53 yıl boyunca sinemada bir geleneği sürdürmek pek kolay bir iş değil. İnsanların ilgisini canlı tutmak, yeni fikirler üretirken bir yandan da klişelere dokunmamak ve bir şekilde hep kar elde etmek. James Bond serisi tam 23 film boyunca bunu başardı ve kendisini yeni milenyuma adapte etmeyi başardı. Havalı ve kendinden emin ajanımızın biraz daha acıyla ve en önemlisi bir kimlikle yoğrulduğu; Casino Royale, Quantum of Solace ve Skyfall sonrası Daniel Craig’in dördüncü kez Bond rolünde karşımıza çıktığı Spectre de, kendisinden önceki üç filmin izleğini takip etmeye çalışıyor.

Önceki film Skyfall’un sonunda MI-6 bir restorasyon dönemine girmiş, yeni M (Ralph Fiennes) göreve başlamıştı. Bond (Daniel Craig) ise yeni gelişmelerin aksine, önceki M (Judi Dench) tarafından bırakılan bir video mesajın peşinden gidiyor ve adım adım bir suç örgütünün varlığını ortaya çıkarıyor. Bir yanda Londra’da MI-6’in geleceğini tehlikeye atacak gelişmelere diğer yanda da SPECTRE isimli bu örgütün faaliyetlerine ve yarattığı kaosa tanıklık ediyoruz. Gelişmelerin belki de en önemlisi; Bond’un geçmişinden birinin tüm bu karmaşanın ortasında yer alması ve en nihayetinde Spectre, önceki filmlerde sunulan ipuçlarının nihayetinde büyük resmi görmemizi sağlıyor.

Öncelikle belirtmek gerekir ki Spectre’nin senaryosu, bu yaz vizyona giren Mission Impossible: Rogue Nation’ın senaryosuna talihsiz biçimde fazlasıyla benziyor. İki filmde de kapatılmaya çalışılan ve eski kafalılıkla suçlanan birimler (00 ve IMF) var. İkisinde de bu birimlerin kapatılmasını isteyen  (C ve Alan Hunley) ve engellemeye çalışan (M ve William Brandt) bürokratlar var. İki film de serinin köklerinde yer alan -60’lar partisi de diyebiliriz- iki organize suç örgütünü (Syndicate ve SPECTRE) ele alıyor. İki filmin de aksiyon sahnelerinin bir kısmı Avusturya ve Kuzey Afrika’da –oryantalizm olmazsa olmaz- geçiyor. Son olarak iki film de Londra’da nihayete eriyor. Bu benzerlikler şüphesiz ki Spectre’ye bakış açımızı etkilememeli ama farklı bir biçimde ele alınsalar da aynı filmi, birkaç ay arayla izliyormuş gibi hissetmemize neden oluyor ve bir noktadan sonra gülünç bir hal alıyor.

Bunun dışında Spectre’nin daha büyük sorunları var. Aslında filmin ilk yarım saatlik kısmı oldukça umut verici. Meksika’da yapılan Ölüler Günü yürüyüşünü arka plana alan açılış sekansı mükemmel. “Gerçek ölümün, ancak ölüler unutulduğunda geleceğine” dayanan bir inanışın, Bond’un içinde bulunduğu duruma çok uygun olduğunu kabul edebiliriz (Filmin hemen başında yer alan “The Dead are Alive-Ölüler Canlıdır” sözü). Üstüne bir de Sam Smith’in, pek beğenmesem de jeneriğe yakıştığını düşündüğüm “Writing’s on The Wall”u geliyor. Filmin adından dolayı zaten bir Bond fanıysanız, Spectre ve onun şeytani lideri Ernst Stavro Blofeld için heyecanlanmamanıza imkan yok. From Russia with Love, On Her Majesty’s Secret Service gibi klasiklere verilen referanslar da yerli yerinde. Lakin işler pek düşündüğümüz gibi gitmiyor. Öncelikle James Bond filmlerinde –doğal olarak kahramanımızın da etkisiyle- birey mitinin yüceltildiğini sık sık görürüz. Bond, Kraliçe’nin hizmetindedir ama pek söz dinlemez; doğru bildiklerini okur ve sonunda galip çıkar. Spectre’de ise bu görüşün bizzat ortadaki gerilimin kaynağı olduğuna ve bunun da oldukça kabak tadı verecek şekilde uygulandığına tanıklık ediyoruz. 00 biriminin tarih olmasıyla kurulacak kusursuz sistemin herkesin gözetlendiği, her türlü bilgiye ulaşılabildiği ve bunun “bazı” ellerde sınırsızca kullanılabildiği bir düzeni işaret etmesi en basitinden filmde M’in de belirttiği gibi “Orwellvari bir kabus” ve defalarca işlenen bir tema. Spectre’de de zaten konunun daha fazla derinleştirildiğini görmemiz mümkün olmuyor. Bu kabusun yerine kaç filmdir sevdiklerini kaybeden, kararlarının doğruluğu defalarca sorgulanan bir Bond’un hümanizmini ve gerektiğinde affetme güdüsünü koymak, hatalarıyla da olsa onu bir birey olarak kutsamak da çarpık bir bakış açısını ifade ediyor.

Hikayenin bir başka sıkıntılı noktası ise Bond’a “kimlik” kazandırma çabasında belki de ilk kez geri adım atılması. Skyfall’u örnek gösterecek olursak; Silva ve M karakteri arasındaki ilişkinin Bond’u nasıl etkilediğini, oidipus karmaşasını temel alan bir hikayeyle karakterlerin nasıl derinleştirildiğine şahit olmuştuk. Spectre ise işin diğer boyutuna; yani Bond için baba figürü olan Hannes Oberhauser’e ve onun oğlu Franz Oberhauser’e (Christoph Waltz) odaklanıyor. Fakat bu “odaklanma”nın oldukça sınırlı tutulduğunu söylememiz lazım.  Zira ortada sadece çocukça ve altı doldurulamamış bir takıntı var. Maalesef kötü kahramanımızın motivasyonu da bu noktada zarar görüyor ve belki de en heyecanlanmamız gereken Bond-Blofeld sahneleri garip bir biçimde filmin en durağan, en amaçsız sahneleri haline geliyor. Bond’un geçmişine atıf yapmak, onun üzerinden karakteri manipüle etmek yeni korkulara kapı açabilecekken bu çabaların oldukça simgesel bir düzlemde kaldığını söyleyebilirim. Filmin jeneriğinde gördüğümüz Le Chiffre, M, Vesper gibi karakterler ancak birer isimden ibaret kalıyorlar ve olayların dönüşümünün, seyircide bir tatmin oluşturduğunu söylemek güç.

Vesper demişken; Bond kızı Madeleine Swann’dan –hayır, Monica Belluci değil- yeni bir Vesper yaratma çabası da sonuçsuz kalmış. Sorunun karakteri canlandıran Lea Seydoux’da değil, Bond ile karakter arasında sahici bir şeyler varmış gibi davranan senaryoda olduğunu söyleyebiliriz. Aslında Swan da güçlü bir karakter ve kendi ayaklarının üzerinde durabilecek bir geçmişe sahip. Buna rağmen sırf Vesper’ın açtığı yaranın kapatılması için hesaplı bir senaryoya kurban edilmesine göz yumulmuş. Q’nun (Ben Whishaw) git gide artan rolü ise; her ne kadar filmin mizah yönünü artırma amaçlı olsa da, hikayenin teknolojik boyutu göz önüne alındığında yerinde bir hamle olmuş.

350 milyon dolarlık bütçesi ve 148 dakikalık süresiyle Bond filmlerinin “en”lerini barındıran Spectre, adını en iyi Bond filmleri arasına yazamayacağım bir yapım. Sorun ne serinin daha ciddi ve karanlık hale gelmesinde, ne de performansını beğendiğim Daniel Craig’de. Roger Moore döneminin bazı uçuk senaryolarını bile Bond evreninde kabul etmek mümkün; lakin istemediğimiz tek şey ajan filmlerini yeniden tanımlıyormuş, ona bir karakter kazandırıyormuş gibi davranan bir Bond filmi. Yoksa tarih gösteriyor ki; hem Bond hem de Blofeld’in güçlenerek dönmemesi için hiçbir sebep yok.

53 yıl boyunca sinemada bir geleneği sürdürmek pek kolay bir iş değil. İnsanların ilgisini canlı tutmak, yeni fikirler üretirken bir yandan da klişelere dokunmamak ve bir şekilde hep kar elde etmek. James Bond serisi tam 23 film boyunca bunu başardı ve kendisini yeni milenyuma adapte etmeyi başardı. Havalı ve kendinden emin ajanımızın biraz daha acıyla ve en önemlisi bir kimlikle yoğrulduğu; Casino Royale, Quantum of Solace ve Skyfall sonrası Daniel Craig’in dördüncü kez Bond rolünde karşımıza çıktığı Spectre de, kendisinden önceki üç filmin izleğini takip etmeye çalışıyor. Önceki film Skyfall’un sonunda MI-6 bir restorasyon dönemine girmiş, yeni M (Ralph Fiennes) göreve başlamıştı. Bond (Daniel Craig) ise yeni gelişmelerin aksine, önceki M (Judi Dench) tarafından bırakılan bir video mesajın peşinden gidiyor ve adım adım bir suç örgütünün varlığını ortaya çıkarıyor. Bir yanda Londra’da MI-6’in geleceğini tehlikeye atacak gelişmelere diğer yanda da SPECTRE isimli bu örgütün faaliyetlerine ve yarattığı kaosa tanıklık ediyoruz. Gelişmelerin belki de en önemlisi; Bond’un geçmişinden birinin tüm bu karmaşanın ortasında yer alması ve en nihayetinde Spectre, önceki filmlerde sunulan ipuçlarının nihayetinde büyük resmi görmemizi sağlıyor. Öncelikle belirtmek gerekir ki Spectre’nin senaryosu, bu yaz vizyona giren Mission Impossible: Rogue Nation’ın senaryosuna talihsiz biçimde fazlasıyla benziyor. İki filmde de kapatılmaya çalışılan ve eski kafalılıkla suçlanan birimler (00 ve IMF) var. İkisinde de bu birimlerin kapatılmasını isteyen  (C ve Alan Hunley) ve engellemeye çalışan (M ve William Brandt) bürokratlar var. İki film de serinin köklerinde yer alan -60’lar partisi de diyebiliriz- iki organize suç örgütünü (Syndicate ve SPECTRE) ele alıyor. İki filmin de aksiyon sahnelerinin bir kısmı Avusturya ve Kuzey Afrika’da –oryantalizm olmazsa olmaz- geçiyor. Son olarak iki film de Londra’da nihayete eriyor. Bu benzerlikler şüphesiz ki Spectre’ye bakış açımızı etkilememeli ama farklı bir biçimde ele alınsalar da aynı filmi, birkaç ay arayla izliyormuş gibi hissetmemize neden oluyor ve bir noktadan sonra gülünç bir hal alıyor. Bunun dışında Spectre’nin daha büyük sorunları var. Aslında filmin ilk yarım saatlik kısmı oldukça umut verici. Meksika’da yapılan Ölüler Günü yürüyüşünü arka plana alan açılış sekansı mükemmel. “Gerçek ölümün, ancak ölüler unutulduğunda geleceğine” dayanan bir inanışın, Bond’un içinde bulunduğu duruma çok uygun olduğunu kabul edebiliriz (Filmin hemen başında yer alan “The Dead are Alive-Ölüler Canlıdır” sözü). Üstüne bir de Sam Smith’in, pek beğenmesem de jeneriğe yakıştığını düşündüğüm “Writing’s on The Wall”u geliyor. Filmin adından dolayı zaten bir Bond fanıysanız, Spectre ve onun şeytani lideri Ernst Stavro Blofeld için heyecanlanmamanıza imkan yok. From Russia with Love, On Her Majesty’s Secret Service gibi klasiklere verilen referanslar da yerli yerinde. Lakin işler pek düşündüğümüz gibi gitmiyor. Öncelikle James Bond filmlerinde –doğal olarak kahramanımızın da etkisiyle- birey mitinin yüceltildiğini sık sık görürüz. Bond, Kraliçe’nin hizmetindedir ama pek söz dinlemez; doğru bildiklerini okur ve sonunda galip çıkar. Spectre’de ise bu görüşün bizzat ortadaki gerilimin kaynağı olduğuna ve bunun da oldukça kabak tadı verecek şekilde uygulandığına tanıklık ediyoruz. 00 biriminin tarih olmasıyla kurulacak kusursuz sistemin herkesin gözetlendiği, her türlü bilgiye ulaşılabildiği ve bunun “bazı” ellerde sınırsızca kullanılabildiği bir düzeni işaret etmesi en basitinden filmde M’in de belirttiği gibi “Orwellvari bir kabus”…

Yazar Puanı

Puan - 55%

55%

350 milyon dolarlık bütçesi ve 148 dakikalık süresiyle Bond filmlerinin “en”lerini barındıran Spectre, adını en iyi Bond filmleri arasına yazamayacağım bir yapım.

Kullanıcı Puanları: 3.82 ( 10 votes)
55
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi