Geçtiğimiz ay Reddit üzerinden yapılan bir söyleşide Star Trek Sonsuzluk filminin yönetmeni Justin Lin, “en sevdiğin Star Trek dizi bölümü nedir?” sorusuna “The Corbomite Maneuver” cevabını vermişti. 1966’da yayınlanan ilk sezonun 10. bölümü olan “The Corbomite Maneuver” aslında dizinin genel yapısından biraz farklıdır; mücadele edilen düşman belirsizdir ve gerçek kimliğini bölümün sonuna kadar korur. Atılgan mürettebatının tüm uzlaşma çabaları reddedilir ve yaşanan kedi-fare oyunu, tüm ekibin psikolojisini ve kararlılığını bir teste tabi tutar.

“Abi şu işe bir de sen el at” yaklaşımıyla birçok seriyi ihya etmeye çalışan J.J. Abrams’ın iki filmlik Star Trek performansının pozitif yönlerinin fazla olmasına karşın Justin Lin’in cevabının, serinin tam da ihtiyacı olan yaklaşım olduğunu düşünenlerdenim. İlk iki filmde kurulan yapı, ekip içi ilişkilerin oturtulması ve daha genç-hareketli-heyecanlı mürettebatın görev ve kişiliklerinin aşağı yukarı belirlenmesi; karakter psikolojileri üzerine daha derin bir söylem geliştirilmesi için yeni bir yol açıyor. Bu derinliğin de Star Trek’i, günümüz aksiyona dayalı bilimkurgu filmlerinden farklı kılacağını söylemek mümkün.

Abrams’ın Mirası Fanboyların Elinde

Bu uzun girizgahı yapma sebebim, Star Trek Sonsuzluk – Star Trek Beyond’un bu amaçla kolların sıvandığı bir proje olarak göze çarpması. J.J. Abrams ile Roberto Orci, Alex Kurtzman, Damon Lindelof gibi isimlerin biraz daha geri planda kalması; Justin Lin gibi Fast & Furious serisi sonrası çıkış arayan bir yönetmen ile Simon Pegg ve Doug Jung gibi senarist kimlikleri tartışılabilir olsa da Star Trek fanboy’lukları herkesçe takdir edilen iki ismin tercih edilmesi çok da şaşırtıcı değil. Pegg tercihi ilk bakışta senaryonun mizah yönünü artırmaya yönelik bir hamle gibi görülse de aslında yeni serinin ruhunu, genel evrene bağlama açısından mantıklı. Filmde “The Corbomite Maneuver”dan “Bilinmeyen diye bir şey yoktur, sadece kısmen gizli olan vardır” mottosunun aynen alınması ya da Doktor McCoy’un “Ben bir doktorum, … değil” önermesinin duyulması bile insanı heyecanlandırmaya yetiyor.

Beklentilerin karşılıksız kaldığını söylemek yanlış olur; açılıştaki geleneksel aksiyon sahnesini bir kenara bırakırsak film, oldukça olgun bir prolog ile başlıyor. Chris Pine’ın Kirk’ü belki de ilk kez bize William Shatner’ı andırıyor; kopyalamak açısından değil, serinin daha da ayaklarının yere sağlam bastığını göstermesinden dolayı. Sonrasında yaşanan saldırı ve yeni kötü karakterimiz Krall ile tanıştığımız bölümde ise hem görsel tercihlerin kalitesi, hem de gerilim tavan yapıyor. Michael Giacchino’nun orkestrasyonu eşliğinde sanki bir uzay operası izliyoruz. Özellikle gereksiz diyaloglardan arındırılmış sahnelerde karakterlerin, bilinmeyene karşı hissettikleri saf korku izleyiciye geçiyor. Sonrasında mürettebatın dağılması ile daha karanlık bir filmin bizi beklediğini düşünüyoruz.

Fakat beklentiler bu sefer boşa çıkmaya başlıyor. İlk iki filmde genç mürettebatın bir aileye dönüşmesi anlatılıyor ve defalarca bu aile vurgusu yapılıyordu. Üçüncü filmde bu vurgunun aşıldığını görmek mümkün olmuyor; Krall’ın “Bir arada olmak sizin zayıf yanınız” söylemi üzerinden aslında birlik olmanın ne kadar değerli, fedakarlık yapmanın ne kadar onurlu olduğunu basit bir düzlemde açıklayan bir senaryo ile karşı karşıya kalıyoruz. Kirk-Spock arasındaki dengesiz ilişkinin bir benzeri Spock-McCoy arasında kuruluyor. Kötü karakterimiz Krall, önceki fimlerdeki Nero ve Khan gibi mürettebat ile intikam peşinde ve açıkçası makyaj nedeniyle Idris Elba’nın performansı tatmin edicilikten uzak kalıyor. Fakat asıl sorun, Krall’ın derinlikli karakterinin çok geç işlenmesinde yatıyor. “Kısmen gizli olanı açığa çıkarma” konusunda Lin ile Pegg ve Jung’un çok başarılı bir sınav verdikleri söylenemez.

Star Trek Sonsuzluk – Star Trek Beyond: Bize Lazım Olan Daha Çok Corbomite!

Filmin görsel açıdan etkileyiciliği ve genellikle içimizde bir buruklukla ayrıldığımız IMAX salonundan bizi şen şakrak göndermesi, takdir edilesi bir durum. Özellikle uzaydaki çatışma sahneleri, yakın çekim aksiyon planlarındaki başarısızlığı ve kurgudaki karmaşayı bir nebze unutturuyor. Yeni serinin yavaş yavaş klasikleşen Beastie Boys ve “Sabotage” –ikinci filmde Body Movin’ şarkısı arada şöyle bir duyuluyordu- sahnesi, biraz “cheesy” dursa da tatmin edici. Fakat filmin geri kalanında bir boşvermişlik ya da ikna edici çözümlerden öte karakterleri süper kahramana dönüştüren bir anlayış mevcut. Örneğin; “Işınlanma teknolojisinin olduğu dönemde adam kaçırmak mümkün mü?” konulu sahneler acı verici. Aynı biçimde, yeni yaratılan Yorktown şehrinin etkileyiciliğini vurgulamak için konulan “her bilimkurgu-fantastik bir aksiyon filmi, şehrin merkezinde sonlanmalı ve insanlar oradan oraya kaçışmalı sahneleri” hala bayatlamadı mı diye soruyor insan.

Star Trek 50 yıldır bize, “Uzay, son sınır. Bunlar yıldız gemisi Atılgan’ın seyahatleridir. Beş yıllık görevi: yeni tuhaf dünyaları keşfetmek, yeni hayat ve yeni uygarlıklar aramak, daha önce hiçbir insanın gitmediği yerlere cesurca gitmektir.” tümcesiyle sesleniyor. Yenilenmiş Star Trek’in son filmi Star Trek Sonsuzluk – Star Trek Beyond ise bize “Yeni tuhaf dünyaları keşfedeceğiz ama bir türlü izin vermiyorlar ki!” der gibi duruyor. Aldığı risklerle yarattığı beklentileri karşılamak yerine bir noktadan sonra serinin önceki filmlerini takip ediyor ve Atılgan’ı güvenle yere indiriyor. Bize de Leonard Nimoy ve Anton Yelchin’e yapılan saygı duruşunda gözyaşı döküp, yeniden “The Corbomite Maneuver” ı beklemek kalıyor.

Geçtiğimiz ay Reddit üzerinden yapılan bir söyleşide Star Trek Sonsuzluk filminin yönetmeni Justin Lin, "en sevdiğin Star Trek dizi bölümü nedir?" sorusuna “The Corbomite Maneuver” cevabını vermişti. 1966'da yayınlanan ilk sezonun 10. bölümü olan “The Corbomite Maneuver” aslında dizinin genel yapısından biraz farklıdır; mücadele edilen düşman belirsizdir ve gerçek kimliğini bölümün sonuna kadar korur. Atılgan mürettebatının tüm uzlaşma çabaları reddedilir ve yaşanan kedi-fare oyunu, tüm ekibin psikolojisini ve kararlılığını bir teste tabi tutar. “Abi şu işe bir de sen el at” yaklaşımıyla birçok seriyi ihya etmeye çalışan J.J. Abrams’ın iki filmlik Star Trek performansının pozitif yönlerinin fazla olmasına karşın Justin Lin’in cevabının, serinin tam da ihtiyacı olan yaklaşım olduğunu düşünenlerdenim. İlk iki filmde kurulan yapı, ekip içi ilişkilerin oturtulması ve daha genç-hareketli-heyecanlı mürettebatın görev ve kişiliklerinin aşağı yukarı belirlenmesi; karakter psikolojileri üzerine daha derin bir söylem geliştirilmesi için yeni bir yol açıyor. Bu derinliğin de Star Trek’i, günümüz aksiyona dayalı bilimkurgu filmlerinden farklı kılacağını söylemek mümkün. Abrams’ın Mirası Fanboyların Elinde Bu uzun girizgahı yapma sebebim, Star Trek Sonsuzluk - Star Trek Beyond’un bu amaçla kolların sıvandığı bir proje olarak göze çarpması. J.J. Abrams ile Roberto Orci, Alex Kurtzman, Damon Lindelof gibi isimlerin biraz daha geri planda kalması; Justin Lin gibi Fast & Furious serisi sonrası çıkış arayan bir yönetmen ile Simon Pegg ve Doug Jung gibi senarist kimlikleri tartışılabilir olsa da Star Trek fanboy'lukları herkesçe takdir edilen iki ismin tercih edilmesi çok da şaşırtıcı değil. Pegg tercihi ilk bakışta senaryonun mizah yönünü artırmaya yönelik bir hamle gibi görülse de aslında yeni serinin ruhunu, genel evrene bağlama açısından mantıklı. Filmde “The Corbomite Maneuver”dan “Bilinmeyen diye bir şey yoktur, sadece kısmen gizli olan vardır” mottosunun aynen alınması ya da Doktor McCoy’un “Ben bir doktorum, … değil” önermesinin duyulması bile insanı heyecanlandırmaya yetiyor. Beklentilerin karşılıksız kaldığını söylemek yanlış olur; açılıştaki geleneksel aksiyon sahnesini bir kenara bırakırsak film, oldukça olgun bir prolog ile başlıyor. Chris Pine’ın Kirk’ü belki de ilk kez bize William Shatner’ı andırıyor; kopyalamak açısından değil, serinin daha da ayaklarının yere sağlam bastığını göstermesinden dolayı. Sonrasında yaşanan saldırı ve yeni kötü karakterimiz Krall ile tanıştığımız bölümde ise hem görsel tercihlerin kalitesi, hem de gerilim tavan yapıyor. Michael Giacchino’nun orkestrasyonu eşliğinde sanki bir uzay operası izliyoruz. Özellikle gereksiz diyaloglardan arındırılmış sahnelerde karakterlerin, bilinmeyene karşı hissettikleri saf korku izleyiciye geçiyor. Sonrasında mürettebatın dağılması ile daha karanlık bir filmin bizi beklediğini düşünüyoruz. Fakat beklentiler bu sefer boşa çıkmaya başlıyor. İlk iki filmde genç mürettebatın bir aileye dönüşmesi anlatılıyor ve defalarca bu aile vurgusu yapılıyordu. Üçüncü filmde bu vurgunun aşıldığını görmek mümkün olmuyor; Krall’ın “Bir arada olmak sizin zayıf yanınız” söylemi üzerinden aslında birlik olmanın ne kadar değerli, fedakarlık yapmanın ne kadar onurlu olduğunu basit bir düzlemde açıklayan bir senaryo ile karşı karşıya kalıyoruz. Kirk-Spock arasındaki dengesiz ilişkinin bir benzeri Spock-McCoy arasında kuruluyor. Kötü karakterimiz Krall, önceki fimlerdeki Nero ve Khan gibi mürettebat ile intikam peşinde ve açıkçası makyaj nedeniyle Idris Elba’nın performansı tatmin edicilikten uzak kalıyor. Fakat asıl sorun, Krall’ın derinlikli karakterinin çok geç işlenmesinde yatıyor. “Kısmen gizli olanı açığa çıkarma” konusunda Lin ile Pegg ve Jung’un çok…

Yazar Puanı

Puan - 63%

63%

63

Star Trek Sonsuzluk, aldığı risklerle yarattığı beklentileri karşılamak yerine bir noktadan sonra serinin önceki filmlerini takip ediyor ve Atılgan’ı güvenle yere indiriyor.

Kullanıcı Puanları: 2.7 ( 1 votes)
63
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi