2015 sinema yılını da 88. Akademi Ödülleri ile noktaladık. Yılın en büyük ve gösterişli ödül töreni yine adayları, ödülleri kim alacak/almalı tartışmaları, beyaz ırkın çoğunluk değil tekliği ile Ocak ortasından beri dilimizde. Tören yapıldı, altın heykelcikler dağıtıldı ve sıra bu sefer kazananları konuşmaya geldi; kum fırtınası gibi esen Mad Max: Fury Road, The Revenant ve Leonardo DiCaprio, Mustang’in adaylığı ve kişisel olarak en değerli gördüğüm üç dalın ikisinde ödül alan Spotlight.

Spotlight En İyi Film kategorisinde izlediğim son filmdi; törenden bir gün önce izleyebildim. The Revenant’ı izlediğimden bu yana – ki bu kategorideki ilk izlediğim filmlerden biriydi – kazanacağına emin gözüyle bakıyordum. Spotlight’ın açılışıyla beraber bu beklentim değişmedi, yalnız jenerik akmaya başlayınca fark ettim ki kaliteli ve ödüle değer bir yapım olması bir yana, senaryonun odağına aldığı gazeteci kadrosunun etki alanı çok yüksek olan Katolik Kilisesi’yle olan mücadelesinde toplumu kimin, nasıl ve neden gözettiğine dair çok güzel bir yansımaya tanıklık ettim. Her toplumda belli başlı kurumlar olur halka tesir eden fakat herhangi bir eleştiriden, sorgulamadan muaf tutulan; en azından süregelen zamanda öyle evrilmiş olan. Oysa ki görülmeyeni, fark edilmeyeni duyuran ve gerçeği ortaya çıkararak toplumu asıl gözetenler gazetecilerdir. Gerçek bir araştırmacı-gazeteci toplum için din kurumlarını, devleti ve yöneticilerini, tehdit unsuru oluşturan artık her kimse onu karşısına alabilecek kadar cesur olandır.

Haliyle konusundan bu kadar etkilendiğim bir filmin hemen üstüne gelen tören, uzatılan ödüller için yapılan konuşmalarla bana yıllardır saygı duymayı bıraktığım gazetecilik mesleğinin ne kadar değerli olduğunu anımsattı. Ben ne kadar Amerikan sinemasına, halkına, kültürüne ve buradaki yansımasına hakim olsam da şunu kesinlikle es geçemem: Ben bu filmi bir Türkiyeli olarak izledim. Burada doğmuş, yetişmiş; buranın insanı, yaşam tarzı ve geçmişinden etkilenmiş biri olarak bende tohumları çoktan kök salmış önyargılarımla izledim. Araştırma derinleştikçe, kanıtlar ortaya çıkıp Spotlight ekibi ve otoritenin bireyleri avukatlar, din adamları vb. arasındaki çekişme büyüdükçe benim Türkiyeliliğimden gelen beklenti ve korkularımın buluştuğu noktada şunu öngörüyordum: Ölüm yaklaşıyordu.

Spotlight: Gazeteciyiz de Araştırıyor Muyuz?

ahmet-taner-kislali-filmloverss

Türkiye faili ‘meçhulleştirilmiş’ cinayetleriyle ün yapmış bir ülke; hele de gazetecilere yönelik. Ben henüz bir aylıkken öldürülen Uğur Mumcu, çocukken katledilen Ahmet Taner Kışlalı ve daha ben anneme kavuşmadan çok önceleri aynı kaderi paylaşmış diğerleri… Toplumda söz sahibi, güçlü ve arkası sağlam otoritelere karşı bize arka çıkan gazeteciler toplum uğruna canlarını riske attılar. Nefret söylemlerine, ahlaksız/dinsiz/terörist vb. yaftalarına ve tabii ki hedef gösterilmelere, linç kampanyalarına maruz kaldılar; öldürüldüler. Spotlight ekibinin de benzer bir durumda kalacağının beklentisindeydim; ortaya çıkan her parça, kanıtla ölümün izdüşümü sahnede görünürleşiyordu. Tehditvari konuşmalar – en azından ben öyle okuyordum -, kilisenin her karşılaşmada daha da belirginleşen güç gösterisi tedirginliğimi arttırdı. Rezenes’in (Mark Ruffalo) Robby’e karşı çıkıp yazının acilen yayınlanması gerektiğini söylediği sahnede benim derdim ekipten biri öldürülmeden bu işin ortaya çıkmasıydı.

Türkiye’de geçmişin faillerinin peşine düşmeyi bırak, güçlü kurumların karşısına dikilenler hala kurşuna dizilerek infaz ediliyor. Olmadı vatan haini, devlet düşmanı, ironik ama ‘topluma karşı suç işleme’ yaftalarıyla hapislere tıkılıyor. Hepsinin boğazı fiziksel olarak kesilmiyor belki ama çığlıkları sessizleştiren duvarlar arkasına atılıyor. Her yeni kayıp toplumun bedeninde yeni bir yara açarken eskilerin kabuk bile bağlayamamış olmasının hüznü, öfkeyi haliyle acıyı da körüklüyor. On yıllarca devam etmiş bu gelenek yalnız gazetecileri değil mesleğin kendisinin de ağır ölümünün sebebidir.

‘Journalist’ kelimesi ne kadar gazeteci olarak dilimizde karşılık bulsa da gazetecilikle araştırmacı-gazetecilik arasındaki kopukluk ‘lost in translation’ kaynaklı değil; aksine tamamen unutulmuş bir mesleki değer olmasından. Gazetecilik uzun bir süredir ideoloji ve siyasi görüş doğrultusunda yer alınan tarafın çıkarlarına uygun içerik/yorum üretmekten öteye gidemiyor. Araştırma denen kavram, ağzı olan konuşur ya, sahiplenilmiş görüşün ‘ilke’ ve istekleri ışığında propaganda yapmaya, karşıt görüşe sahip olanı hakarete varan dillerle ötekileştirmeye ve eteğinin altına sığındığı otoritenin başlarını okşamaya ve “Aferin oğluma” sevişlerine endekslenmiş bir halde. Böyle bir gazetecilik anlayışına her gün maruz kalarak yetişen bir neslin bireyi ben de, araştırma özelliği katledilmiş mesleğin uygulanma biçemiyle unutmuşum. Akademi Ödülleri sonrası benim 2015 yılı sinemasını düşünmem gerekirken Türkiye’nin tarihine, 2015’ine bakar olmuşum: Tahir Elçi’nin infazı, Dündar ve Gül’ün hapse atılması, hapisten çıksalar bile ‘saygı duyulmaması’… Biz Spotlight’ı tartışaduralım; Türkiye ise bir yığın cesedin arasında sıkışmış, haberi yok.

Anlatsak? Dinlesek? Yüzleşsek?

Amerika geçmişini kendince gerek Kızıl Tehlike (Red Scare) için aldığı paranoyak önlemleri (Trumbo), gerek Kızılderililerle olan – modern dünyada ırkçı – söylemler ve mücadeleyi (The Revenant), gerek toplumun çoğunluğunun Tanrısıyla olan iletişimde aracı kurum kilisenin işlediği suçları kameranın gözünden gösterebiliyor. Türkiye’de bunun yaşanmadığının pekala farkındayız. Burada hala korkunun iktidarı mevcut, gözümüzün önündekilere bakmayarak, göz ardı ettiklerimizi yok sayarak gönüllü körleşiyoruz. İnsan bilmediğinden korkar ya; Bakur (Kuzey) filmini sansürlüyoruz. Neden? Çünkü ‘düşman’ı tanımamamız gerek. Çünkü bilirsek belki korkularımızı yeneriz; görürsek bize her anlatılana inanmayız. Hala kadınlara, gençlere, çocuklara yönelik şiddet, istismar ve zulüm var. Anlattığımızda ise bizim ‘buradan kovulacağımıza’ dair söylemlerle karşılaşıyoruz. Neden? Çünkü bunları göstermek ahlaksızlık, çıplaklık, porno. Çünkü ahlaksızlığı yargılamazsak ahlaksızızdır. Sinemanın rolü toplumu perdeye yansıtmaktır, izlenilen hoş değilse bu sinemanın değil, kaynağının suçudur.

Peki Türkiye sinema arayıcılığıyla tarihiyle, yanlışlarıyla yüzleşebilecek mi? Önyargılar bırakın gerçekleri ortaya çıkarmayı peşine düşmeyi bile engellerken bir yaşamın katlini, otoritenin karanlık tarafını, toplumun davranış psikolojisini izleyemeyecek miyiz? Sinema bizi günün yorgunluğundan, gerçeğin kekremsi tadından kaçmaya yönelik iki saatlik bir uyuşturucu mu olmalı? Bir ayna olsa; en azından dalgalanmış yüzeyinden bizi yansıtan bir su birikintisi?

Birinden biri olmak zorunda değil ama anlatacak hikayelerimiz birikmişken, gerçekler tıkıldıkları şişelerde uçsuz bucaksız denizlerde yüzerken ana karayı terk etmeliyiz. Tek bir akıntıyı takip etme zorunluluğumuz da yok; kitap uyarlamak kazançlı diye o yöne, dönem yapımları izleniyor diye bir diğer tarafa sürüklenmeye… Çok uzaklara açılmamıza da gerek yok, yakın tarihimize, günümüze baksak zaten ne kadar biriktiğini göreceğiz.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi