Son yıllarda Güney Afrika’yı konu alan filmler arasında popülerliğiyle öne çıkan iki örnek var: Yenilmez (Invictus) ve Mandela: Özgürlüğe Giden Uzun Yol (Mandela:Long Walk to Freedom). Bu iki yapımın ortak özellikleri olarak Mandela figürünün taşıdığı ve ülkenin ırk ayrımına dayalı politikasını temele koyan ayrılık (apartheid) rejiminden çıkışın sağladığı umut göze çarpar. Fakat bu umut dalgasının arkasında Güney Afrika’da hala çözülmeyen onlarca sorun olduğu söylenebilir. Irk çatışmaları güncelliğini koruyor, adalet sisteminin iflası ile bireyler kendi adaletlerini sağlamaya yöneliyorlar. Yakın zamanda tanık olduğumuz Oscar Pistorius davası (ünlü paralimpik koşucu, evine hırsız girdiği düşüncesiyle eşini silahla öldürmüş ve yargılanmıştı) hala tazeyken Jerome Salle’ın yönettiği “Suç Şehri” de adalet konusuna eğiliyor.

 Caryl Ferey’in aynı adlı romanından uyarlanan film; Cape Town’da yaşanan bir cinayeti iki dedektifin gözünden ele alıyor. Polis şebekesinin şefi olan ve Zulu kabilesinden gelen Ali, geçmişte Güney Afrika’da siyah olmanın acılarını yaşamış ve bir saldırı sonucu cinsel organını kaybetmiştir. Brian Epkeen ise eşinden ayrılmış, oğluna babalık yapmaya çalışsa da kendisini alkole vermiş genç bir polis memurudur. İkilinin yolları beyaz bir kadının katledilmesi ile kesişirken karşı karşıya kaldıkları düşman, düşündüklerinden daha da zorlu çıkacaktır.

 Artık klişe bir tanım olsa da filmde Cape Town ve onun özelinde Güney Afrika, ana karakter özelliği taşıyor. Yönetmen Salle kamerayı bir tarafa çevirdiğinde kumsalı ve okyanusu, diğer tarafa çevirdiğinde ise fakirliği, çeteleri ve suçu gösteriyor. Aslında bu farklılık üzerinden gitmesini doğal karşılamak mümkün. Forest Whitaker ve Orlando Bloom tarafından canlandırılan ana karakterler o kadar kaba ve incelikten uzak ele alınmış ki hikayenin parça parça işlenmesi sonucu elde kalan ancak manzaralar olabiliyor.

 Ali karakteri cinsel işlevsizliği ve annesinden başka neredeyse kimsesinin olmaması üzerinden ağır ve tedbirli bir görünüm arz ederken Brian, artık her filmde karşımıza çıkan ve kabak tadı vermeye başlayan baba-oğul problemlerinin yeni bir temsilcisi olarak kabul edilebilir. Uyumsuz ikili formülü, suç komedilerinden alışkın olduğumuz tarzdan ayrı olarak işleniyor ve oldukça sert sonuçlar veriyor. Karakter çatışması ya da kararsızlık, filmde ölümcül sonuçlar doğururken yönetmen, izleyiciyi kana ve şiddete boğuyor. Şiddetin bu ölçüde yoğun kullanılması, hukukun olmadığı topraklarda adaleti kendisi belirleyen kahramanlara -ya da anti kahramanlara- sahip westernleri hatırlatıyor. Zaten kadın karakterlerin edilgenliği arttıkça film de eril bir şiddet pornosuna dönüşüyor. Cape Town’ın tekinsiz sokakları ve çeteleri “Metro Manila”, “Bangkok Dangerous” gibi filmleri hatırlatır derecede şehri bir aksiyon filminin mezesine dönüştürüyor. Otantik ortamda yaşanan kedi fare oyunu karakterlerin ve senaryonun zayıflığıyla heba olurken film, son bir çabayla Batı medeniyetinin kıtada işlediği suçlara sarılıyor. Fakat bu çabanın daha iyi bir senaryoyla değerlendirildiğini ve klişe aksiyon trükleri arasında kaybolmadığını görmek daha anlamlı olurdu.

 Geçtiğimiz yıl Cannes Film Festivali’nin kapanışını yapan “Suç Şehri” iki saate yakın süresine rağmen düşmeyen temposu ile klasik aksiyon filmlerinden hoşlananlar için tercih edilebilir. Sistemi eleştirir gibi görünüp suçu bireylere indirgeyerek yanıltıcı bir rahatlama yaratan filmlere alerjisi olanlar ise benim gibi homurdanacaklardır.

Son yıllarda Güney Afrika’yı konu alan filmler arasında popülerliğiyle öne çıkan iki örnek var: Yenilmez (Invictus) ve Mandela: Özgürlüğe Giden Uzun Yol (Mandela:Long Walk to Freedom). Bu iki yapımın ortak özellikleri olarak Mandela figürünün taşıdığı ve ülkenin ırk ayrımına dayalı politikasını temele koyan ayrılık (apartheid) rejiminden çıkışın sağladığı umut göze çarpar. Fakat bu umut dalgasının arkasında Güney Afrika’da hala çözülmeyen onlarca sorun olduğu söylenebilir. Irk çatışmaları güncelliğini koruyor, adalet sisteminin iflası ile bireyler kendi adaletlerini sağlamaya yöneliyorlar. Yakın zamanda tanık olduğumuz Oscar Pistorius davası (ünlü paralimpik koşucu, evine hırsız girdiği düşüncesiyle eşini silahla öldürmüş ve yargılanmıştı) hala tazeyken Jerome Salle’ın yönettiği “Suç Şehri” de adalet konusuna eğiliyor.  Caryl Ferey’in aynı adlı romanından uyarlanan film; Cape Town’da yaşanan bir cinayeti iki dedektifin gözünden ele alıyor. Polis şebekesinin şefi olan ve Zulu kabilesinden gelen Ali, geçmişte Güney Afrika’da siyah olmanın acılarını yaşamış ve bir saldırı sonucu cinsel organını kaybetmiştir. Brian Epkeen ise eşinden ayrılmış, oğluna babalık yapmaya çalışsa da kendisini alkole vermiş genç bir polis memurudur. İkilinin yolları beyaz bir kadının katledilmesi ile kesişirken karşı karşıya kaldıkları düşman, düşündüklerinden daha da zorlu çıkacaktır.  Artık klişe bir tanım olsa da filmde Cape Town ve onun özelinde Güney Afrika, ana karakter özelliği taşıyor. Yönetmen Salle kamerayı bir tarafa çevirdiğinde kumsalı ve okyanusu, diğer tarafa çevirdiğinde ise fakirliği, çeteleri ve suçu gösteriyor. Aslında bu farklılık üzerinden gitmesini doğal karşılamak mümkün. Forest Whitaker ve Orlando Bloom tarafından canlandırılan ana karakterler o kadar kaba ve incelikten uzak ele alınmış ki hikayenin parça parça işlenmesi sonucu elde kalan ancak manzaralar olabiliyor.  Ali karakteri cinsel işlevsizliği ve annesinden başka neredeyse kimsesinin olmaması üzerinden ağır ve tedbirli bir görünüm arz ederken Brian, artık her filmde karşımıza çıkan ve kabak tadı vermeye başlayan baba-oğul problemlerinin yeni bir temsilcisi olarak kabul edilebilir. Uyumsuz ikili formülü, suç komedilerinden alışkın olduğumuz tarzdan ayrı olarak işleniyor ve oldukça sert sonuçlar veriyor. Karakter çatışması ya da kararsızlık, filmde ölümcül sonuçlar doğururken yönetmen, izleyiciyi kana ve şiddete boğuyor. Şiddetin bu ölçüde yoğun kullanılması, hukukun olmadığı topraklarda adaleti kendisi belirleyen kahramanlara -ya da anti kahramanlara- sahip westernleri hatırlatıyor. Zaten kadın karakterlerin edilgenliği arttıkça film de eril bir şiddet pornosuna dönüşüyor. Cape Town’ın tekinsiz sokakları ve çeteleri “Metro Manila”, “Bangkok Dangerous” gibi filmleri hatırlatır derecede şehri bir aksiyon filminin mezesine dönüştürüyor. Otantik ortamda yaşanan kedi fare oyunu karakterlerin ve senaryonun zayıflığıyla heba olurken film, son bir çabayla Batı medeniyetinin kıtada işlediği suçlara sarılıyor. Fakat bu çabanın daha iyi bir senaryoyla değerlendirildiğini ve klişe aksiyon trükleri arasında kaybolmadığını görmek daha anlamlı olurdu.  Geçtiğimiz yıl Cannes Film Festivali’nin kapanışını yapan “Suç Şehri” iki saate yakın süresine rağmen düşmeyen temposu ile klasik aksiyon filmlerinden hoşlananlar için tercih edilebilir. Sistemi eleştirir gibi görünüp suçu bireylere indirgeyerek yanıltıcı bir rahatlama yaratan filmlere alerjisi olanlar ise benim gibi homurdanacaklardır.

Yazar Puanı

Puan - 45%

45%

Kullanıcı Puanları: İlk sen puanla!
45
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi