanas’ın tozlu raflarından su yüzüne çıkıyor ve ilk fırsatta izlemeniz için elinizden tutuyor.



MAİLİNİZ VAR
Sinema dünyasından son haberlere herkesten önce
ulaşmak için mail listemize üye olabilirsiniz.
Üye Ol