Sunset Boulevard, sinemaseverlerin çoğu için kusursuz bir başyapıt; bir kısmı için ise 1950’lerin henüz başında Hollywood stüdyo sisteminin ipliğini pazara çıkaran, mükemmel bir taşlama. İlk görüşe katılmakla birlikte filmin gücünün, muhalif olmasından çok eleştirdiği sistemi ele alış biçimine dayandığını düşünmek de mümkün. Billy Wilder’ın eski (sessiz ve yıldız oyuncu merkezli) ve yeni/güncel (sesli ve stüdyo merkezli) Hollywood arasındaki yaptığı keskin ayrım, bize farklı şeyler söylüyor ve sessiz sinema yıldızlarının artık “mumyalanıp depolara kaldırılması gerektiği”ni salık veriyor.

Yönetmen Billy Wilder’ın yapımcı/senarist Charles Brackett ile on yedinci ve son ortak çalışması olan Sunset Bulvarı (Sunset Boulevard), belki de ikilinin en başarılı çalışması. Diyaloglarından kamera çalışmasına kadar o kadar kusursuz ki insan, ikilinin filmle ilgili bir kurgu tercihinden dolayı kavga edip yollarını ayırmalarına şaşırmıyor. Bilindiği üzere filmde; Joe Gillis isimli beş parasız bir senaryo yazarının, neredeyse 20 yıldır ortalarda görünmeyen sessiz film yıldızı Norma Desmond ile karşılaşması ve sevgi-nefret çatışmasına dayalı ilişkilerinin ışığında stüdyo sisteminin, emekçilerine karşı acımasızlığı anlatılır. Filmin bu konudaki ününü artıran olaylardan biri ise MGM Stüdyoları’nın başkanı, efsane yapımcı Louis B. Mayer’in filmi izledikten sonra Wilder’ı “endüstriye karşı saygısızlık yapmakla” ve “yemek yediği kabı pislemekle” suçlamasıdır. Hatta ona göre Wilder, katran ve tüye bulanarak Hollywood’dan kovulmalıdır! Wilder ise bu suçlamaya o bilindik açık sözlülüğüyle yanıt verir: “Ben sadece bir film yönettim. Git kendini becer!”

Peki Sunset Boulevard, kendisine yüklenen misyonu gerçekten üstlenen bir film mi? Bu sorunun cevabı, filmin başarısıyla da ilgili şüphesiz. Wilder ve Brackett ikilisi –D.M. Marshman Jr. ile birlikte-; öyle bir senaryoya imza atarlar ki, tek bir boyuttan çok farklı boyutlara sahip bir anlatımı gözlemlemek mümkündür. Yani ilk bakışta beş parasız, stüdyo tarafından göz ardı edilen ve metinleri “açlık kokan” bir senaryo yazarının dramı olarak okunabilir. Hatta sonrasında Norma Desmond karakterinin filme dahil olmasıyla hikayenin zaman boyutu da genişler; sessiz dönemden sesli döneme değin Hollywood ekonomi politiği mercek altına alınır. Fakat bir yandan da Hollywood’un “düşler fabrikası” olma özelliği, arka planda stüdyo sisteminin emekçilerini kapsayacak biçimde genişletilerek masalsı bir ortam yaratılır; başarısızlıklar sistemden çok kurbanların sırtına yüklenerek klasik Amerikan bireyci bakışına gerekli zemin sağlanır. Bu çarpık bakış, eleştirel bir yaklaşımı hak etmekle birlikte Wilder ve Brackett’ın dehalarından doğan kurnazlık da ne olursa olsun başarıya ulaşır.

Yıldızın Düşüşü, Yazarım Yükselişi

Filmi izleyenlerin unutumadıkları karakter, şüphesiz ki Norma Desmond’dur. Kendisi de eski bir sessiz sinema yıldızı olan Gloria Swanson tarafından muhteşem bir performansla canlandırılan Norma, Hollywood’un yarattığı bir kurban gibidir ilk bakışta. Fakat izleyici gözlerini ondan alamadığı için bir şeyi unutur: Hikayeyi anlatan kişi senarist Joe Gillis (William Holden)’den başkası değildir. Henüz filmin başında; bir ceset olarak yüzdüğü havuzdan seslenen bu karakter, filmdeki diğer karakterlere yönelik tüm algılarımızı, yaklaşımlarımızı şekillendiren kişidir. Hatta filmde onun ağzından, izleyiciye yönelik ince bir taşlama duyarız: “İzleyiciler bir filmi senaristin yazdığını bilmezler, onlara göre aktörler doğaçlama yaparak oynarlar!” Dikkatimizi Gillis’e verdiğimizde ise belki de stüdyonun ya da Hollywood’un o kadar da suçlu olmadığını düşünmeye başlarız. Evet, Gillis’in metinleri “açlık kokmakta”dır ama kendisinin de dediği gibi belki o kadar da yetenekli değildir. Bu kabullenişin ağırlığı, tüm film boyunca hissedilir ve çoğu zaman Gillis’in başarısını gölgeleyecek gelişmelerle şekillendirilir.

Bir diğer ilginç nokta; sessiz film dönemine saygı duruşu olarak nitelendirilecek bir film için ana karakterin senarist olarak seçilmesidir. Norma’nın meşhur “Diyaloglara ihtiyacımız yok, bizim yüzlerimiz vardı” repliğine karşın Joe’nun yardımına ihtiyaç duyması ve filmi ayakta tutan başat unsurun müthiş senaryosu olduğu düşünüldüğünde Wilder’ın bize başka bir hikaye anlattığını görebiliriz. Sinema yazarı Christopher Ames’in dediği gibi film, “sese geçişten sonrasını inceler”; yani “yazarın kimliğinin, sessiz dönem yıldızlarının yerine geçtiği dönemi.”* Kısacası “yüzlerimiz vardı” cümlesi, unutulmaz bir dönemi değil; sadece geçmişi ifade eder Wilder’ın gözünde. Geçmiş, geçmişte kalmalıdır.

Norma Hollywood’dan Ne İstiyor?

Bu noktada sistem tarafından kullanılıp atıldığını düşünen Norma’ya geri dönebiliriz. Filmin görünen hikayesi; bir senaristin, eski bir Hollywood yıldızı tarafından öldürülmesi ve bu cinayette sektöre düşen pay üzerine kurulmuş gibi olsa da görünmeyen tarafta yıldız sistemi ile stüdyo sistemi arasındaki çatışmanın izi sürülebilir. Wilder ve Brackett, mümkün olduğunca bu iki farklı yaklaşım arasındaki sınırları keskinleştirmeye çalışırlar. İlk bakışta stüdyo sistemi acımasızdır; eski yıldızlarını unutmuştur ve hatta onları fiziksel açıdan olmasa da zihinsel açıdan öldürmüştür. Norma film boyunca hep “öldü zannedilir”. Onun briç arkadaşları olan ve bizzat kendilerini canlandıran Buster Keaton, Anna Q. Nilsson ve H.B. Warner gibi isimler, Joe tarafından “mumyalar” olarak adlandırılır. “Yeni Hollywood”un izdüşümü olarak adlandırabileceğimiz Joe’ya göre eskileri artık mumyalamak ve depoya kaldırmak gerekmektedir. Film ilerledikçe Norma’nın çıldırmanın eşiğine gelmesi de onu izleyiciden uzaklaştırır. Norma; bilinçli biçimde 1930’ların Dracula’sını ve Frankenstein’ını hatırlatan, Universal korku filmlerinin canavarlarına benzer bir hale getirilir. Böylece kendini ifade etmeye çalışan ve uğradığı haksızlıkları yüksek sesle dile getiren Norma gider, yerine “bir delinin sayıklamaları” gelir. Karakterin kendine olan hayranlığı; sisteme karşı bir eleştiri getirmeyi geçelim, var olan sistemi koruyarak eski yıldızları vefasızlıkla suçlamaya kadar gider. “Haftada vergisiz 18 bin doları cebe indiren, evinin tavanını Portekiz’den getirecek kadar müsrif” yıldızların dönemi kapanmıştır. Hollywood’un çok kazanıp az mutlu olan yıldızlarına karşın az kazanıp çok mutlu olan emekçileri kutsanır. O emekçiler ki Hollywood’dan kazandıkları üç-beş kuruşla ilgili bir yeni yıl şarkısı yapıp, takılmalarına bakacak kadar keyiflidirler.

Sunset Boulevard: Hırs ve İnanç, Size de Rüya Gördürebilir!

Bu kutsama, Amerikan sinema endüstrisinin teknolojik gelişmelerin peşinde giden fırsatçı yapısına uyum sağlayan bireyler üzerinden yapılır. Filmde bizzat yer alan ünlü yönetmen Cecil B. deMille; değişime ayak uydurmayı başaran isimlerden biridir ve doğal olarak Norma için yapabildiği tek şey, ona acımaktır. Gillis’e aşık olan okutman Betty’nin (Nancy Olson) hikayesi ise daha vurucudur: Betty’nin anne ve babası yıllarını setlere vermiştir; onun da sinema dünyasının bir parçası olması kaçınılmazdır. Bu amaçla 10 yıl oyunculuk eğitimi alır ama burnunun şeklinden dolayı oyuncu olamaz. Burnunu yaptırdığında ise oyunculuğu beğenilmez. Bunun üzerine posta departmanında işe girip okutmanlığa kadar yükselir ve bir bakıma kapıdan kovulduğunda bacadan girerek Hollywood’a adım atar. Hollywood’un teknolojik determinist ve liberal fırsatçı yapısını görmezden gelen Norma delirmenin eşiğine, Max (Erich von Stroheim) ise yönetmenlikten uşaklık görevine gelirken; Norma ile bağlarını koparamayan Gillis de “mumya”nın son kurbanı olacaktır. Yani düzen içerisinde yer alamayan bireyler, kendi kendilerinin kurbanlarıdır. Başarı ise hırs ve inançla doğru orantılıdır ve her zaman ödüllendirilir! Sonuç olarak Eski Hollywood’un tabutuna son çivi çakılır.

Sunset Boulevard’nın sinema tarihine vurduğu damga, bütünlüğünden ziyade replikleri ve bazı sahneleri aracılığıyla olmuştur ki; bu noktada filmin muhalif bir bakış açısına sahip olduğuna yönelik inanç şaşırtıcı olmaz. Nihayetinde filmler, tamamlanmış ve üzerinde kesin bir uzlaşmaya varılmış ürünler değildirler. Sunset Boulevard da gücünü Billy Wilder’ın dehasından alan bir başyapıt olarak her daim izleme ve tartışma keyfini alacağımız bir başyapıt olarak kalacak.

* Christopher Ames, Movies About The Movies: Hollywood Reflected, University Press of Kentucky, 1997.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi