23. Uluslararası Adana Film Festivali’nde “Asfalt” adlı filmiyle en iyi deneysel kısa film dalında jüri özel ödülü kazanan yönetmen Süleyman Demirel ile keyifli bir röportaj gerçekleştirdik.

Halil İbrahim Sağlam: Öncelikle Adana Film Festivali’nde tanıştığımız ve filmini izleme isteğime karşılık olarak link gönderdiğin için teşekkür ederim. Asfalt, 2016 yılı içerisinde festivallerdeki başarısını en sık duyduğum ve kişisel olarak en merak ettiğim kısa filmdi. Tabii bunda yönetmeninin adının Süleyman Demirel olmasının da payı olmadığını söyleyemem. Ödül töreninde “Süleyman Demirel” ismi telaffuz edildiğinde sahneye çıkacak kişinin nasıl biri olduğunu merak ederken oldukça genç, renkli ve marjinal bir yönetmenle karşılaşmak ilgimi çekmişti. Bu yüzden Asfalt’ın hikayesinin ortaya nasıl çıktığıyla beraber adının esprisini de senden dinlemek isterim.

Süleyman Demirel: 18 yaşına kadar Kırıkkale’de yaşıyordum. Kırıkkale’nin, çoğu Anadolu şehrinde olduğu gibi, garip bir atmosferi vardır. Kırıkkale’den gidinceye kadar bunu anlamıyorsunuz. Üniversitede ODTÜ’ye gittikten sonra liseden arkadaşlarımla görüşmeye devam ettim. Her görüştüğümde biraz daha yabancı geliyorduk birbirimize. Üniversiteyi bitirdikten sonra pek çoğu Kırıkkale’ye geri döndü. Tekrar bir görüştüğümüzde toplumun kendini nasıl yeniden ürettiğini gördüm. 23 yaşında gençler 60 yaşında insanların görüşlerini kendi görüşleriymiş gibi benimsemeye başlamışlardı. Üstüne hiçbir şey katmadan, hiçbir şey eksiltmeden birebir 60 yaşında insan ağzıyla konuşuyorlardı. Toplumsal cinsiyet rollerine genellikle kadınların açısından yaklaşılıyor fakat erkekler de o rolleri delmekte çok zorlanıyorlar. Erkeklere de aynı şekilde rol biçiliyor. Toplumun biçtiği rolleri kabul etmeyen erkek de aynı şekilde toplumun yaftalamasına maruz kalıyor. Asfalt’ın hikayesi de buradan çıktı. Başroldeki adam üniversite bitirmiş, görece iyi şartlarda yaşayan bir adam fakat babasının gölgesinden kurtulmayı başaramamış birisi. En ufak bir çalkantıda babasının değerlerini yeniden üretmeye başlıyor.

İsim olayına gelirsek de babam Süleyman Demirel’i sevmezmiş. En azından bana öyle diyor. Dedem koymuş adımı, ama kimse Süleyman olsun dediğinde soyadımla beraber düşünmemiş. Babam kimliğimi çıkartmak için gittiğinde fark etmiş ama dedenin ağzından söz bir kere çıkmış artık. Tabi bu durumun artısı da eksisi de oluyor, ama özellikle yurtdışındaki festivallerle yazışmalarımızda eski Cumhurbaşkanı Demirel’le karıştırıldığım oldu. Bunu normal karşılamaları daha komik. Düşünsene eski Cumhurbaşkanı kısa film çekiyor, festivallere gönderiyor ve bunu festivaldekiler garipsemiyorlar. Süleyman Demirel diye aratınca haliyle ilk o geliyor ama bu aralar ilerleme kaydettim. Google’da 2. sayfada çıkıyorum. Gerçi bir arkadaş bu durumla da dalga geçmişti, bir şeyin bulunmamasını istiyorsan Google’da 2. sayfaya koy diye.

Halil İbrahim Sağlam: Asfalt, Adana’da en iyi deneysel film dalında jüri özel ödülü aldı. Ve daha adını saymakla bitiremeyeceğim birçok festivalden ödülle döndü. Ödülleri incelerken dikkatimi şu çekti, bazı yerlerde kurmaca bazı yerlerde deneysel dalda ödül almışsın. Bunun sebebi nedir? Deneysel kategorisi hakkında ne düşünüyorsun? Misal, deneysellik senin Adana’da aldığın ödülün adındaki gibi parantez içinde özgün anlatım demekse buna verebileceğimiz sayısız kurmaca örnek var. En başta da Godard ve Lynch filmlerinin çoğu. Bu yüzden deneysel kategorisine nasıl bakıyorsun?

Süleyman Demirel: Biz Asfalt’ı, Recai Rize ile birlikte, kurmaca bir film yapmak için yaptık. Ama filmin hikayesini herkesin yaptığı gibi anlatmak, matematiksel bir formülle kırılmalar yaratmak, seyirciye binlerce kez seyrettiği filmlerin aynısını bu defa da Süleyman Demirel ve Recai Rize yaptı diye seyrettirmek çekici bir şey olarak gelmiyor bize. Zaten yeterince film yapılıyor. O filmlerden farklı bir şey yapmadıktan sonra pek bir değeri kalmıyor. Bu yüzden deneysel film yapmak müthiş bir keyif. Biz Asfalt’ı kurmaca olarak gönderiyoruz festivallere. Festival yönetimi filmi deneysel film kategorisine alıyor. Ben de festival yapıyor olsam deneysele koyardım bu filmi. Kurmaca olarak yollamamın sebebi deneyselin yeterince seyircisi olmaması. Deneyselin yeterince seyircisi olsa muhtemelen kurmaca film yapmazdım ama deneysel filmler genellikle sıkıcı, anlaşılmaz filmler olarak görüldüğünden maalesef seyircisi de olmuyor. Ben de aynı şeyleri düşünüyorum bu arada. Deneysel işlerin çoğu çok sıkıcı, yaratıcılıktan uzak, gereksiz uzun, ne dediği belli değil. Deneysel filmler bu şekilde olmak zorunda değil, hatta tam tersi yeni bir biçim arayışı gütmeli. Biçim yaratırken aynı zamanda bir anlatısı da olmalı her şeyden önce ve bu da özgün olmalı kesinlikle. Godard’dan veya Lynch’ten bahsederken deneysel sinemacı diye bahsetmeyeni Allah taş yapar. Godard kendisinden önce yapılan filmlerin gramerine göre yanlış olan şeyleri tek tek yaptı. Atlamalı kurgu kullandı, oyuncuları karakterlerini oynarlarken bir anda dönüp kameraya bir şeyler anlatmaya başladı vb. Godard’dan önce bu şekilde filmler yapacağını söyleyenleri tefe koyarlardı muhtemelen. Ben bu kategoriye Malick’i de dahil ediyorum. Özellikle “Tree of Life” nefis bir deneysel film. Film çekilmeden önce filmin hikayesinden bahsederken, bir ailenin dramı dinozorlara ve büyük patlamaya dayandırılarak anlatılacak derseniz herkes size kaşlarını kaldırarak bakar muhtemelen.

asfalt2

Halil İbrahim Sağlam: Günümüzde özellikle biçimin içeriğin önüne geçtiği ya da içeriğin biçimi yok saydığı iddia edilen bazı filmler çokça tartışılmaya devam ediliyor. İlkine The Neon Demon, ikincisine Spotlight’ı örnek verebilirim yakın zamandan. Senin filminin biçim/içerik açısından örnek gösterilecek bir uyumda olduğunu düşünüyorum. Kullanılan teknik filmin her şeyi gibi gözüküyor ama arka planda sembollerle devam eden hikayenin temeli de o kadar güçlü ki, birinin ötekinin önüne geçtiğini söylemek zorlaşıyor. Bu konuda neler söylemek istersin?

Süleyman Demirel: Asfalt’ı yaparken en başından beri içerikle biçimi beraber düşündük. Biçimsel olarak iyi bir şekilde anlatamayacağımız bir hikaye koymadık, o yüzden bu kadar birbirlerinin içine geçebildiler. Açıkçası biçimi, içerikten daha önemli bir yerde görüyorum. Aynı içeriği, hikayeyi kullanarak farklı onlarca film çekilebilir. En basit örnekle aynı senaryoyu hem Wes Anderson hem de Nuri Bilge Ceylan çekse bambaşka iki film çıkar ortaya. Dolayısıyla sinemayı sinema yapan da içerik değil biçimdir. Özellikle de biçim konusunda sinemanın bambaşka yerlere gideceğini düşünüyorum. Son yıllara kadar ortada çok net ayrımlar vardı. Filmleri tür olarak; belgesel, kurmaca, canlandırma ve deneysel diye birbirinden keskin çizgilerle ayırabiliyordunuz. Son dönemde yapılan filmler artık bu türleri birbirleriyle harmanlamaya başladılar. Belgesel gerçekliğini kullanan, deneysel ögeler barındıran, bazı sahneleri canlandırma tekniğiyle yapılmış kurmaca filmlerin çok daha fazla yapılacağını düşünüyorum. Hatta ben de bir sonraki filmde benzer bir anlayış deneyeceğim. Fotoğraf tekniklerinin ve dijital sanatın sinemanın içinde kendine daha fazla yer bulacağını düşünüyorum.

Halil İbrahim Sağlam: Film, greenbox olarak çekilmiş. Filmi izlerken bunu hiç hissetmedim ve plan-sekansın büyüsüne bıraktım kendimi. Filmin ne kadarı greenbox, ne kadarı plan-sekans? Bir de özellikle ağacın devrildiği sahnenin o tek plan hissiyatı yaratan sahne içerisinde nasıl geliştiğini merak ediyorum.

Süleyman Demirel: Arabanın iç çekimlerini ODTÜ GİSAM’da stüdyoda aldık. Tek planda arabanın içini almamız gerekiyordu. Aslında teknik olarak çok zorlayıcı bir çekim olacaktı. Teknik olarak en iyi yapabildiğimiz çekimi kullanacaktık. O nedenle oyunculuğun her çekimde çok iyi olması gerekiyordu. Çok yetenekli 2 tane oyuncuyla çalıştığımız için aslında en kolay tarafı bu oldu. Hem Güldestan hem de Ozan o kadar iyi oynadılar ki ben sadece çekimin tekniği ile ilgilendim.  Dış çekimleri de Samsun Ladik’te 10 farklı yerde çektik. Sonra bilgisayar başında ben o çekimleri tek planda çekilmiş gibi birbirine bağladım. Recai Rize de ağacın düşme sahnesini yaptı.

Ağacın düşme sahnesini gerçek çekimle almak istiyorduk. Bu yüzden yaşlı, ölü bir ağaç bulduk, ağacı kesmek için Orman İşletme Şefliği’nden izin aldık. Ağacın sahibinden izin aldık. Fakat ağacı kesen hızarcı abimiz maalesef istediğimiz şekilde ağacı kesemedi. Bu yüzden bilgisayar başında ağacın düşme sahnesini en baştan yaptık.

Filmin plan-sekans olması filmin ruhuyla ilgili bir şeydi. Film anlatmak istediği şeyi naif bir şekilde anlatıyordu ve o naifliği sadece plan-sekans ile verebilirdik. Bir arabanın camına başını yaslayıp dışarıyı seyrettiğinizde başka bir dünya kurarsınız. Bu dünya kendini yaratır aslında, bir süre gerekir, bir devamlılık gerekir. Görüntüler gözünüze kesik kesik değil, sürekli gelir. Plan-sekans yapmasaydık film bu etkiyi yaratmazdı. Aynı şekilde ağacın düşme sahnesi olmasaydı da film çok şey kaybedecekti. O yüzden 3 ay bunlar üzerine çalıştık, ve değdi.

Halil İbrahim Sağlam: Telefon sahnesindeki baba-oğul diyaloğu üzerinden ataerkil düzene ve yine aynı sahnede çiftin karşılıklı hamleleri üzerinden evliliklerin sahteliğine eleştiri oklarını yönelttiğini düşünüyorum. Özellikle cam sileceğinin devreye girdiği sert ve şok edici final bana aile kavramıyla ilgili düşüncelerini merak ettirdi.

Süleyman Demirel: Aile toplumun en küçük yapısıdır ve toplumların muhafazasında çok önemlidir gibi beylik bir laf vardır hani, ki doğrudur da. Gelgelelim toplum ne kadar sağlıklı ki neyi muhafaza ediyoruz? Aile kendi içerisinde bambaşka bir iktidar. Kol kırılır yen içinde kalır diye bir söylem var. Bunu mu muhafaza ediyoruz? Sürekli mış gibi yaptığımız toplumda, aile konusunda da aynı şekilde davranıyoruz. “Evde kalmak” diye bir deyiş var. Sağlıklı ilişkiler olduğu sürece aile diye bir kavramı karşınıza almak çok afaki, fakat sağlıksız bir toplumda sağlıklı bir aile hayatını sürdürmenin de kolay olduğunu düşünmüyorum.

Halil İbrahim Sağlam: Filmi su küresi içindeki küçük süs ev objesi fikrinin üzerinden mi oluşturdun? Çünkü biçime ve içeriğe o kadar uygun bir obje ki, sanki akla önce obje gelmiş, sonra film onun üzerine kurulmuş gibi düşündürttü bana.

Süleyman Demirel: Citizen Kane filmi izlediğim ilk sanat filmidir. İlk olduğu için ve kurgusunda da sürekli zaman geçişleri olduğu için, filmi idrak etmem epey vakit almıştı. Daha önceki filmlerimde de Orson Welles’ten parçalar vardır. İsteyerek olmasa da bilinçaltında bir şekilde oraya doğru gidiyor galiba. Kar küresi de Citizen Kane’den aklımda kalmış bir ögeydi. Filme de çok güzel uydu. Açıkçası ilk küre üzerinden mi gittik yoksa sonradan mı ekledik onu hatırlamıyorum.

asfalt3

Halil İbrahim Sağlam: “Kısa film, uzun metraj çekmek için bir basamak değildir. Kendine has bir formatı ve anlatım dili olan bir türdür.” diye artık klişeleşmiş bir söz vardır. Genelde kısa filmle ilgili her panelde ya da söyleşide yönetmenler, sinema yazarları veya sektörden kimi kişiler bunu dile getirir. Günümüzde sen bu söyleme katılıyor musun? Çünkü kısa filmleriyle ulusal ya da uluslararası alanda oldukça ses getiren yönetmenlerin çoğunun uzun metraj çektiğine ya da çekmek istediğine yıllar içinde şahit oldum. İleride gerçekleştirmek istediğin bir uzun metraj projesi var mı?

Süleyman Demirel: Kısa filmin kendine has bir formatı vardır tabi ki. Çok daha kısa bir sürede uzun filmden daha vurucu bir şeyler söylemeye çalışır. Ama kısa film uzun metraja geçiş aşaması değil diyenlerin ya kısa film çekmediklerini ya da çok paralarının olduğunu düşünüyorum. Gelir yaratmayan bir sektör kendisini nasıl idame ettirebilir ki? Kısa film yapmak için belli bir miktar para harcıyorsunuz ve karşılığında para kazanamıyorsunuz. Böyle bir modelde ben kısa filmi uzun filme geçiş olarak görmüyorum diyen yönetmenleri samimi bulmuyorum. 40-50 yaşında ve sadece kısa film yapan bir yönetmen var mı Türkiye’de? E madem bir geçiş aşaması değil, neden yok? Sinemayı seven insanlarız ve sinema yapması çok emek ve para gerektiren bir mecra. Kısa filmden gelir elde edilebilse, uzun film çekmekte gözü olmayan kısa film yönetmenleri olacaktır elbette. Fakat şu aşamada böyle bir şey mümkün değil. Burada bir parantez de şu konuya açayım. Türkiye’de kısa filmden uzun metraja geçen pek çok yönetmen var. Onların artık kısa filme tamamen sırtlarını dönmelerini anlayamıyorum. Ben uzun film yapmaya başladıktan sonra da kısa film çekmeye devam edeceğim. Çünkü gerçekten de kısa film ve uzun metraj film bambaşka şeyler.

Asfalt da aslında uzun metraj bir filmin bir sekansının kısa film formatında üretilmiş hali. Uzun filmin senaryosunu bitirdikten sonra bizi en çok heyecanlandıran sekansı çekmek istedik ve Asfalt’ı yaptık. Şu anda da bu uzun metrajın çalışmalarına başladık fakat tüm sektör İstanbul’da olduğu için Ankara’da olmamız dolayısıyla her şey çok yavaş ve zor ilerliyor.

Halil İbrahim Sağlam: Antalya Sinema Derneği’nin girişimleriyle Asfalt’ın “Ödüllü 5 Kısa Film” projesi altında Antalya’da vizyona girdiği yazıldı. Bazı yerel festivallerde uzun metrajların öncesinde kendini kanıtlamış kısa filmlerin gösterilmesi ya da kısa filmlerin direkt vizyona girmesiyle ilgili ne düşünüyorsun?

Süleyman Demirel: Öncelikle bu projede en çok emeği geçen Sidar Serdar Karakaş’a teşekkür ederek başlayayım. Bu projeye önayak olarak kısa filmcilere bir alan yarattı. Türkiye’de; kısa filmin seyircisi olmadığıyla ilgili, kısa filmlerin “öğrenci işi”, düşük bütçeli ve kısaltılmış filmler olduğuyla ilgili bir kanı var. 2016’da yapılan pek çok kısa film bu önyargıyı yıkar nitelikte. Antalya’da filmleri seyretmeye giden insan sayısı da bunu doğruluyor. Kısa filmlerin vizyona girmesi, kısa filmin amatör bir uğraş olmaktan çıkması açısından da çok büyük önem taşıyor. Kültür kendiliğinden oluşan değil yaratılan bir alandır. Kısa film kültürü yaratmanın da ancak bunun gibi hamlelerle mümkün olduğunu düşünüyorum. Ancak o zaman kısa filmin uzun metraja geçişte bir basamak olmadığını söyleyebiliriz.

asfalt1

Halil İbrahim Sağlam: 2016 içinde izleyip de hayran olduğun ya da hayal kırıklığına uğradığın filmler var mı? Filmlerini her daim sabırsızlıkla beklediğin yönetmenler varsa kimler?

Süleyman Demirel: 2016’da en beğendiğim film Captain Fantastic’ti. Filmin kısa sürede kült bir film olarak hatırlanacağına inanıyorum. Swiss Army Man şapkadan tavşan çıkaran bir filmdi. 2 kişiyi bir ormana koyarak yoktan bir film yaratmışlar. Heart of a Dog, Don’t Breathe beni etkileyen, aklıma gelen diğer filmler.

Başıma bir şey gelmeyecekse I, Daniel Blake’te hayal kırıklığına uğradım. Buram buram melodram kokan filmin palme d’or aldı diye sevilmek zorunda kalındığını düşünüyorum. Bir de La La Land çok abartıldı. Müzikal bir filmin müzikleri de güzel olmayacaksa nesi güzel olacak da nesini seveceğiz? Her klasik Hollywood güzellemesi yapan filmi de sinema aşkıyla bu kadar abartmasak keşke.

Terrence Malick’in ölüm korkusuyla her 8 ayda bir film çekmesi son yıllarda en çok sevindiğim gelişme. Aynı şekilde Trier, Gaspar Noe, György Palfi üçlüsü çocuklarının emekleme videolarını yayınlasalar seyrederim.

Halil İbrahim Sağlam: Benim sana sormadığım ya da senin eklemek istediğin bir şey var mı?

Süleyman Demirel: Röportaj için çok teşekkür ederim.

Halil İbrahim Sağlam: Keyifli sohbetin için esas ben teşekkür ederim.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi