Senarist ve prodüktör geçmişinden tanıdığımız Theodore Melfi’nin aynı zamanda yönettiği ilk uzun metraj filmi olan St. Vincent, dünya prömiyerini geçtiğimiz yıl Toronto Uluslararası Film Festivali’nde gerçekleştirmişti.

Film, huysuz ihtiyar Vincent için (Murray) sakarlıklar, aksiliklerle dolu bir günle başlar. Bu ilk sekansta çizilen karakterimizin ayyaş, pasaklı, mutsuz ve yalnız olduğunu düşünürüz. Ve aynı gün içinde, yaşadığı aksiliklere bir tomar daha eklenir ki bunun sebebi yeni komşusunun taşınıyor olmasıdır. Kocasının aldatmalarına dayanamayıp evi terk eden Maggie (McCarthy) evlatlık oğlu Oliver’ı (Lieberher) da yanına alır. Uzun saatler çalışmak zorunda olan Maggie, oğlunu pek güvenilir gözükmese de çaresizce Vincent’a emanet eder. Ve Vincent ile Oliver arasında toplumsal etik sınırlarının aşıldığı eğlenceli bir ilişki oluşmaya başlar. Baba figüründen yoksun büyüyen Oliver’ın hayata karşı duruşunu Vincent ona öğretirken Vincent için çocuğun varlığı, kendisine tuttuğu bir aynaya dönüşüverir. Oliver kimsenin görmediği bir Vincent görür onda… Garip dostlukları yarış pistlerinde, striptiz kulüplerinde, barlarda aklınıza gelebilecek en olmadık yerlerde ahlaki, etik, ekonomik, kültürel, dini ve geleneksel tüm değerlere ironik yaklaşımıyla yeşerir film boyunca.

Oliver’ın, okulundaki “Aramızdaki Azizler” piyesinde rol modeli Vincent’ı “aziz”, yani çevirmenlerimizin de katkılarıyla “melek” ilan ettiği tiradı filmin doruk noktasını oluşturuyor ve mesaj aleni bir şekilde seyirciye ulaşıyor: Kalıplarınızı yıkın! Oliver’ın edepsiz rol modelinin aslında ne denli altın bir kalbi olduğu kalıbına ulaşmaya çalıştığı bu yolda mizahtan beslendiği hikâyesinin sıradanlığını hasta bir eş ve Rus bir hayat kadını -ki aynı zamanda karnı burnunda- Daka (Watts) ile süslemeye çalışsa da özellikle Vincent ve çok sevdiği karısı Sandy ile ilgili tam olarak ne dramatik ne absürt bir öykü sarmalı oluşturabiliyor. Bu da en az Vincent’ın Vietnam Savaşı geçmişi kadar içi doldurulamamış bir handikap olarak bizi rahatsız ediyor.

2001 yılında Mulholland Çıkmazı filmindeki rolüyle Cannes Film Festivali’nde ödül alması kariyerinde bir dönüm noktası olmuştu Naomi Watts’ın. İngilizlerin kendine has aksanına sahip olan aktris, oynadığı rol gereği Rus bir hayat kadınını canlandırarak oldukça büyük bir risk almış. Daka rolü için amatör bir oyuncu tercih edilse çok daha sağlıklı ve realist bir sonuç elde edilebilirmiş gibi. Hani çevirecek olsak Watts’ın aksanı bir noktadan sonra “Sen izdiyor duj…” tadında kulak tırmalayıcı bir hal almaya başlıyor. En nihayetinde diğer karakterlere baktığımızda genel olarak söyleyebileceğimiz tek şey; Melfi’nin filmi “kalıpları yıkmaya” adadığı karakteriyle ayakta duruyor. Özellikle McCarthy’nin komedi yeteneğini öne çıkaran birbirinin aynı rollerinden farklı olarak çok da iyi bir drama oyuncusu olduğunu görmek filmin artılarındandı. Kalıp yıkmaya odaklı ve kendi halinde oldukça başarılı çizilmiş bir diğer performans, Oliver’ın katolik öğretmenine hayat veren Chris O’Dowd’a emanet edilmişti ve bunun da oldukça iyi bir tercih olduğunu görüyoruz. Bill Murray’e gelince bilenler bilir; huysuz, aksi ama sevimli rollerin adamıdır. Klişelerle bezenmiş, sıradan çizilmiş bir karakteri bile zevkle izlemenize sebep olacak denli karizmaya sahiptir. Gelin görün ki, “Aziz Vincent” birçok şey olmak istiyor. Ciddi bir dram olmak istiyor mesela ya da bir çocukla müstehcen komedi evreni yaratmak istiyor. İkisini doğru dozajlarda harmanlayamayıp mizahı düz bir çizgide tutup dramayı duygu sömürüsüne çevirdiğinizde aslında oyuncularınızın bile sizi kurtarabileceğini sanmıyorum. St. Vincent (Benim Komşum Bir Melek) tam da böyle bir film.

Son olarak, film söylemleriyle olsa gerek birilerini tatmin etmiş olacak ki bu senaryo hak ettiğinden fazlasını uluslararası film festivallerindeki adaylıklarıyla bile şimdiden almış görünüyor. Bana kalırsa boş zamanınızda ve olabildiğince beklentinizi düşük tutarak izlerseniz belki gülebilir hatta ağlayabilirsiniz. Ama sinemadaysanız patlamış mısırınız soğumadan filmi çözeceksiniz.

Senarist ve prodüktör geçmişinden tanıdığımız Theodore Melfi'nin aynı zamanda yönettiği ilk uzun metraj filmi olan St. Vincent, dünya prömiyerini geçtiğimiz yıl Toronto Uluslararası Film Festivali'nde gerçekleştirmişti. Film, huysuz ihtiyar Vincent için (Murray) sakarlıklar, aksiliklerle dolu bir günle başlar. Bu ilk sekansta çizilen karakterimizin ayyaş, pasaklı, mutsuz ve yalnız olduğunu düşünürüz. Ve aynı gün içinde, yaşadığı aksiliklere bir tomar daha eklenir ki bunun sebebi yeni komşusunun taşınıyor olmasıdır. Kocasının aldatmalarına dayanamayıp evi terk eden Maggie (McCarthy) evlatlık oğlu Oliver'ı (Lieberher) da yanına alır. Uzun saatler çalışmak zorunda olan Maggie, oğlunu pek güvenilir gözükmese de çaresizce Vincent'a emanet eder. Ve Vincent ile Oliver arasında toplumsal etik sınırlarının aşıldığı eğlenceli bir ilişki oluşmaya başlar. Baba figüründen yoksun büyüyen Oliver'ın hayata karşı duruşunu Vincent ona öğretirken Vincent için çocuğun varlığı, kendisine tuttuğu bir aynaya dönüşüverir. Oliver kimsenin görmediği bir Vincent görür onda... Garip dostlukları yarış pistlerinde, striptiz kulüplerinde, barlarda aklınıza gelebilecek en olmadık yerlerde ahlaki, etik, ekonomik, kültürel, dini ve geleneksel tüm değerlere ironik yaklaşımıyla yeşerir film boyunca. Oliver'ın, okulundaki "Aramızdaki Azizler" piyesinde rol modeli Vincent'ı "aziz", yani çevirmenlerimizin de katkılarıyla "melek" ilan ettiği tiradı filmin doruk noktasını oluşturuyor ve mesaj aleni bir şekilde seyirciye ulaşıyor: Kalıplarınızı yıkın! Oliver'ın edepsiz rol modelinin aslında ne denli altın bir kalbi olduğu kalıbına ulaşmaya çalıştığı bu yolda mizahtan beslendiği hikâyesinin sıradanlığını hasta bir eş ve Rus bir hayat kadını -ki aynı zamanda karnı burnunda- Daka (Watts) ile süslemeye çalışsa da özellikle Vincent ve çok sevdiği karısı Sandy ile ilgili tam olarak ne dramatik ne absürt bir öykü sarmalı oluşturabiliyor. Bu da en az Vincent'ın Vietnam Savaşı geçmişi kadar içi doldurulamamış bir handikap olarak bizi rahatsız ediyor. 2001 yılında Mulholland Çıkmazı filmindeki rolüyle Cannes Film Festivali'nde ödül alması kariyerinde bir dönüm noktası olmuştu Naomi Watts'ın. İngilizlerin kendine has aksanına sahip olan aktris, oynadığı rol gereği Rus bir hayat kadınını canlandırarak oldukça büyük bir risk almış. Daka rolü için amatör bir oyuncu tercih edilse çok daha sağlıklı ve realist bir sonuç elde edilebilirmiş gibi. Hani çevirecek olsak Watts'ın aksanı bir noktadan sonra "Sen izdiyor duj..." tadında kulak tırmalayıcı bir hal almaya başlıyor. En nihayetinde diğer karakterlere baktığımızda genel olarak söyleyebileceğimiz tek şey; Melfi'nin filmi "kalıpları yıkmaya" adadığı karakteriyle ayakta duruyor. Özellikle McCarthy'nin komedi yeteneğini öne çıkaran birbirinin aynı rollerinden farklı olarak çok da iyi bir drama oyuncusu olduğunu görmek filmin artılarındandı. Kalıp yıkmaya odaklı ve kendi halinde oldukça başarılı çizilmiş bir diğer performans, Oliver'ın katolik öğretmenine hayat veren Chris O'Dowd'a emanet edilmişti ve bunun da oldukça iyi bir tercih olduğunu görüyoruz. Bill Murray'e gelince bilenler bilir; huysuz, aksi ama sevimli rollerin adamıdır. Klişelerle bezenmiş, sıradan çizilmiş bir karakteri bile zevkle izlemenize sebep olacak denli karizmaya sahiptir. Gelin görün ki, "Aziz Vincent" birçok şey olmak istiyor. Ciddi bir dram olmak istiyor mesela ya da bir çocukla müstehcen komedi evreni yaratmak istiyor. İkisini doğru dozajlarda harmanlayamayıp mizahı düz bir çizgide tutup dramayı duygu sömürüsüne çevirdiğinizde aslında oyuncularınızın bile sizi kurtarabileceğini sanmıyorum. St. Vincent (Benim Komşum Bir Melek) tam da böyle bir film. Son olarak, film söylemleriyle olsa gerek birilerini tatmin etmiş…

Yazar Puanı

Puan - 54%

54%

"Aziz Vincent" birçok şey olmak istiyor. Ciddi bir dram ya da müstehcen bir komedi.

Kullanıcı Puanları: 0.5 ( 1 votes)
54
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi