Önceki Sayfa1 / 5Sonraki Sayfa

Rehinenin kendisini rehin alan kişiye karşı sempati beslemesi şeklinde tanımlayabileceğimiz Stockholm Sendromu’nu ele alan 10 filmi sizler için derledik.

Takvimler 23 Ağustos 1973’ü gösterdiğinde, İsveç’in başkenti Stockholm’de sonuçları açısından insanlık tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir olay yaşanır. Jan-Erik Olsson önderliğinde bir grup soyguncu, Kreditbanken’de çalışan dört banka görevlisini altı gün boyunca rehin alır. Bu süre zarfında soyguncular rehinelere iyi davranır. Rehinelerden bir kadın, soygunculardan birine duygusal olarak bağlanır. Polislerin operasyonları sonrasında ele geçirilen soyguncular için rehineler, soyguncuların aleyhlerine ifade vermek ve duruşmada tanıklık yapmak istemezler. Hatta soyguncuların savunma ücreti için kendi aralarında para toplarlar. Aşık olan rehine ise nişanlısını terk ederek kendisini rehin alan soyguncunun hapisten çıkmasını bekler. Yaşanılan bu ilginç olayı derinlemesine inceleyen psikiyatr Nils Bejerot, bu duruma ‘Stockholm Sendromu‘ adını verir.

Bir sinema filmi için karakterlerin bulunduğu ruh halini, geçirdiği duygu değişimini incelemek açısından yönetmenlere oldukça güçlü bir malzeme sunan Stockholm sendromu, sinema tarihinde birçok filmde karşımıza çıkar. Gelin hep birlikte bu sendromu doğrudan ya da dolaylı olarak izleyiciye sunan filmlere bir göz atalım.

Stockholm Sendromu’nu Konu Alan 10 Film

Môjû- 1969

moju-filmloverss

Môjû ya da bilinen ismiyle Blind Beast, Yasuzô Masumura’nın yönetmenliğinde sado-mazoşist nitelikte rahatsız edici ögeler barındırmasıyla, oyuncuların performanslarıyla ve müzikleriyle akıllarda yer etmiş bir film. Film, Michio adında doğuştan kör bir heykeltraşın annesi ile beraber olup Aki adında genç ve güzel bir mankeni kaçırıp yaşadıkları atölyede alıkoymasını anlatıyor. Michio’nun amacı kusursuz bir güzelliğe sahip olduğunu düşündüğü Aki’yi model olarak kullanıp mükemmel bir heykel yapmak yani bir anlamda kendi sanatını icra etmek. Michio, bu amaç uğruna Aki’yi baskıcı annesinin gözetimi altındaki bir odaya kapatır ve işini yapmaya koyulur. Kaçırılan Aki ise tutulduğu odanın devasa büyüklükte gözler, bacaklar, burunlar gibi insan vücudu parçalarının heykelleriyle kaplanmış olduğunu fark eder. Gördükleri karşısında büyük bir dehşete uğrayan Aki kaçmaya çalışır ve Michio ile devasa heykellerin arasında tuhaf bir ebelemece oyunu oynamaya başlar. Aradan zaman geçtikçe Aki’nin Michio’ya karşı olan nefreti giderek sevgisi dönüşür. Hatta bu sevgi derinleştikçe daha da garip bir hal almaya başlar. İkili birbirlerine olan aşklarını birbirlerini ısırarak, tırmalayarak ve döverek keşfetmeye başlarlar. Ortada kaçırılan bir model, onu kaçıran kör bir heykeltraş ve ikisi arasında sado-mazoşist bir ilişkiden doğan bir aşk vardır. Yani Stockholm Sendromu’nun oluşması için gerekli bütün şartlar bir aradadır.

Il portiere di notte– 1974

il-portiere-di-notte-filmloverss

Belgesel çalışmalarından sonra ilk büyük çıkışını Il portiere di notte (The Night Porter) ile gerçekleştiren Liliana Cavani, filmin yönetmenliğini ve senaristliğini üstlenen isim oluyor. Dirk Bogarde ve Charlotte Rampling’in başrollerini paylaştığı film için kelimenin tam anlamıyla ‘rahatsız edici’ sıfatını kullanırsak sanırım yanılmış olmayız. Film 2. Dünya Savaşı döneminde bir Nazi subayı olan Max’in, esir düşen Lucia ile arasındaki sado-mazoşist ilişkiyi ve bu ikilinin yıllar sonra bir otelde karşılaşmasıyla yaşanan olayları ele alıyor. Savaş döneminde Naziler tarafından kaçırılıp esir düşen Lucia’nın Max’e olan aşkı yeniden alevleniyor. Filmde aradan yıllar geçmesine rağmen ikili arasındaki tutkunun hiç kaybolmadığını, eski sado-mazoşist ilişkilerini kaldığı yerden devam ettirdiklerini görüyoruz. Bu devamlılığın da aşkın karanlık ve bilinmez yönünü didiklediğine şahit oluyoruz. Filmde Stockholm Sendromu’nun, karakterler üzerinde doğrudan bir etkisinden ziyade dolaylı yoldan bir etki sağladığını görürüz. Sendromun gerçekleşmesi için yerine getirilmesi gereken ‘kaçırılma’ olayının filmde direkt bir eyleme dönüşmediğini, kampa bir şekilde ailesinin yanından kopartılarak getirilmiş Lucia’nın esir düşmesinden anlarız. Burada görülmesi gereken asıl nokta Lucia’nın kampta esir konumda bulunmasıdır. Yani sonuç nasıl olursa olsun kaçırılma eylemin bir şekilde gerçekleşmiş olmasıdır. Bir kaçırılma söz konusu olduğu için Stockholm Sendromu’da dolaylı yoldan gerçekleşmiş olur ve bu sayede Max ile Lucia arasında sıra dışı bir ilişki yaşanır.

Önceki Sayfa1 / 5Sonraki Sayfa
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi