Steve Jobs, nam-ı diğer Apple’ın ikonikleşmiş kurucusu, teknoloji ve tasarım dünyasının milat taşlarından biri. Seveni çok; ama nefret edeni de bir o kadar çok olan bir deha. Belki çoğunuza göre vahşi bir kapitalist; çünkü kapitalist sistemdeki başarı olgusunun kurallarını belirlemiş kişilerin başında geliyor. Ama, negatif ya da pozitif tüm bu yargılar onun bir deha olduğu gerçeğini de perdeleyemiyor. Jobs için kibirli, öfkeli, hırslı, egolu bir pazarlama, sunum ve dizayn dehası demek abartı olmayacaktır. Zira, bilişim ve teknoloji dünyasında yarattığı devrimsel yenilikler, pazarlama dehasının sonucunda açığa çıkmıştır. Fakat, tüm bu dehaya rağmen Steve Jobs da mükemmel bir insan değildir. İşte, Danny Boyle (Trainspotting, Slumdog Millionaire, 127 Hours vd.) ve Aaron Sorkin ikilisinin ellerinden çıkan 2015 yapımı Steve Jobs filmi; Jobs’un hayatının üç devresi – yükseliş-çöküş-yeniden yükseliş –  üzerinden bu dehanın arka planındaki zaaflara ve hassas dokulara odaklanıyor.

Danny Boyle imzası taşıyan Steve Jobs filmi her ne kadar gişede büyük bir hezimet yaşamış olsa da (6 Aralık 2015 itibariyle Dünya genelinde 30 milyon dolarlık bütçesine karşın 24.3 milyon dolarlık hasılat elde etmiştir.), Joshua Michael Stern tarafından çekilmiş 2013 yapımı Jobs filminin her anlamda çok ilerisinde ve her noktasına kadar titizlikle örülmüş bir yapım olarak dikkatleri çekiyor. Steve Jobs filminin konusu ve kritik detaylarına geçmeden önce belirtilmesi gereken noktalar var. Hollywood’un senaryo üretiminde büyük sıkıntılar yaşadığı ve bu sebeple yeniden çevrimlere ağırlık verdiği bu dönemlerde, yaptığı işlerle ve yaratıcılığıyla adından sıkça söz ettiren bir isim var: Aaron Sorkin. En son, yaratıcısı olduğu  The Newsroom (2012-2014) isimli TV dizisiyle dikkatleri üzerine çeken ve yine Facebook’un kurucusu Mark Zuckerberg’in hayatını konu alan The Social Network (2010) filminin de senaristliğini üstlenen Sorkin; iyi bir senaryonun sinema filminin sacayaklarından biri olduğunun da canlı örneği. Hele ki; başarılı bir senaryo başarılı bir yönetmenlikle desteklenebiliyorsa ve oyunculuklar da bu başarıya dahil olabiliyorsa, o filmin tadından yenmez. İşte Steve Jobs bu kalemde bir film. (Bu arada Steve Jobs filminin Walter Isaacson’ın Steve Jobs (2011) isimli biyografik kitabından uyarlandığını da belirtelim.)

Aslında Steve Jobs filmine iki maestrolu bir orkestra demek abesle iştigal olmayacaktır. Zira Aaron Sorkin’in alameti farikalarından biri olan aralıksız ve oldukça hızlı diyalog kullanımını, Sorkin’in bir zamanlar birlikte çalıştığı TV yönetmeni Thomas Schlamme’nin karakteristik tekniklerinden biri olmuş olan ‘yürü ve konuş’ tekniğiyle birleştirmeyi başaran Danny Boyle, Steve Jobs orkestrasındaki ortaklığını bir an olsun bırakmıyor. Son zamanlarda Alejandro Gonzalez Innaritu imzalı Birdman (2014) filminde de kullanımına şahit olduğumuz bu ‘yürü ve konuş’ tekniği Steve Jobs filmi içinde de oldukça değerli bir biçimde kullanılıyor; ki Steve Jobs’un damaklarda Birdman tadı bırakmasının ya da bizleri Birdman atmosferi içerisine sokmasının sebebi de bu.

Steve Jobs: Nezaketsizliğin Umulmayan Erdemi

Arthur C. Clarke’ın geleceğimizin dünyasının bilgisayarlar olacağından bahsettiği kısa bir röportaj videosuyla açılan Steve Jobs, devam eden bölümlerde Steve Jobs’un (Michael Fassbender) hayatı için önemli dönüm noktaları teşkil edecek üç kesitten oluşuyor. Her üç kesit hikayesinin de Apple ürün lansmanlarının hemen öncesinde sahne arkasında gelişen olaylar üzerine kurulu olduğunu belirtmek gerek. İlk kesit hikayesi, 1984 yılında ilk Macintosh bilgisayarın lansmanı öncesinde gerçekleşiyor. (Bu sahnede gördüğümüz reklam tanıtım filminin Ridley Scott imzalı olduğu bilgisini de verelim.) Bu bölümde ilk defa Steve Jobs ile birlikte Apple’ı kuran Steve Wozniak (Seth Rogen), Apple Mac takımının pazarlama yöneticisi Joanna Hoffman (Kate Winslet), yine orijinal Mac ekibinin bilgisayar uzmanlarından biri olan Andy Hertzfeld (Michael Stuhlbarg), Apple’ın o dönemki CEO’su John Sculley (Jeff Daniels) ve Steve Jobs’un henüz kendisinden olduğunu kabul etmediği gayrimeşru kızı Lisa ve annesi Chrisann (Katherine Waterston) ile tanışıyoruz. Steve Jobs’un hem işadamı ve pazarlamacı kimliğiyle hem de özel hayatındaki kimliğiyle kesiştiğimiz bu nokta, gelecek iki kesitin de belirleyici unsuru oluyor. Nitekim Steve Jobs’un bir yandan iş ortaklarıyla yaşadığı problemler, diğer yandan kendi geçmişi içinde önem teşkil eden babalık mevzusu; filmin Steve Jobs ve teknoloji hakkında olduğu kadar insan doğası üzerine de olduğunun bir göstergesi. Üç kesit boyunca yükselişine (1984; Macintosh lansmanı), düşüşüne (1988; Apple’dan kovulması ve Next lansmanı) ve yeniden yükselişine (1998; iMac lansmanı) tanıklık ettiğimiz Steve Jobs’un kişilik yapısından ileri gelen zaaflarına, hırslarına, merhametine bu üç hikayede de rastlıyoruz. Film boyunca; Apple tarihi içindeki çalkantıları, Jobs’un Apple’dan kovulma hikayesini, Sculley ve Wozniak ile arasındaki tartışmalı konuları, kontrol delisi ve planlı programlı olma halinin Lisa ile olan ilişkisinde çöküşünü ve Hoffman’ın Jobs’un sağ kolu olarak hayatındaki önemini de öğrenme fırsatı yakalıyoruz.

Birdman’i hatırlatan teatral kurgusuyla senaryo kurgusunu başarıyla birleştiren ve Michael Fassbender’in metot oyunculuğunda da ne kadar başarılı bir aktör olduğunu görmemizi sağlayan Steve Jobs’un, aynı minvallerdeki The Social Network filmiyle neredeyse kafa kafaya gidebildiğini de söylemek gerek. Geek’ler tarafından Steve Jobs’a atfedilen bir özellik olan ‘gerçeklik çarpıtma alanı (reality distortion field)’ meselesinin –ürünün, pazarlanması esnasında olduğundan çok daha üstün özelliklere sahip olduğuna inandırılması- mizahi ve eleştirel bir biçimde verilmesi ve buna benzer başka örnekler Boyle ve Sorkin ikilisinin objektif tutumu olarak da dikkatleri çekiyor. Her ne kadar diyalogların uzunluğundan ve hızlılığından dolayı takip etmesinin zor olduğundan dem vurulmuş olsa da, Steve Jobs filminin tek sıkıntısının diğer karakterlerin –özellikle Wozniak ve Hoffman- içinin çok fazla doldurulmaması olduğunu belirtebilirim.

Üç ayrı zaman diliminde geçen Steve Jobs filminin sinematografik ve görsel yaklaşımında dönemin atmosferini, saç-makyaj tasarımını ve renklerini de başarıyla yansıtabilen Danny Boyle’un bu üç farklı zaman dilimindeki sinemasal gerçeklik duygusunu arttırabilmek adına ilk dilimde 16mm, ikinci dilimde 35mm ve üçüncü dilimde dijital film kullandığını dipnot olarak düşmek gerek. Hatta, Steve Jobs filminin müziklerini besteleyen Daniel Pemberton, filmin görsel yaklaşımına uygun olarak kullanılan müziğin de ayırt edilebilecek şekilde; analog, orkestra ve dijital olarak üç bölüme ayrıldığını söylüyor. Kısacası; bunca titizlikle işlenmiş Steve Jobs filmini izlemek için çok fazla sebebiniz var.

Steve Jobs, nam-ı diğer Apple’ın ikonikleşmiş kurucusu, teknoloji ve tasarım dünyasının milat taşlarından biri. Seveni çok; ama nefret edeni de bir o kadar çok olan bir deha. Belki çoğunuza göre vahşi bir kapitalist; çünkü kapitalist sistemdeki başarı olgusunun kurallarını belirlemiş kişilerin başında geliyor. Ama, negatif ya da pozitif tüm bu yargılar onun bir deha olduğu gerçeğini de perdeleyemiyor. Jobs için kibirli, öfkeli, hırslı, egolu bir pazarlama, sunum ve dizayn dehası demek abartı olmayacaktır. Zira, bilişim ve teknoloji dünyasında yarattığı devrimsel yenilikler, pazarlama dehasının sonucunda açığa çıkmıştır. Fakat, tüm bu dehaya rağmen Steve Jobs da mükemmel bir insan değildir. İşte, Danny Boyle (Trainspotting, Slumdog Millionaire, 127 Hours vd.) ve Aaron Sorkin ikilisinin ellerinden çıkan 2015 yapımı Steve Jobs filmi; Jobs’un hayatının üç devresi - yükseliş-çöküş-yeniden yükseliş -  üzerinden bu dehanın arka planındaki zaaflara ve hassas dokulara odaklanıyor. Danny Boyle imzası taşıyan Steve Jobs filmi her ne kadar gişede büyük bir hezimet yaşamış olsa da (6 Aralık 2015 itibariyle Dünya genelinde 30 milyon dolarlık bütçesine karşın 24.3 milyon dolarlık hasılat elde etmiştir.), Joshua Michael Stern tarafından çekilmiş 2013 yapımı Jobs filminin her anlamda çok ilerisinde ve her noktasına kadar titizlikle örülmüş bir yapım olarak dikkatleri çekiyor. Steve Jobs filminin konusu ve kritik detaylarına geçmeden önce belirtilmesi gereken noktalar var. Hollywood’un senaryo üretiminde büyük sıkıntılar yaşadığı ve bu sebeple yeniden çevrimlere ağırlık verdiği bu dönemlerde, yaptığı işlerle ve yaratıcılığıyla adından sıkça söz ettiren bir isim var: Aaron Sorkin. En son, yaratıcısı olduğu  The Newsroom (2012-2014) isimli TV dizisiyle dikkatleri üzerine çeken ve yine Facebook’un kurucusu Mark Zuckerberg’in hayatını konu alan The Social Network (2010) filminin de senaristliğini üstlenen Sorkin; iyi bir senaryonun sinema filminin sacayaklarından biri olduğunun da canlı örneği. Hele ki; başarılı bir senaryo başarılı bir yönetmenlikle desteklenebiliyorsa ve oyunculuklar da bu başarıya dahil olabiliyorsa, o filmin tadından yenmez. İşte Steve Jobs bu kalemde bir film. (Bu arada Steve Jobs filminin Walter Isaacson’ın Steve Jobs (2011) isimli biyografik kitabından uyarlandığını da belirtelim.) Aslında Steve Jobs filmine iki maestrolu bir orkestra demek abesle iştigal olmayacaktır. Zira Aaron Sorkin’in alameti farikalarından biri olan aralıksız ve oldukça hızlı diyalog kullanımını, Sorkin’in bir zamanlar birlikte çalıştığı TV yönetmeni Thomas Schlamme’nin karakteristik tekniklerinden biri olmuş olan ‘yürü ve konuş’ tekniğiyle birleştirmeyi başaran Danny Boyle, Steve Jobs orkestrasındaki ortaklığını bir an olsun bırakmıyor. Son zamanlarda Alejandro Gonzalez Innaritu imzalı Birdman (2014) filminde de kullanımına şahit olduğumuz bu ‘yürü ve konuş’ tekniği Steve Jobs filmi içinde de oldukça değerli bir biçimde kullanılıyor; ki Steve Jobs’un damaklarda Birdman tadı bırakmasının ya da bizleri Birdman atmosferi içerisine sokmasının sebebi de bu. Steve Jobs: Nezaketsizliğin Umulmayan Erdemi Arthur C. Clarke’ın geleceğimizin dünyasının bilgisayarlar olacağından bahsettiği kısa bir röportaj videosuyla açılan Steve Jobs, devam eden bölümlerde Steve Jobs’un (Michael Fassbender) hayatı için önemli dönüm noktaları teşkil edecek üç kesitten oluşuyor. Her üç kesit hikayesinin de Apple ürün lansmanlarının hemen öncesinde sahne arkasında gelişen olaylar üzerine kurulu olduğunu belirtmek gerek. İlk kesit hikayesi, 1984 yılında ilk Macintosh bilgisayarın lansmanı öncesinde gerçekleşiyor. (Bu sahnede gördüğümüz reklam tanıtım filminin Ridley Scott imzalı olduğu bilgisini de verelim.)…

Yazar Puanı

Puan - 85%

85%

85

Eğer başarılı bir senaryo başarılı bir yönetmenlikle desteklenebiliyorsa ve oyunculuklar da bu başarıya dahil olabiliyorsa, o filmin tadından yenmez. İşte Steve Jobs bu kalemde bir film.

Kullanıcı Puanları: 3.69 ( 4 votes)
85
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi