Array ( [0] => 9 [1] => 38 [2] => 7467 [3] => 10 [4] => 832 [5] => 11 [6] => 1237 [7] => 1875 [8] => 1125 [9] => 15422 [10] => 12794 [11] => 13 [12] => 708 [13] => 7468 [14] => 14 [15] => 208 [16] => 15421 [17] => 1859 [18] => 15423 ) test Array ( [0] => 1125 [1] => 2692 ) test Array ( [0] => Array ( [name] => Gerilim [link] => http://www.filmloverss.com/kategori/turler/gerilim/ ) )
Açlık
Sult
1966 - Henning Carlsen
112
Danimarka
Senaryo Henning Carlsen, Knut Hamsun, Peter Seeberg
Oyuncular Per Oscarsson, Gunnel Lindblom, Birgitte Federspiel

Sult

Nobel Edebiyat Ödüllü, Norveç asıllı yazar Knut Hamsun’un 1890 yılında yazdığı eser, 2014 Mayıs’ında hayatını kaybeden Danimarkalı yönetmen Henning Carlsen tarafından 1966 yılında beyaz perdeye uyarlanır, Sult (Açlık). Filmde, başkarakter Pontus’un 1800’lü yıllar Danimarka’sında Christiania kentinde geçirdiği günler anlatılır. Ayrıca burada, filmde başkahramanımızın Ylajali ismini verdiği kadını Ingmar Bergman’nın Det sjunde inseglet ve Tystnaden filmlerinde rol almış olan Gunnel Lindblom’un canlandırıyor olması da ilginç bir anekdottur.

Arada sırada yazdığı makalelerle para kazanan Pontus; yoksulluk, çaresizlik, açlık ve sefalet içindeki hayatını kendi halinde yaşayıp giden tuhaf bir adamdır. Sessizliği, yalnızlığı, tekinsizliği ve bazı fiziksel eylemleri ile çevresine karşı tutumu ve davranış bozukluklarından yola çıkarsak şizofreni belirtileri taşır. Sokaklardaki fakirlik, acı, yalnızlık gibi manzaralara karşı tüketim toplumu bireylerine nazaran farkındalık eşiği çok daha yüksek olan Pontus, sorumlu tuttuğu Tanrılara, sorgulamayan ve deyim yerindeyse ot gibi yaşayan insanlara öfkesini açlığa direnç göstererek kusar. Ne olursa olsun hayatı sevmeye çalışan karakterimiz ev sahibesi tarafından kovulup çeşitli iş kollarından reddedilince ve hayata karşı tamamen savunmasız bırakılınca her şeyin sebebini Tanrıya ve onun kendisine karşı sevgisizliği ile umarsızlığına bağlar.

Fiziksel olarak devam eden açlığa bir de ruhsal doyumsuzluk eklenir. Aç olmasına rağmen içindeki umudu diri tutarak, çevresine karşı mutlu görünmeyi adet edinen Pontus, yemek ısmarlamaya çalışan arkadaşlarına karşı oldukça kararlı ve gururlu tutumlar sergiler. Bir gün, hayallerindeki gibi, Ylajali adını verdiği kendisinden hoşlanan bir kadınla tanışır. Pontus’un gerçekle olan bağlantısı giderek kaybolmaktadır, bir an neşeyle kendinden geçerken bir an çevresine lanetler yağdırır. Tanrı’ya ve dine karşı ironik bir tavır takınması, ayakkabılarını konuşturması, rakamları senkronize edememesi, fevri çıkışları, odak sorunu ve en önemlisi dünyaya adapte olmaya çalışırken verdiği varoluş mücadelesi gibi şizofreninin pozitif ve negatif olmak üzere neredeyse tüm semptomlarını yansıtan Pontus karakteri, Sartre’ın varoluşçuluk felsefesindeki “gerçeğin yitimi” alt metnine de bir çağrışım yapar. Kendisine sık sık tekrarladığı gibi, yakın gelecekte mutlu olacağına dair sonsuz bir inançla yaşamını sürdüren karakterimiz, açlığının halüsinasyonla gerçeklik arasında bir hayat sürdürmesine yol açmasına direnemediği anlarda hıçkırıklara boğulur. Bir rüyasında yolda duran kemik için bir köpeğe karşı savunma ihtiyacı duyması ve bu savunmayı kazanıp kemiği tutması ile elinin aniden metaforik bir deformeye dönüşmesi Pavlov’un Köpeği Sendromu’nu anımsatır. Fakat bu sahnede Pontus’un öğrenilmiş çaresizliğinden ziyade tam tersi, gördüğü diğer halüsinasyonlarla da bağlantılı bir ters algı yaratılıp öfkesini kustuğu açlığa vurgu yapılır.

Köşe başında bekleyen kolluk kuvvetleriyle kurduğu tek diyalog sarmalında her defasında saati soran Pontus, davranış bozukluklarını metanomik anlamlarla somutlaştırır. Pontus’un ilk kurduğu güvenilir iletişimin aşkla ilgili olması, karşısındaki kadının küçük dünyasındaki basit yargılarıyla kirletilinceye kadar gayet olağan akışında ilerler. Öyle ki; bir an için sefil ve güvensiz Pontus gayet iyi giyimli, dünyaya bakış açısına ve hayat felsefesine hayran kaldığımız kelimelerle vals eden bir adama dönüşüverir. Önyargı ve empati sınırlarını oldukça zorlayan bu sahneler yedinci sanatın büyüsüne bir kez daha hayran bırakır seyirciyi.

Finalde bir gemiye bindiğini gördüğümüz fakat sonrasında neler yaşayacağını asla bilemeyeceğimiz karakterimize biraz daha değinmek istiyorum. Pontus’un hastalığını, yazar Hamsun’un onu birkaç ay içerisinde öldüreceği söylenen veremden Norveç seyahatinde bir mucize eseri kurtulmasıyla bağdaştırıyorum çünkü en umutsuz anda bile içindeki mücadeleyi kaybetmeyen herkes için bir şans vardır gibi samimi bir içerik barındırıyor. Nitekim yazar açlığı bir yıl kadar bir süre gerçekten tatmış ve tasvirlerini bu gerçeklikle içselleştirmiş.

Per Oscarsson’un böyle eşsiz bir karakter için sergilediği nefis performansı 66 senesinin Cannes Film Festivali’nde En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’ne layık görülmüş. Güçlü sinematografisi ile dinamik ve dönemine göre olağandışı kamera hareketlerinin ön planda olduğu gerçekçi kurgudan izler taşıyan Sult, bu performansın yanı sıra ışık ve gölge ile vurgulanan alan derinliğiyle de izlenmeyi hak ediyor. Yönetmenin, karakterin uç noktalarda gezinen halüsinasyon ve rüya sekanslarında kullandığı parlak ışık da genellikle tercih edilen karartma geçiş efektine güzel bir alternatif olmuş. Toplumsal gerçekçilik üzerine yapılmış, nefis bir ekip işi bu filmi tozlu raflardan çıkarıp izleyelim, izletelim.



MAİLİNİZ VAR
Sinema dünyasından son haberlere herkesten önce
ulaşmak için mail listemize üye olabilirsiniz.
Üye Ol