Karanlığı, masumiyetleri ve bisiklet farlarıyla aydınlatan çocuklar, yılbaşı ampullerine sarılarak oğlunun ışığını yeniden yakalamaya çalışan bir anne, o yarattığı karanlığı daha da besleyerek yıkıma sebep olan ideolojik sistem ve daha birçok tanıdık unsurla bizleri 80’lerin tekinsizliğine yeniden çağıran Stranger Things, hem bu yazın hem de Netflix’in en konuşulan dizilerinden biri olmak için iddialı bir aday.

***Yazının bundan sonrası Stranger Things 1. Sezona dair keyif kaçırıcı detaylar (spoiler) içerir.***

stranger-things-2-filmloverss

Dönemin en güzel müziklerini synth melodilerle harmanlayan, 80’ler bilim kurgu geek kültürü severleri nostalji aynasının tam karşısına çağıran, zamanında Stephen King’i elinden düşürmeyenlerin bir günde –  Netflix sağ olsun – tüketmekten kendilerini alıkoyamayacakları Stranger Things, IMDB’nin Top 250 TV listesine de en üst sıralardan giriş yapmış durumda. 15 Temmuz’da yayınlanan ve bir çırpıda bitiveren sekiz bölümüyle etkisini üzerimizden kolay kolay atmanın mümkün olmadığı dizinin yaratıcıları ise, Wayward Pines için dört bölümün senaristliğini yapan, geçtiğimiz sene ise ilk uzun metraj filmleri Hidden ile isimlerini duyuran ve Stranger Things’in de senaryosunu ile çoğu bölümün yönetmenliğini de üstlenen Matt ve Ross Duffer kardeşler. İkinci sezona dair umut verici haberleri gelmeye başlayan dizi için şimdiden geri sayım yapmaya başlayanlarımız olmuştur eminim, fakat bakalım ikinci sezonda da aynı hissiyat korunup hatta olması beklenen gibi daha da etkileyici bir şekilde karşımıza çıkabilecek mi? İzleyenlerle yine ve yeniden içine çekilip genel değerlendirmeleri ortaya atma mahiyetindeki bu yazının şimdiden yer yer spoiler içerebilme ihtimalini belirtmekte yarar var, bu nedenle kendini sürprizlere saklayanların izlemeden okumamasını tavsiye ederim.

Hawkins, 1983. Şerif Hopper’ın (David Harbour) da belirttiği gibi burada uzun zamandır polislerin gördüğü en büyük olay bir kuşun yuva sandığı bir saça saldırmasından doğan panikten ibarettir. Dört yakın arkadaş Mike (Finn Wolfhard), Will (Noah Schnapps), Lucas (Caleb McLaughlin) ve Dustin (Gaten Matarazzo) her zamanki gibi saatlerce kalkmadan oynadıkları Dungeons & Dragons’a geç saat nedeniyle mecburi bir son verip evlerine ayrılırlar, fakat Will için eve dönüş yolu ilk kez bilinmeyen bir yaratıkla karşılaşması sonucu tehlikeli bir hal alır. Işıkla beraber ortadan kaybolan Will için arama çalışmaları başlarken, anne Joyce (Winona Ryder) oğlunu evin içinde aramaya devam eder, Mike, Lucas ve Dustin ormandaki aramaları sonucu arkadaşları yerine yaşıtları bir kızı bulurlar. El (‘Eleven’ için kısaltma – Millie Bobby Brown) dedikleri ve doğaüstü güçlere sahip olan bu kız, yaratığın ortaya çıktığı Hawkins Ulusal Laboratuvarı’ndan, ‘kötü adam’ Dr. Brenner’dan (Matthew Modine) kaçmıştır ve peşindeki silahlı güçlere rağmen ayakta kalması gerekir. Çünkü yalnızca Will’in başına gelenler için değil, tüm kasabayı bekleyen tehdit için anahtar görevindedir ve paralel evrene açılacak bu yolculukta algı sınırlarını genişletebilen herkes karanlığa beraber karşı çıkmayı öğrenecektir.

Stranger Things 1. Sezon: 80’ler Çocuklarını Büyütenlere Saygı Duruşu

Stranger Things, henüz trailer’ında, ilk sahnesinde ve sezon boyunca hep tahmin edilebilir bir öykü üzerinden ilerlemiş olabilir, fakat bu sefer hoşumuza giden biraz da bu oldu sanırım. Afişinden de hemen anlayacağınız üzere, dizi 80’lerin bilim-kurgu, gerilim ve korku sinemalarına saygı duruşu niteliğinde bir yapım ve her şeyden öte buna hizmet etmek için, nostaljiyle bizleri yeniden büyülemek için geliyor ekranlara. Duffer kardeşler, içlerine doğdukları bu dönemi, belki tıpkı ana karakterlerimiz gibi ‘dışlanmış’ gözlerden, fakat hayal dünyaları sayesinde kapıları her yere açarak anlatırken, beslendikleri türün konvansiyonlarını, ilhamlarından parçalarla birleştirir ve her ne kadar –yer yer şaşırtmasına rağmen geneliyle– tanıdık bir hikaye de olsa, bugün hala bizleri heyecanlandıracak nitelikte bütünlüklü bir hikaye kurmayı başarmışlar. Bu yolculuğu eşsiz kılan en büyük özellik de, gençliğini bu klasiklere adayanların buldukları her izde heyecandan dört köşe olmaları ve bu dünyaya uzak kalanlarınsa belki ilk kez bu denli ince referanslarla döşenerek yaratılmış güzel bir temsille tanışma fırsatı yakalamalarıdır bana göre. Stranger Things referansları için başlı başına bir dosya yazısı elbette ki şart ve şimdiden görsel referanslar için videoları bulmak zaten mümkün. Fakat hikayeyi, karakterler, atmosferi, prodüksiyon tasarımını, müzikleri ve daha nice elementi besledikleri göz önünde bulundurulduğunda burada da yeniden altını çizmeden geçemeyeceğimiz yapımlar dizinin temelini oluşturuyor. E.T. the Extra-terrestrial (1982), Stand By Me (1986), The Goonies (1985), Close Encounters of the Third Kind (1977), A Nightmare on Elm Street (1984), Poltergeist (1982), Firestarter (1984), The Thing (1982), Alien (1979), Jaws (1975), Videodrome (1983) ve daha birçok birbirine yakın senelerde yapılmış klasiklerden görsel anlatıma ve hikayeye yönelik referanslar alan dizinin Stephen King ve hatta bana kalırsa biraz da Ray Bradbury (özellikle ‘Zero Hour’) atmosferinden bilhassa etkilendiğini söylemek mümkün. Öte yandan yine karakterlerin J.R.R. Tolkien evrenine bağlılıkları göz önünde bulundurularak, benzer küçük dokunuşlara yer verildiği de görülebilir. The X-Files (1993- ) ve Fringe (2008-2013) gibi yakın dönem bilim-kurgu dizilerinin de zamanın klasiklerinden etkilendiği düşünüldüğünde, Stranger Things’te yine onların da hissiyatını bol bol yakaladığımızı söyleyebiliriz. Fakat dediğim gibi, homage niteliğindeki bu izler o kadar çok ki, ayrıntılara, etkileşimlere sonra uzun uzun yer vereceğiz.

Dizi jeneriği bazen seyircisini koltuğa yapıştırmayı bilen başlı başına bir sanat eseriyken, bazen de özellikle arka arkaya izleme zamanlarında ileri sarılarak geçilen bir kısım ne yazık ki. Stranger Things’te ise keşke daha uzun olsun diyoruz her yeni bölüme geçtiğimizde. Yazı karakterinin, renginin yine dönemin afiş ve kitap kapaklarını hatırlatması bir yana, synth melodisinin gerilimi ve atmosferi sayesinde hafızalardan silinmeyeceği kesin bu kısmın. Minimal bu çalışma bile bu kadar övgü hak ediyorken, dizinin genel olarak prodüksiyon tasarımının ne denli hayranlık uyandırdığını siz düşünün. İyiden iyiye alıştığımız dönem dizilerinde yakalanan ahenk artık eskisi gibi seyircinin gözünü boyamaya yetmese de, Stranger Things’in ustalıkla kotarılan her ayrıntısı, arkasına aldığı nostaljik gücün yardımıyla da kesinlikle büyülüyor. Geneli karanlık bir atmosferde geçen dizide, sesin ve ışığın gücü önemli bir rol oynamakta. Karanlık adamların bir yanda, ışığı bulmaya çalışanların diğer yanda el fenerleriyle yarattıkları anamorfik lens ışık efektleri bizi tam da oraya ışınlarken, gerilimi sağlayan Carpenter havasındaki melodiler yer yer yastıkların arkasına saklamaya iter seyirciyi. Joyce’un, karanlıkta parıldayan genç odalarına benzemeye yüz tutan evi hala göğsümüzde oturan o kaotik yaklaşımı anımsatır hayata dair. Karanlık, yaratığın habercisiyken, ışıkla, kayıp çocuk Will’e ulaşmaya çalışırız. Çocuğun sesini yaratığınkiler bastırırken, en çok konuşmasını dilediğimiz El ise hikayede büyük ölçüde sessizliğiyle yer almasına rağmen hayatları çığlığı ile kurtarır. Stranger Things, bizi yeterince ‘o anda’ var etmeyi zaten başarsa da bana göre en etkileyici yanlarından biri paralel evrenler arasında olanları aynı mekan üzerinden gösterdiği paralel kurgu yöntemi ve buna benzer olarak çocukların hayal dünyasının karşılığı olarak gerçekliğin verilişi iken, bir diğeri de karakterlerin kayıplarını, korkularını, özlemlerini hissedip hissettirdikleri, geçmişi bugüne sımsıkı bağladıkları flashback sahneleridir.

stranger-things-2-filmloverss

Henüz ilk sahneden çekiliriz karanlığına içimizdeki öteki dünyanın. Gizli bir laboratuvarda kaybolan bilim adamının hemen ardından, bizi kendi oyun senaryolarıyla karşılayan çocukların heyecanını ve neşesini görmek sancılı bir başlangıçtır ve tüm hikaye boyunca aynı karanlık ve aydınlık çatışmasının içinde sürükleneceğimizin bir göstergesidir. Kutuplaşan dünyanın sembolleri olarak ortaya çıkan çizgi romanlar, yaşadığımızdan çok farklı bir evreni temsil eder gibi dururken bir o kadar tanıdık gelen fantastik kitaplar ve oyunlar çocuk kahramanlarımızın dünyasını oluşturur. Popüler kültürün derinlerine, o anda deneyimleyen nesil ekseninde inmek ve paralel olarak dizinin gerçekliğinde bu hayal dünyasının gerçeklikle kesişimini yaşamak hem en büyük hayalimiz hem de en büyük korkumuz olmuştur. Yaşadıkları olağanüstü durumları dahi Star Wars ve X-Men gibi bilim-kurgu hikayelerine dayandıran çocuklar, bu kırılma noktası ile bir büyüme hikayesinin içinde bulurlar kendilerini. Stranger Things’in –mümkünse– gelecek sezonlarında görmek istediğim de, Will’in kayboluşu ile El’in hayatlara girdiği, arkadaşlıkların yıkılarak sağlamlaştığı, ilk aşkın filizlendiği, iyi ve kötüyü beraber yaşayarak büyümeye başlanıldığı hikayenin, bizi bu minik ama önemli kıvılcımlardan büyümenin gerçek alevlerine kadar götürmesidir.

Stranger Things 1. Sezon: Beklenmedik Yabancı ‘Şey’lerin Ev Ziyareti

Hikayeyi belki biraz klişe, yer yer tahmin edilebilir bulanlarınız olmuştur muhakkak. Fakat yine altını çizmek gerekirse saygı duruşu niteliğindeki bu yapımda göz ardı edilebilir oluyor bunlar da. Hatta güzel bile geliyor, çünkü ne de olsa bir nesil bu anlatıya hayranlıkla büyüdü ve klasik anlatının onca kötü örneğinin yanında bizi ilk kez bu hayal dünyasına çeken yapımların sağlam alt metinler ile döşeli bir yapımın hakkı verilmelidir diye düşünüyorum. Yakın döneme sonradan bakışın temsilleri popüler kültürde o kadar çok kendine yer buldu ki, ister istemez artık her şeyi biraz stereotipik buluyoruz. Fakat Amerikan kültüründe büyüyen bir X jenerasyonunun ilk bakışta ne kadar farklı olmasını bekleyebiliriz bilemiyorum. Hikayeyi çevreleyen bazı karakterlerin hazır kalıptan çıkma oldukları yadsınamaz, fakat hem bunu yansıtırkenki gerçeklik hissi, hem de önemli karakterlerin gelişimleri düşünüldüğünde bir nebze içimiz rahatlıyor. Büyük–küçük, ‘havalı’–‘ezik’, ‘mantıklı’–‘deli’ gibi uzak olmadığımız zıtlıklar elbette dönemin en büyük ikilemleri olarak sunuluyor. İlk bakışta kendini bu çerçeveye sıkıştırmış gözükse de, Stranger Things karakterlerinin derinliğine yolculuk derinlere indikçe davet ediyor bizi. Basmakalıp ‘kötüler’ gittikçe çok boyutlu bir hale bürünürken, ‘iyiler’ ise kusursuz kalamıyorlar. Bir tarafta oğlunun onunla iletişime geçtiğine inanan bir anne, diğer yanda aynı yası derinlerinde hissetse de ‘mantıklı’ davranmaya çalışan oğlu varken onlara gönülden bağlanmamak da pek mümkün olmuyor. Hayal kırıklıkları asla yadsınamaz çocukların, fakat karşısındaki koruma içgüdüsünü de anlayabiliyoruz. Geçmişteki travmaların ‘o an’ı nasıl etkilediğini görebiliyor ve hissedebiliyoruz. Belki de burada en büyük yükü bizler alıyoruz. Her şey apaçık önümüzdeyken, karakterlerin gayet geçerli sebeplerle iletişim kurmamalarından, zaman zaman yanlış seçimlerinden kaynaklı problemler gerçekçiliğiyle midemizde daha da bir yer ediyor. Taraf tutmak değil, hikayenin de gerekliliği gibi anlayış ve birlik umut ediyoruz. ‘İyiler’ kötü olarak, ‘kötüler’ iyi olarak, hata yaparak, severek, özür dileyerek, affederek ve en önemlisi inançlarını yitirmeyerek büyüyorlar. Ucube denilenler ötekine bu sıfatı yakıştırmaktan kendini geri çekemezken, yaftalamayı kendine görev edinenler bir bir geri alıyorlar sözlerini. Stranger Things, bu konuda biraz didaktiklik hissettirse de en azından karakterlerini kalıplardan çıkarmaya ve derinlik kazandırmaya çalışıyor. Fedakarlıklar biraz beklendik ve türün bir ‘zorunluluğu’ gibi vuku bulsa da en azından bizi her zamanki gibi ‘beklediğimiz’ aşk ilişkilerine hemen düşürmüyor. Sadece Will’in kayboluşu ile başlayan olay örgüsüne değil, karakterleri oldukları kişiler yapan, yaşadıkları çevreyi etkileyen geçmişe de bakış atma ve anlama şansı yakalıyoruz. Elbette eksik işlendiğini düşündüğüm, hakkının beklediğim kadar verilemediği yerler var senaryoda ve bilhassa yan karakterlerde, fakat Stranger Things’in içimde oluşturduğu umut onları dahi aşmaya yetiyor.

Stranger-Things-4-Filmloverss

Çocuklarla ilk kez Dungeons & Dragons oynarken, azılı düşmanları Demogorgon’a karşı savaşırken tanışırız. Will, Mike, Dustin ve Lucas hem çocukluğun masumiyeti hem de ilgili oldukları kültür sayesinde algı kapıları geniş çocuklardır, en azından yaşadıkları çevrenin kapalılığıyla kıyaslandığında. Toplumsal yaşamın gerekliliği olarak elbette inkarları, geri çekilmeleri vardır, hatta bazen tam da bir yetişkin gibi konuşurlarken görürüz. Fakat onların bu hayal dünyası, karanlık dönemin gerçeklerini herkesten daha net görebilmelerini sağlar, çünkü Demogorgon o kadar da gerçek dışı olmayabilir. Yetişkinlerin alıştıklarını, sineye çektiklerini, sorgulamadıklarını onlar sorgularlar ve sır perdesinin aralanması için en önde atılırlar maceraya. Her şeyin sözde apaçık sunulduğu bir zamanda, modern insanın ‘mantığının’ karşısındaki gerçek dışına inanmak için ya çocuk olmanın, ya çocukluğu yeni geride bırakmış olmanın ya da kayıp vermiş ve zamanında gerek ilaçlar gerek laflarla etiketlenmiş olmanın gerekliliği görürüz. Herkes gibi önüne atılanı yemeyip sorgulayan bu karakterler, ters yüz olmuş hayatlarını düzeltmek için başrolleri paylaşırlar dizide, karanlığa ancak onlar ışık tutabilecektir çünkü. Bir yandan ‘benimle her şeyi konuşabilirsin’ diyen anneye güvenmek istiyoruz, belki de biraz artık yetişkin olmanın verdiği güvenle, fakat çocukların bu karanlık dünyayı saklamalarını da anlamamak mümkün değil. Ancak dördüncü bölümün sonunda hem Hopper’ın Will’in cesedi ile ilgili bulgusu sonucu doğrudan olmasa da bir hedef bulması hem de Jonathan ile Nancy’nin kesişerek karanlığı kabullenmeleri sayesinde karakterlerin ayrı ayrı, seyircinin ise ilk kez geneliyle anlamaya başlar gizemi ve birbirinden bağımsız hareket eden tüm grupların bir noktada birleşeceği umudu doğar içimizde. Bundan sonra yolumuza sadece iki yetişkin, üç ergen ve dört çocukla devam ederiz, hepsinin ortak amacı kaybolan Will’i bulabilmektir.

Teknolojinin evlere yerleşip her şeyi değiştirmeye başladığı bu dönemin, özellikle AV-Kulübü üyeleri olan bu çocukların telsizleri, salonun en önemli konuğu olan televizyon, tüm o ufuk açıcı paralel evren düşünceleri ve bilimsel keşiflerin güç ilişkileriyle kastrasyon edilerek kanalize edildiği dinlenen telefonlar, gizli deneyler ve örtbas edilmeler üzerinden aktarılması, altının da özellikle çizildiği gibi ‘bilimin hoş olduğu kadar bağışlayıcı olmadığını’ tekrardan hatırlatma görevi üstleniyor. Şerif ve diğer yetişkinlerin başta sorgusuz sualsiz olanları kabullenişi pek yadsınacak bir durum değil ne yazık ki. Çünkü güvenli bir fanusta yaşadıklarını, en azından öyle sandıklarını açıkça görebiliyoruz ve çoğu zaman evlerimize yansımayan karanlık gerçeklerin farkında olarak aynı şekilde hissetmeye bugün dahi devam edebiliyoruz. Bu nedenle dizi de elbette ‘kötü’yü ilk olarak ‘dışarıdan’ bir şey, bir yaratık olarak konumlandırır, tek açıklaması bu olabilir çünkü. Halbuki, özellikle belirtildiği gibi dışarısı, buranın bir yansıması, öteki tam da içimizde, evimizdedir. Yanılgı, aslında tam da bu sözde huzuru sağlayanların gizli ve karanlık işleriyle karanlığı içimize salmalarından kaynaklanır. Komünizme karşı kolanın maskot olduğu, insanların denek olarak kullanılmaktan çekinilmediği, bedenin silaha dönüştürülmeye çalışıldığı ve bilimin yıkıma bir aracı olmak için kullanıldığı bu dönemde, her şeye rağmen ‘devlete güvenen’ babaların varlığına da –sadece yemek masasında ve uyuklarken olsa da– özellikle dikkat çeker dizi. Yaşadığımız hayat ne kadar güllük gülistan gözükse de, yerin altında olanlar buraya da sıçramaktadır. Hem paralel evrenle metaforik olarak o günlerden bugüne değil taşıdığımız kaygıları yeniden inşa eden, hem de devletin içinde gizli deneylere ve soğuk savaş dönemi acımasızlıklarına ucundan bile olsa yer vererek bilim ve hegemonya ilişkilerini hatırlatan Stranger Things, tıpkı ilham aldığı eserler gibi bütünlüklü bir hikaye içinde bizi sorgulamaya iter.

stranger-things-eleven-filmloverss

Oyunculukların özellikle bahsedilmesi gerektiği dizide, en çok konuşulan ve bilim-kurgu annesini başarılı performansıyla canlandırmasından memnun kaldığımız Winona Ryder önemli bir yerde olsa da, yıllardır izole bir hayat geçiren El karakterini tüm sessizliğiyle yaşatan Millie Bobby Brown’un ayakta alkışlanması gerektiğini düşünüyorum. Diğer tüm çocuk karakterler de inanması güç performansları ile hem güldürüp hem ağlatmayı başarabilmişken, Şerif Hopper rolündeki David Harbour’un da başarılı oyunculuğunun altını ayrıca çizmek önemli.

Bize tekrardan arkadaşlığı ve sevgiyi hatırlatan, derinlere gömdüğümüz karanlığı su yüzüne çıkaran, referansları sayesinde hem korku ve heyecan dolu, hem de iç ısıtan eski anlara götüren ve karışık kaset gibi müzikleri ile nostaljilerin en güzelini yaşatan Stranger Things 1. Sezon’u ardından yeni haberleri ve yarım kalan hikayenin devamını dört gözle bekliyor olacağız. Her ne kadar sezon boyunca daha çok mini seri gibi yaklaştığımız ve bir sonla kapanacağını sandığımız dizi bizi son dakikada şaşırtarak akılda sorular bıraktı. Şimdi biz bulduğumuz her fırsatta El, Will ve Hopper için teorileri kulaktan kulağa konuşaduralım, Duffer kardeşler de en kısa zamanda bizi şaşırtmaya devam etsinler.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi