Tayvanlı usta sinemacı Hou Hsiao-Hsien, The Assassin – Suikastçı ile bu yıla damga vuran işlerden birine imza attı. Dünya prömiyerini Cannes Film Festivali’nde yapan The Assassin, son olarak Yabancı Dilde En Film kategorisinde Bafta adaylığı kazandı. The Assassin ile yedinci defa Altın Palmiye için yarışan Hsiao-Hsien, Fransa’dan En İyi Yönetmen Ödülü ile döndü. Bu ödülle birlikte dikkatleri üzerine çeken The Assassin’in öne çıkan en önemli özelliği ise farklı dokunuşlara sahip yönetmenliği.

9. yüzyılda Çin’de hüküm süren Tang Hanedanlığını konu edinen The Assassin, hanedanlık içi çalkantılardan sonra kendini en güçlü eyalet ilan eden Weibo eyaletiyle hükümdarlık sarayı arasında geçen politik mücadeleyi anlatıyor. Dağlardaki bir manastırda özel eğitim alarak suikastçı olan Yinniang, ustası tarafından valiyi öldürmesi için yollanır. Valinin oğlunu gördükten sonra Yinniang’ın vazgeçmesi üzerine, bu defa kuzeni Tian Ji’an‘ı öldürmesi istenir. Bu görev için evine dönen Yinniang, kendisini eskimiş bir politik anlaşmazlığın ortasında bulur ve bunun üstüne bir karar vermesi gerekecektir.

Yavaş Bir Wuxia Deneyimi: Suikastçı

Aslına bakarsak, Hou Hsiao-Hsien gibi bir ismin Wuxia türünde bir dövüş sanatı filmi çekmesi başlı başına konuşulacak bir olay. Yavaş sinemanın değerli isimlerinden biri olarak böyle bir tercihte bulunması, durumu tuhaf kıldığı kadar ilgi çekici bir hale de getiriyor. Çünkü onun perspektifi bu türü bambaşka bir seviyeden deneyimlememize sebep olabilirdi; nitekim öyle de oldu. Benzer çalışmalar yapan başta yine Güneydoğu Asyalı olan Apichatpong Weerasethakul olmak üzere, Tsai-Ming Liang ya da Hong Sang-Soo gibi Uzakdoğu sinemasını değiştirmiş ve bu konularda öncülük etmiş isimlerin halihazırda üretmeye devam ettiği türlerden farklılaşarak, daha dinamik ve hızlı sahnelerin yer aldığı bir yapım ortaya koydu. Gösterildiği günden bu yana birçok konuda şaşkınlık yaratan film, elbette sadece türüyle öne çıkmıyor. Hou Hsiao-Hsien’in Wuxia özelinde olmasa bile, dövüş sanatlarını işleyen filmleri etkileyebilecek yenilikler ortaya koyduğunu söylemek mümkün. Başta kamera kullanımı ile öne çıkan The Assassin, hikayesini işleyişine kadar pek çok orijinal fikir barındırıyor.

Teknik ögelerden bahsedeceksek en doğru başlangıç kamera açıları ve kameranın kullanımı olur. Gerek türün özelinde olsun, gerekse benzer hikayelerin anlatımında olsun; Hsiao-Hsien’in kulladığı kadrajların ve planların benzerine rastlamak pek mümkün olmayabilir. Yönetmenin ustalığını ortaya koyan ve çoğunluğu tek plan sekans olan bu sahneler, The Assassin’in en karakteristik özelliği olarak göze çarpıyor. Kadrajını dar tutan ve tıpkı Lazslo Nemes’in Son of Saul’da tercih ettiği gibi 1:33:1 ölçüsünü benimseyen Hsiao-Hsien, hikayesini inşa etmek istediği gizem dolu zemini destekliyor. Kullandığı uzun ve tek planlar da filmin gizemli temasını güçlendirecek biçimde ele alınmış diyebiliriz. Yönetmenimiz çerçevenin içini filmin gizemini arttırmak için kullanırken, çerçevenin dışını da bir o kadar etkili kullanıyor. Hsiao-Hsien’in kamera kullanımından ayrı olarak, renk kullanımında ortaya koyduğu etkileyici dokunuşlar da seyir zevkini artırıyor. Tek ve uzun plan sekansların detayları yakalamak üzere renklerle desteklenmesi, yönetmenin en dikkat ettiği kısımlardan bir tanesi. Karakterler ve detaylar üzerine çok eğildiğini birçok röportajında dile getiren Hsiao-Hsien, filmin en kilit ögeleri olarak da bunları gösteriyor.

The Assassin: Gerçekliğe Uygunluk, Efsanelere Yakınlık

Tarih kitaplarından alışık olduğumuz “diplomatik ilişkileri geliştirmek için ayarlanan evliliklerden” birini konu alan The Assassin, gittikçe kişiselleşen bir hikaye yapısına sahip. Wuxia ve benzeri türlerin sahip olduğu erkek başkahramanın aksine bir kadın kahramana sahip olan filmin, bu yönden bakınca feminist ögeler taşıdığını söyleyebiliriz. Kadınların bilişsel olarak daha derin olduğunu düşündüğü için böyle bir karar verdiğini söyleyen yönetmenin, bu kararını film boyunca karakterizasyondaki gelişmeye bakarak desteklediğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Başkahramanımız Yinniang’ın iktidarla arasına koyduğu vicdanı ve bu bağlamdaki kararlılığı, hikayenin farklı bir yöne gitmesinin asıl sebebi oluyor. Yönetmenimiz, Yinniang’ın iç dünyasını ve arada kalmışlık halini diyaloglara sığınmadan görselliğe dökerek aktarmasını da biliyor.

Birçok defa gerçekçiliğe olan takıntısını vurgulayan yönetmen Hsiao-Hsien, efsanelerden beslenen hikayelerin sahip olduğu abartılı ve gerçekdışı olan sahnelere neredeyse hiç yer vermiyor. Ama hikayesinin efsanelerden beslendiğini unutmayarak bunu anlaşılabilir bir seviyeye çekmiş dersek daha doğru olabilir. Dövüş koreografilerinin şiirselliği, filmin anlatısına büyük katkı sağlayan genel atmosferiyle birlikte bir uyum yakalıyor. Kara büyülere ve fizik kanunlarını biraz eğip bükmeye yer verse de, Hsiao-Hsien mantık çerçevesinden çok uzaklaşmıyor.

The Assassin’in en önemli ve belki de tek sıkıntısı takip etmesi zor bir anlatıma sahip olması. Yönetmenin tercihlerinin birer sonucu olarak ilişkilerin ve olayların nedenlerinin anlaşılması zor olabiliyor. Gizem faktörünü korumaktan vazgeçmeyen tavrı sebebiyle bazı anların üstü kapalı kalıyor. Filmin akıcılığını yer yer sekteye uğratan bu durum, zaman zaman filmi izlemeyi de zorlaştırabiliyor. Ancak bütün iyi özelliklerini ekarte edebilecek bir sıkıntı ortaya çıkmıyor. Evet, belki biraz daha net bir anlatım olabilirdi; lakin bu da Hou Hsiao-Hsien’in prensipleriyle çakışıyor. Hikayenin kilit noktalarını açık etmeyi sevmeyen yönetmenin, kapalı anlatıma bu denli sahip çıkması da anlaşılır bir durum.

Yılın takdiri hak eden filmlerinden bir tanesi de Tayvanlı usta yönetmen Hou Hsiao-Hsien’in elinden çıkıyor. The Assassin, gerek tekniği gerekse hakim olduğu hikayesinin derinliği ile oldukça değerli bir tecrübe sunuyor.

Tayvanlı usta sinemacı Hou Hsiao-Hsien, The Assassin - Suikastçı ile bu yıla damga vuran işlerden birine imza attı. Dünya prömiyerini Cannes Film Festivali’nde yapan The Assassin, son olarak Yabancı Dilde En Film kategorisinde Bafta adaylığı kazandı. The Assassin ile yedinci defa Altın Palmiye için yarışan Hsiao-Hsien, Fransa’dan En İyi Yönetmen Ödülü ile döndü. Bu ödülle birlikte dikkatleri üzerine çeken The Assassin’in öne çıkan en önemli özelliği ise farklı dokunuşlara sahip yönetmenliği. 9. yüzyılda Çin’de hüküm süren Tang Hanedanlığını konu edinen The Assassin, hanedanlık içi çalkantılardan sonra kendini en güçlü eyalet ilan eden Weibo eyaletiyle hükümdarlık sarayı arasında geçen politik mücadeleyi anlatıyor. Dağlardaki bir manastırda özel eğitim alarak suikastçı olan Yinniang, ustası tarafından valiyi öldürmesi için yollanır. Valinin oğlunu gördükten sonra Yinniang’ın vazgeçmesi üzerine, bu defa kuzeni Tian Ji’an‘ı öldürmesi istenir. Bu görev için evine dönen Yinniang, kendisini eskimiş bir politik anlaşmazlığın ortasında bulur ve bunun üstüne bir karar vermesi gerekecektir. Yavaş Bir Wuxia Deneyimi: Suikastçı Aslına bakarsak, Hou Hsiao-Hsien gibi bir ismin Wuxia türünde bir dövüş sanatı filmi çekmesi başlı başına konuşulacak bir olay. Yavaş sinemanın değerli isimlerinden biri olarak böyle bir tercihte bulunması, durumu tuhaf kıldığı kadar ilgi çekici bir hale de getiriyor. Çünkü onun perspektifi bu türü bambaşka bir seviyeden deneyimlememize sebep olabilirdi; nitekim öyle de oldu. Benzer çalışmalar yapan başta yine Güneydoğu Asyalı olan Apichatpong Weerasethakul olmak üzere, Tsai-Ming Liang ya da Hong Sang-Soo gibi Uzakdoğu sinemasını değiştirmiş ve bu konularda öncülük etmiş isimlerin halihazırda üretmeye devam ettiği türlerden farklılaşarak, daha dinamik ve hızlı sahnelerin yer aldığı bir yapım ortaya koydu. Gösterildiği günden bu yana birçok konuda şaşkınlık yaratan film, elbette sadece türüyle öne çıkmıyor. Hou Hsiao-Hsien’in Wuxia özelinde olmasa bile, dövüş sanatlarını işleyen filmleri etkileyebilecek yenilikler ortaya koyduğunu söylemek mümkün. Başta kamera kullanımı ile öne çıkan The Assassin, hikayesini işleyişine kadar pek çok orijinal fikir barındırıyor. Teknik ögelerden bahsedeceksek en doğru başlangıç kamera açıları ve kameranın kullanımı olur. Gerek türün özelinde olsun, gerekse benzer hikayelerin anlatımında olsun; Hsiao-Hsien’in kulladığı kadrajların ve planların benzerine rastlamak pek mümkün olmayabilir. Yönetmenin ustalığını ortaya koyan ve çoğunluğu tek plan sekans olan bu sahneler, The Assassin’in en karakteristik özelliği olarak göze çarpıyor. Kadrajını dar tutan ve tıpkı Lazslo Nemes’in Son of Saul’da tercih ettiği gibi 1:33:1 ölçüsünü benimseyen Hsiao-Hsien, hikayesini inşa etmek istediği gizem dolu zemini destekliyor. Kullandığı uzun ve tek planlar da filmin gizemli temasını güçlendirecek biçimde ele alınmış diyebiliriz. Yönetmenimiz çerçevenin içini filmin gizemini arttırmak için kullanırken, çerçevenin dışını da bir o kadar etkili kullanıyor. Hsiao-Hsien’in kamera kullanımından ayrı olarak, renk kullanımında ortaya koyduğu etkileyici dokunuşlar da seyir zevkini artırıyor. Tek ve uzun plan sekansların detayları yakalamak üzere renklerle desteklenmesi, yönetmenin en dikkat ettiği kısımlardan bir tanesi. Karakterler ve detaylar üzerine çok eğildiğini birçok röportajında dile getiren Hsiao-Hsien, filmin en kilit ögeleri olarak da bunları gösteriyor. The Assassin: Gerçekliğe Uygunluk, Efsanelere Yakınlık Tarih kitaplarından alışık olduğumuz “diplomatik ilişkileri geliştirmek için ayarlanan evliliklerden” birini konu alan The Assassin, gittikçe kişiselleşen bir hikaye yapısına sahip. Wuxia ve benzeri türlerin sahip olduğu erkek başkahramanın aksine bir kadın kahramana sahip olan filmin, bu yönden bakınca…

Yazar Puanı

Plan - 85%

85%

85

Yılın takdiri hak eden filmlerinden bir tanesi de Tayvanlı usta yönetmen Hou Hsiao-Hsien’in elinden çıkıyor. The Assassin, gerek tekniği gerekse hakim olduğu hikayesinin derinliği ile oldukça değerli bir tecrübe sunuyor.

Kullanıcı Puanları: 1.38 ( 3 votes)
85
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi