Sinema perdesine unutulmaz dokunuşlarla bambaşka bir dünya atmosferi sunmakta olan Animasyon filmleri, 1937 yılında çekilmiş olan ilk uzun metraj çizgi film Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler’den bu yana, anlatmış oldukları farklı masallar ve gelişen teknik donanımları ile birlikte pek çok çocuğun hayatının bütününü etkileyen unutulmaz anılar ve farklı tecrübeler kazandırmaktadır.

Gösterime giren her animasyon filminin yaratmış olduğu etkiler ekseninde ise belli başlı duygusal çıkarımların yanı sıra özellikle de son dönem oldukça popüler olan subliminal mesajlar ve çekilen filmlerin anlatmak istediği asıl hikayeler daha fazla önemsenir bir duruma gelmiştir. Nitekim Dreamworks, Pixar ve Disney stüdyolarının imzasını taşıyan pek çok animasyon filminde çocuklarının bilinçaltına hitaben tasarlanan sembolik aktarımlar, filmin vermeye çalıştığı ana temaların önüne geçmeye başlamıştır.

Tüm bu kaygılar içerisinde savrulan animasyon fimlerinin Japonya ayağını uzun yıllardır mükemmel filmlerle temsil etmekte olan Studio Ghibli ise, 1985 yılından bu yana usta kalemlerin yarattığı her animasyon filmine yüreklere hitap edebilecek gerçekçi bir öyküyü de dahil etmiştir. Hayao Miyazaki ve Isao Takahata gibi dünyaca ünlü animatörlerin yapmış oldukları filmlerle adını duyurmuş olan Ghibli Stüdyoları, son zamanlarda kapanmasından dolayı sevenlerini bir hayli üzmüş olsa da, bu yapım şirketinden çıkmakta olan filmlerin naiflik içeren duygu yüklü varsayımları izleyen her kesime ayrı bir hayat tecrübesi kazandırmıştır.

Vizyona sundukları son anime Prenses Kaguya Masalı’nın ardından resmi olarak Animasyon serüvenini sonlandırdıklarını açıklayan Ghibli Stüdyolarının hayata kazandırdığı animelerdeki geri planda kalan hikayelere ve yapım aşamasında yaşananlara dair sizlere özel bir liste hazırladım.

*** Bu yazı, ele alınan filmlerle ilgili ciddi sayıda sürprizbozan içermektedir.***

Studio Ghibli Filmlerinin Arkasındaki Hikayeler

Ateşböceklerinin Mezarı- Grave of the Firefiles- 1988

Ghibli Stüdyolarının ilk filmlerinden biri olan Isao Takahata imzalı Ateşböceklerinin Mezar (Grave of the Firefiles); sahip olduğu sarsıcı atmosferi ve düz gerçekçilikle ilerlettiği mükemmel hikayesinin arkasında çaresiz bir özür saklamaktadır aslında. Akiyu Nosuka’nın 2. Dünya Savaşı sırasında ölmüş olan kardeşinden af dilemek maksadıyla yazdığı romandan uyarlanan film, kişinin kendi kendisini çaresizce telkin etme çabasının gerçekçi ve dramatik bir örneği olmaktadır. Film 2. Dünya Savaşı’nın son demlerinde Japonya’nın Kobe şehrinde hayatta kalmaya çalışan iki kardeşin varoluş çırpınışlarını herhangi bir savaş filminin başvurmuş olduğu kahramansı hikayelerin oldukça ötesinde, dramatik bir gerçeklikle gözler önüne serer. Yönetmen Isao Takahata’nın 2. Dünya Savaşı sırasında filmdeki hikayeye benzer bir olay yaşamasının da bu romanı filmleştirme konusunda büyük bir etkisi olmuştur. Nitekim yönetmenin kardeşlerinden biri açılmış olan bir bombardıman esnasında 2 gün boyunca ailesinden ayrı kalmış ve yaşanan bu olay Takahata tarafından en kötü hayat tecrübesi olarak nitelendirilmiştir.

Filmin oluşum aşamalarındaki hikayelerinden bir diğeri ise 4 yaşındaki Setsuko’nun bir ateş böceğine benzetilerek oluşturulmuş olmasıdır. Keza film içerisinde de kardeşlerin yaşamaya çalıştıkları sığınağı aydınlatmak maksadıyla toplamış oldukları ateşböceklerinin ertesi sabaha ölmüş olmaları, küçük Setsuko’nun finaldeki ölümle buluşan dramatik sessizliğiyle eş tutulmaktadır. Kaldı ki Setsuko’nun abisine sorduğu “Neden ateşböcekleri bu kadar çabuk ölüyor?” sorusu da erken gelecek ölümün hüzünlü bir habercisidir.

Eleştirmenler tarafından Nosuka’nın kitapta kendisini temsil eden Seita’yı da öldürerek suçluluk duygusunu bastırmaya çalıştığı belirtilen Ateşböceklerinin Mezarı; Ghibli Stüdyolarının arka planında en fazla hüzün barındıran animasyonları sırasında birinci basamakta durmaktadır.

Komşum Totoro – My Neighbor Totoro – 1988

Ateşböcekleri Mezarı’nın gösterime girdiği yıl sinema salonlarında kendisine yer bulan bir diğer Ghibli animasyonu da Komşum Totoro (My Neighbor Totoro) olmuştur. Yönetmen Hayao Miyazaki’nin Isao Takahata ile kurmuş olduğu yol arkadaşlığına güzel bir simge olan bu iki film, beyazperde de hüzün ardı tebessüm hissiyatlarını yaşatabilmek adına büyük adımlar atmıştır. Studio Ghibli’nin özel maskotu haline dönüşen Totoro’nun hikayesinde ise iki küçük kız kardeş üzerinden yalnızlık ve ayakta kalma temaları göreceli boyutlarla lanse edilmektedir.

Ölmeden önce muhakkak izlenilmesi gereken filmler listesinde en baş sıralarda gösterilmesi gereken Komşum Totoro, yansıtmış olduğu devri bütün yeşil güzelliklerle donatarak iki kız kardeşin hastanedeki annelerini bekleyişi esnasında yaşamış oldukları saf duygu yoğunluklarına odaklanmaktadır. İki küçük kardeşin keşfetmeye çalıştığı ormanın içerisinde karşılarına çıkan garip görünümlü bir orman ruhu olan Totoro ile karşılaşmaları akabinde de film seyircisini kardeşlerle birlikte tebessüm dolu bir hikayenin içine dahil ediyor.

Hayao Miyazaki isminin yanında anılan filmlerin en başında gelen Komşum Totoro, son bir kaç yıldır garip rivayetlerle sekillenen üzücü bir olayla bağdaştırılmaktadır. Tebessüm ile umudun renkli bir simgesi olan Komşum Totoro filminin hikayesinin, yönetmenin 1963 yılında gerçekleştirilen vahşi bir cinayetten esinlenerek şekillendiği söylenmektedir.

16 yaşındaki Yoshie Nakata’nın fidyeciler tarafından kaçırıldıktan sonra tecavüze uğrayarak öldürülmüştür. Talihsiz kızın cesedini bulmuş olan ablasının girdiği travma sonucunda da intihar etmeden önce “Ben büyük bir Tanuki (rakun) gördüm ve o kedi canavara benziyordu” gibi söylemlerde bulunması Miyazaki’nin animasyonuyla büyük benzerlikler göstermektedir.

Filmin 1963 yılında gerçekleşmiş olan üzücü olayı yansıtan diğer detaylarından da bahsedecek olursak, küçük kız kardeşin ismi Mei, Mayıs anlamına gelmektedir. Kaldı ki Setsuko ismi de o aya ait olan mevsimi simgelemektedir. Kardeşlerin evin içerisinde görmüş oldukları siyah tüylü yaratık olan susuwatariler ise inanışa göre ölüme yakın olanlara görünmektedirler. Aynı zamanda kardeşlerin evi yerleştirdikleri sırada kolilerin üzerinde yazmakta olan Sayama Çayı yazısı da olayın yaşandığı kente özgü bir içecektir.

Filmde ortaya atılan rivayetlerle büyük benzerlikler gösteren diğer sahneler ise; Mei’yi aramak için yola koyulan Setsuko’nun kardeşi ile buluşmasından sonra kedibüse binerek Totoro ile birlikte insanların içinden ve üzerlerinden geçmiş olmalarıdır. Nitekim kardeşlerin bu sahneleri bedenden ayrılan özgür ruhları temsil etmektedir.

Her ne kadar Miyazaki, filmini karanlık bir olaydan beslemiş olsa da, bu olayı mütevazı bir tebessüme bağlayarak anlatmış olması Komşum Totoro’yu her daim güzellikleriyle hatırlamamıza yardımcı olacaktır. Filmin yapım aşamasındaki bir diğer olay ise karakter tasarımı esnasında yaşanmıştır. İlk olarak tek karakter olarak tasarlanmış olan Setsuko’nun yönetmen tarafından iki kız karaktere bölünmesi iyi ki de böyle bir karar almış dedirtecek türden olmuştur. Lakin ilham alınan olayın griliği hangi tonda olursa olsun bu iki kardeşin sevimliliği her şeye rağmen görülmeye değer.

Ruhların Kaçışı – Spirited Away – 2001

Hayao Miyazaki’nin ödül avcısı filmi olarak bilinen ve başta Oscar törenleri olmak üzere adımını attığı her sinema etkinliğinden büyük yankılar uyandırarak evine dönen 2003 yapımı animasyonu Ruhların Kaçısı (Spirited Away) ; hızlı kurgu sekanslarıyla modern bir Alice Harikalar Diyarı’nda izlenimi yaratmış olsa da, filmin alt metinlerinde vurgulamak istediği noktalarda oldukça karanlık bir geçmişe perde aralanmaktadır. Küçük Chihiro ve ailesinin yeni kasabalarına taşınmalarıyla başlayan hikaye, yolculuk esnasında girilen bir tünel içerisinde karşılaştıkları fantastik olay örgüsüyle de tadından yenmez bir hale dönüşmektedir.

Ruhların Kaçısı; işlemiş olduğu konu itibariyle dostluk, aşk ve yetişkin olmanın gün yüzüne çıkarttığı yükümlülükleri masalımsı bir peri masalına dönüştürmektedir. Özellikle de yönetmenin filmdeki genel mimariyi “Edo’’ olarak adlandırılan Japonya’nın karanlık dönemine ait binalardan ilham alarak tasarlamış olması, dönemin fuhuş furyasının revaçtalığını gerek görsellik gerek ise filmin işlenişi esnasındaki detaylarla subliminal bir titizlikte aktarmıştır.

Edo döneminde oldukça popüler olan ve “Geyşalık kurumu” başlığı altında ilerletilen fuhuş ticareti ve Gece Hamamları, ailesinden ayırmak zorunda kalarak fuhuş batağına sürüklenen genç kız çocuklarını seks işçiliği için eğitmişlerdir. Yönetmenin anne ve babasının domuza dönüşmesine şahit kalan Cihihiro’yu çıkış yolu bulmak adına sürüklemiş olduğu ütopik kader olgusu da birbirinden farklı yaratık ve ruhları içerisinde barındırmakta olan Gece Hamamı’na takma isimle sızarak çalışmasıyla yön bulmaya başlıyor.

İşletilmekte olan Gece Hamamı sahibi Yubaba’nın  adeta bir genel ev patroniçesi edasında altına tapması ve Chihiro’nun giymiş olduğu elbise ile çıplak ayaklarla geceli-gündüzlü çalışmaya başlaması gibi detaylar, küresel seks ticareti ve çocuk işçiliği kavramlarına ince bir dilden dem vurmaktadır. Kaldı ki Chihiro’nun hamam çalışanı bir çocuk tarafından kurtarılıp ailesine kavuşturulması da filmin karanlıkta kalan gerçek alt metnine küçük bir el feneri tutuyor.

Yönetmen Miyazaki’nin kazanmış olduğu Oscar ödülünü “Irak’ı bombalayan bir ülkeye ayak basmak istemiyorum” gerekçesiyle almaya gitmemesi gibi durumlarla da gündeme gelmiş olan Ruhların Kaçışı, geri planda bıraktığı sarsıcı hikayeleri ile içerisinde en fazla gizem biriktirmekte olan Ghibli animelerinden biri olmayı başarmıştır.

Deniz Kızı Ponyo – Ponyo on the Cliff – 2008

İnsan olmak için okyanustan karaya kaçan küçük bir balık ile ona yardım etmeye çalışan 5 yaşındaki erkek çocuğunun sımsıcak hikayesini anlatan Küçük Deniz Kızı Ponyo (Ponyo on the Cliff); Miyazaki’nin Komşum Totoro’dan sonra en duru ve çocuksu animelerinden biri olmuştur. Karada kalmasının büyük bir tsunami felaketine yol açacağının bilincindeki Deniz Kızı Ponyo’nun yaklaşmakta olan ekolojik düzensizliği engellemek adına ise Sosuke’nin  koşulsuz sevgisine ihtiyacı vardır…Miyazaki’nin gerçek dünya ile hayal perdesi arasında kurmuş olduğu bu muazzam bütünlüğün derinliklerinde ise tıpkı filmde yansıtılan okyanus misali kişiyi en derine çekebilecek kadar güçlü bir inanış gizlenmektedir.

Yüzyıllar boyunca pek çok doğal felaketle başa çıkmak zorunda kalan Japon halkının geçmişine bıraktığı dramatik olayları sembolik ifade biçimleriyle hafifletmeye çalışmaları, seneler boyunca kitap, şarkı ve filmler aracılığıyla gerçekleşmiştir. Deyim yerindeyse deniz ile karanın yer değişmesine sebebiyet veren bu felaketlerin yarattığı sonuçlarda ise yaşanılan can kayıpları küçük inanış biçimlerinin türemesine aracılık etmektedir. Kendi milletinin kültürel inanışlarına ve yaşam savaşlarına oldukça bağlı olan yönetmenin bu filmle vurgulamak istediği asıl hikaye; tsunami felaketlerinde hayatlarını kaybetmiş olan insanların balık olarak okyanusta yeniden var olmalarıdır. Nitekim film boyunca dünyanın kirliliğinden nefretle dem vuran Ponyo’nun babasının geniş bir özgeçmişe tabii tutulamayarak muğlaklıkta bırakılması da bu duruma en büyük örnektir. Kaldı ki film içerisinde gösterilen 1871 ve 1907 gibi sayılar, Japonya’nın yaşamış olduğu büyük felaketlerin tarihleriyle aynıdır…

Küçük Cadı Kiki – Kiki’s Delivery Service – 1989

Stüdyo Ghibli’nin ilk filmlerinden biri olan Küçük Cadı Kiki (Kiki’s Delivery Service) , Miyazaki’nin diğer animelerine oranla zayıf yönlerinin fazlalılığı ile anılıyor olsa da, bu filmin yapım aşaması pek çok dikkat çekici hikayenin türemesine vesile olmuştur. Miyazaki’nin 1971 yılında Isao Takahata ile birlikte Pippi Uzun Çorap kitabının lisans haklarını almak üzere İsveç’e yaptıkları yolculuk esnasında şekillenmeye başlayan Kiki’nin öyküsü, yönetmenin Stockholm ile Visby kentlerinden aldığı ilhamla mekanlaştırılmıştır. Yönetmene göre Japon gençlerinin çocukluktan çıkarken aile bağlılığı ile özgürlük arasında sıkışmış oldukları girdaba değinen film, iyi bir cadı olmak için başka bir şehre göç eden Kiki’nin hayat kurma aşamalarında da bu durumu açıkça göstermektedir. Çocuk işçiliğine de farklı açılardan birçok kez değinmekte olan film, Kiki’nin siyah elbisesi ve edinmiş olduğu her tecrübe akabinde kaybetmeye başladığı güçleri  çocuksu ruhların gerçek hayatta yaşadıkları zorluklar olarak nitelendirmiştir.

Studio Ghibli Filmlerinin Arkasındaki Hikayeler

Rüzgar Yükseliyor –The Wind Rises –  2013

Miyazaki’nin yapmış olduğu animeler içerisinde, biyografik anlatımındaki gerçekçi ögeleri fazlaca tercih ettiği son filmi Rüzgar Yükseliyor ( The Wind Rises ), ustanın filmografisinde ayrı bir yerde durmaktadır. Lakin film anlattığı konu itibariyle pek fazla gizemi içerisinde barındırmasa da,  her şeye rağmen İkinci Dünya Savaşı’nın kaderini belirleyen uçakların tasarımcısı olan Jiro Horikoshi’nin çocuksu dünyasının getirilerine birkaç satır da olsa bu listede yer verme gereği duydum. İkinci Dünya Savaşı’nın gidişatına bir hayli etkisi bulunan A6M Zero savaş uçaklarının tasarımının altındaki çocuk tutkusunu gündeme getiren film, dönemin verem salgını ile savaş kıyısındaki Japonya’nın kapısına dayanan yoksulluk belirtilerini de gözler önüne sermektedir.

Usta animatörün şimdilik son filmi olarak da bilinen Rüzgar Yükseliyor, Stüdyo Ghibli’nin de artık paydos demeden önce çıkardığı son iki filminden biridir. Filmin yapım aşaması esnasında en fazla dikkat çekici detayı olarak yönetmenin yol arkadaşı Isao Takahata’nın da Prenses Kaguya Masalı’nı aynı dönem içerisinde vizyona sokma hazırlığıdır. Nitekim Ghibli Stüdyoları’nı bütün dünyaya tanıtılmasında en büyük etken olan bu ikilinin tatlı sert rekabeti de ortaya anime tutkunlarına büyük bir huşu içerisinde doyasıya izleyebileceği iki mükemmel yapım çıkartmıştır.

Prenses Mononoke – Princess Mononoke – 1997

Ormanı koruyan doğaüstü canlılar ile doğa kaynaklarını acımasızca tüketme endişesine düşmüş insanlar arasındaki mücadeleyi anlatan Prenses Mononoke (Princess Mononoke) içerdiği konu itibarıyla da başlı başına bir doğa sevgisi barındırmaktadır. Lakin filmin ilerleyen anlarındaki karşımıza çıkan sahnelerde cüzzam hastalığı ve bu hastalığın sebebiyet verdiği ötekileştirme politikalarına inceden inceye şahit oluruz. Filmin ana karakterlerinden biri olan Demir Leydi Eboshi’nin bu hastalığa benzer sıkıntıları taşıyan karakterlere sahip çıkışı ve hikayeye bu tarz bir lanet üzerinden de katkıda bulunan sahnelere yer verilmesi, garip bir deri hastalığı olarak bilinen cüzzama yakalanan insanların diğer kişiler tarafından karantina altına alarak kontrol edilmeye çalışmasını dile getirmiştir. Miyazaki çizgileri ile hayal gücünün yine zirve yaptığı film vizyona girdiği 1997 yılında sinema perdelerinin yeşillenmesine oldukça katkıda bulunmuştur.

Yerdeniz Öyküleri – Tales From Earthsea – 2006

Studio Ghibli’de “armut dibine düşer” deyiminin inişli çıkışlı bir örneği, Goro Miyazaki imzalı Yerdeniz Öyküleri  (Tales From Earthsea) filminde yaşanmıştır. Alt yapısını doğal olarak babası Hayao Miyazaki’den edinmiş olduğu tecrübeyle şekillendirmiş olan Goro Miyazaki; ilk kez yönetmenliğe soyunduğu filmi Yerdeniz Öyküleri ile ABD’li yazar Ursula K. Le Guin’in evrensel bir hayran kitlesi kazanmış olan fantastik roman serisini sinemaya uyarlamıştır. Yerdeniz serisinin üçüncü ve dördüncü kitabında var olan karakterler ve olay örgülerinden esinlenerek meydana çıkan animasyon filminin gösterime girmesinin akabinde ise, Goro Miyazaki başta kitabın hayranları olmak üzere pek çok sinema çevresi tarafından ağır eleştirilere maruz kalmıştır. Bu eleştiriler içerisinde en fazla dikkat çekici olanı ise baba Miyazaki’nin baba kimliğinden çok bir usta gözüyle yapmış olduğu yaklaşımlar olmuştur. Özellikle de Ghibli fanlarının sert tepkileri üzerine Goro Miyazaki’nin Yerdeniz Öyküleri’ni uyarlama seçiminin sebeplerini açıklayan bir yazı yayınlamış olması da efsanevi eser ile hayranlarının hayal kırıklıkları arasında güvensiz bir köprü oluşturmaktan öteye gidememiştir. İlerleyen yıllarda yönetmenin çektiği ikinci anime Tepedeki Ev mevcut hayal kırıklarını bir nebze de olsa dindirse de, meşhur kitabın sinema uyarlaması hafızalarda her daim kötü tecrübeler ve hayal kırıklarıyla anılmaktadır.

Gökteki Kale – Laputa: Castle in the Sky – 1986

Savaş döneminde uçak üreticisi olan amcasının etkileriyle uçaklar ile gökyüzüne derin bir ilgi beslemekte olan Hayao Miyazaki’nin gökyüzü tutkusunu en fazla dillendirdiği animasyonlarından biri olan Gökteki Kale (Laputa: Castle in the Sky), hayal gücünün sınırlarını zorlamakla kalmayıp, zamanı belli olmayan bir dünya portresini olabildiğince sıradan ve bir o kadar da fantastik fırça darbeleriyle betimlemiştir. Film gizem ve efsaneler arasında ilerletmekte olduğu hikayesinde özellikle de maden işçileri ve ailelerinin yaşanmışlıklarına geniş bir pencere aralamaktadır. Filmin baş karakteri madenci çocuğun hayatı üzerinden yansıtılan yoksulluk temaları, dönemin Japonya’sında küçük yaşta maden ocaklarında çalıştırılmak zorunda bırakılan çocuk işçileri ile iş kazası sonucu ölümlerine saygı duruşu niteliğinde tasarlanmıştır. Gökyüzünde cirit atan zeki tasarımlı uçaklar, paragöz ve bir o kadar da sempatik korsanlar ve oldukça özel bir aşk hikayesini içerisinde barındıran Gökteki Kale, usta yönetmenin en özel filmlerinden biri olmayı layığıyla başarmaktadır.


Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi