Jüri Büyük Ödülü’nü kazandığı Cannes Film Festivali’ndeki prömiyerinden sonra yılın en çok konuşulan filmlerinden biri oldu Son of Saul. Macar yönetmen László Nemes’in ilk uzun metraj yönetmenlik deneyimi olan film, Nazi Almanya’sının sistematik bir şekilde gerçekleştirdiği katliamların en büyük “fabrika”larından biri olan Auschwitz’de, Yahudi esirler arasından seçilerek öldürülen bedenleri temizleme gibi görevlere zorlanan Sonderkommando’lardan Saul’un iki gününe odaklanıyor.

Filmin başından sonuna kadar kamerasını Saul’dan ayırmayan Nemes, kadrajına aldığı görüntülerin yanı sıra odağın dışında bıraktıkları ile de izleyiciyi iliklerine kadar sarsmayı başarıyor. Sadece en iyi Holokost filmlerinden biri olmayan, ayrıca sinema tarihinin en iyi ilk filmlerinden biri olan Son of Saul 19 Şubat’ta vizyona giriyor. Biz de bu vesileyle filmin yönetmeni László Nemes ile Son of Saul üzerine yapılan söyleşiyi sizler için derledik.

Söyleşi: Antoine de Baecque

László Nemes ile Son of Saul Üzerine

Son of Saul’u çekme fikrinin nasıl geliştiğini anlatır mısınız?

Bastia’da A londoni férfi (Londra’daki Adam, The Man from London, 2007) filmini çekiyorduk. Çekimler bir haftalığına durduruldu. Bir kitapçıda dolaşırken, Des Voix sous la cendre (Küllerin Altından Sesler) adlı bir kitap buldum. Auschwitz Notları olarak da bilinen kitap, soykırım tanıklarının hatıralarını anlatıyordu. Yazılar, toplama kamplarında cesetlerin imhası işinde çalıştırılan “Sonderkommando”ların 1944’teki isyan öncesi gömerek sakladıkları anılarından oluşuyordu. Bu belgeler, yıllar sonra açığa çıkarılabilmişti. Gündelik görevlerini, kamp kurallarını, organizasyonu, Yahudi katliamlarının nasıl yapıldığını ve bir şekilde organize etmeyi başardıkları isyanın detaylarını anlatıyorlardı.

Son of Saul'da "Sonderkommando"lar

Son of Saul’da “Sonderkommando”lar

Ailemin bir kısmı Auschwitz’te infaz edilmiş.

Sonderkommando nedir? Sonderkommando’lar Nazi kamplarında ne iş yapardı?

SS tarafından tutsakları gaz odalarına yönlendirmekle, giysilerini soyup onları teskin etmekle görevli, kendileri de Yahudi esirler arasından seçilen bir gruptu. Gaz odalarında öldürülen esirlerin cesetlerini toplayıp yakmak ve işlem sonrası gaz odalarını temizlemek de onların göreviydi.

Bu iş çok seri bir biçimde yapılmalıydı zira tutsak konvoyları kampa ardı ardına geliyordu. Auschwitz-Birkenau, endüstriyel ölçekte ceset üreten ve hemen ardından bu cesetleri ortadan kaldıran bir fabrika gibi işliyordu. Tam kapasite çalıştığı 1944 yazında, tarihçilerin tahminine göre her gün birkaç bin Yahudi katlediliyordu. Sonderkommando’ların buldukları yiyecekleri almaları yasak değildi ve bir ölçüde hareket serbestlikleri vardı. Ama yaptıkları şey, ağır bir işkence gibiydi. Dahası SS, tanık bırakmamak için her 3-4 ayda bir tüm Sonderkommando’ları da öldürüyor ve yerlerine yeni esirler arasından seçilen Sonderkommando grubunu getiriyordu.

Sizin aileniz de Nazi soykırımından etkilendi mi?

Ailemin bir kısmı Auschwitz’te infaz edilmiş. Evimizde her gün konuşulan bir konuydu. Çocukluğumda duyduklarımdan, çok kötü şeyler yaşandığı izlenimini edinmiştim. Kara bir delik bizi içine çekmiş, her şey parçalanmış gibi hayal ediyordum. Olanları kavrayamamak da kafamdaki boşluğu ve merakı artırıyordu. Yıllarca anlayamadım. Ve nihayet, aile tarihimin o dönemiyle bağlantıyı kurma vakti geldi.

Niçin Sonderkommando notlarını kullanmayı tercih ettiniz?

Toplama kampı filmleri hep sinirimi bozmuştur. Sürekli olarak hayatta kalma ve kahramanlık hikayeleri üretmeye çalışırlar. Ama bence aslında hayali bir geçmiş anlayışını tekrar tekrar üretmekten öteye gidemiyorlar. Sonderkommando notları ise bunun aksine somut, elle tutulur hikayeler… Bir ölüm fabrikasının “normal” işleyişini net ve tamamen gerçek bir biçimde ifade ediyorlar. Organizasyonu, kuralları, işleyişi, tehlikeleri, maksimum verimliliğiyle…

Hatta SS, ölü bedenlerden bahsederken ‘Stück’ (parça) sözcüğünü kullanırmış. O fabrikada ceset üretiliyordu. Olanları toplama kampındaki insanların gözünden görmemi Sonderkommando notları sağladı.

Fakat tam kapasite işleyen bir imha kampının ortasında bir hikayeyi, kurgusal bir hikayeyi anlatmayı nasıl başardınız?

Bu bir problemdi. Hakikaten… Kimseyi kahraman yapmak istemedim. Hayatta kalma bakış açısıyla çekmek istemedim. Ama bu ölüm fabrikasında olup biten her şeyi göstermeyi de tercih etmedim. Net bir yol belirleyip, hikayeyi mümkün olduğunca basit ve arkaik anlatmaya çalıştım. Sonderkommando olarak görevlendirilmiş Yahudi asıllı bir Macar olan Saul Ausländer adlı adamı seçtim. Ve şu ilkeye bağlı kaldım: Onun gördüklerini göstereceğim. Ne bir eksik, ne bir fazla…

Fakat bu, öznel bir duruş değil. Çünkü sonuçta o bir karakter ve filmi tamamen görsel yaklaşıma indirgemek istemedim. Bu, son derece yüzeysel olurdu. Estetik, stil ya da ustalık izlerinden kaçınmalıydık. Dahası bu adam; eşsiz, saplantılı, ilkel bir hikayenin kaynak noktası: Gaz odasındaki cesetlerden birinin oğlu olduğu fikri kafasına yerleşiyor ve o cesedi fırınlardan kurtarıp, bir haham da bularak usulüne uygun bir dini törenle toprağa vermek için kararlı bir çabaya girişiyor. Yaptığı her şey, ‘dünya cehennemi’ olarak nitelenebilecek bu toplama kampı ortamı bağlamında çok anlamsız gözüken bu hedefe yönelik… Film tek bir bakış açısına ve tek bir kişiye odaklanıyor ama başka karakterlerle ve bakış açılarıyla yolunun kesişmesine de izin veriyor. Kamp ise, Saul’un yolculuğu merkeze alınarak algılanıyor.

Ne bir eksik, ne bir fazla…

Son of Saul'un Kamera Arkasından Bir Görüntü

Son of Saul’un Kamera Arkasından Bir Görüntü

Bu film için bir tarihçi yaklaşımıyla çok fazla araştırma yapmış, belge incelemiş olmalısınız…

Senaryoyu birlikte yazdığımız Clara Royer’le her şeyi beraber öğrendik. Shlomo Venezia ve Filip Müller gibi diğer tanıkların hatıralarını da okuduk. Aynı zamanda, krematoryumlarda çalıştırılmış Yahudi asıllı bir Macar doktor Miklós Nyiszli’nin anılarını da… Ayrıca Claude Lanzmann’ın Shoah’nın özellikle Sonderkommando bölümleri… Bu bölümlerde Abraham Bomba’nın kayıtları bize referans oldu. Son olarak, Gideon Greif, Philippe Mesnard ve Zoltán Vági gibi tarihçilerin de büyük desteğini aldık.

Filmi çekerken kendinize yasakladığınız hiçbir şey oldu mu?

Korkunun yüzünü açıkça göstermek ya da insanlar ölürken gaz odalarına girip o zulmü yeniden yaratmak istemedim. Film bütünüyle Saul’un hareketlerine bağlı kalıyor. Dolayısıyla gaz odasının kapısında durup bekliyoruz ve imha işlemi bittikten sonra cesetleri taşıyıp sonraki grup için gaz odasını hazırlamak üzere içeri giriyoruz. Ölülerin görüntülerini kullanmadık; çünkü bu görüntüler yeniden canlandırılmamalı, dokunulmamalı ve manipüle edilmemeli. Benim için Saul’un bakış açısına bağlı kalmak, sadece onun gördüklerine, onun “dikkat ettiklerine” odaklanmak önemliydi. Saul dört aydır bir krematoryumda çalışıyor. Dolayısıyla koruyucu bir refleks olarak artık korku hissini fark etmiyor. Bu nedenle korkuyu arka plana ittim. Bulanık ya da kadraj dışında bıraktım. Saul yalnızca kendi hedefinin objesini görüyor ve bu da filme görsel ritmini temin ediyor.

Çekim sürecini biraz anlatır mısınız?

Görüntü yönetmeni, Mátyás Erdély ve yapım tasarımcısı László Rajk ile beraber çekimlere başlamadan çok önce şu ilkeleri kesin olarak belirledik: “Bu film güzel ve cezbedici görünemez”, “korku filmi çekmiyoruz” “Saul’a bağlı kalmak, onun gördükleri, duydukları ve varlığının ötesine asla geçmemek anlamına gelecek”, “kamera Saul’un yoldaşı ve bu cehennemde ne olursa olsun Saul’la kalacak.”

Aynı zamanda tüm çekimlerde geleneksel 35 mm’yi ve fotokimyasal işleme tekniğini kullandık. Görüntülerde bir tür dengesizlik yaratıp bu ortamı gerçekçi bir biçimde yansıtmanın tek yolu buydu. Seyirciyle duygusal bir bağ kurmak zorundaydık ve ‘dijital’ buna olanak vermiyor.

Işık tekniği de mümkün olduğunca difüze, endüstriyel ve basit olmalıydı. Çekimleri 40 mm’lik aynı lensle, sınırlandırılmış bir görüntü oranında, açıyı genişletmeden yaptık. Daima karakterin göz hizasında kalıp olup biteni sadece onun bakış açısıyla verdik.

SS Subayı ve Saul

SS Subayı ve Saul

Saul’un ceketinin arkasında hep büyük kızıl bir haç var.

Evet, bu bir hedef… SS, kaçan esirleri vurmayı kolaylaştırmak için kullanırmış. Biz ise kamera için görsel hedef olarak kullandık.

İlham aldığınız filmler oldu mu?

Elem Klimov filmi Idi i smotri (Come and see, Gel ve Gör, 1985) benim için büyük ilham kaynağıydı. 1943 yılında Doğu Cephesi’nde bir çocuğun yaşadığı cehennemi anlatıyor. Ama Klimov bizimkinden çok daha gösterişli bir film çekmiş.

Filmin ilk sahnesinde her şey bulanıkken aniden bir yüz beliriyor: Saul’un yüzü.

Beklenmedik bir anda beliriyor. İlk kısa filmim With a Little Patience (Türelem) da böyle başlar. Seyirci onu gördüğü anda, film boyunca takip edeceği kişinin o olduğunu bilir. Oyuncularımızla vücut dili üzerine, kamp kuralları, kampta hayatta kalmak için nasıl davranılması gerektiği üzerine çok çalıştık: Örneğin her zaman yere bakarsınız; bir SS subayıyla asla göz göze gelmezsiniz; ufak, düzenli ama hızlı adımlarla yürürsünüz; şapkanızı çıkararak selam verirsiniz; mümkünse konuşmazsınız ve konuşmak zorundaysanız Almanca, net yanıtlar verirsiniz.

Auschwitz; bir ölüm fabrikası…

Saul (Géza Röhrig)

Saul (Géza Röhrig)

Saul’un filmde bir ara imha sürecini fotoğraflamaya çalışan direnişçilerle yolu kesişiyor.

Fotoğraf çekmek, tabii ki SS tarafından kati surette yasaklanmış bir eylemdi. Birkenau’da Polonya direnişi, suçları belgelemek adına kampa birkaç fotoğraf makinesi sokup Sonderkommando’ya ulaştırmayı başarmış. İnanılmaz büyük riskler alarak, tutsaklar gaz odalarına sokulmadan hemen önce ve katliamdan hemen sonra cesetler çıkarılırken birkaç fotoğraf çekmeyi başarmışlar.

Ses unsurunun da bu filmde rolü büyük…

Tüm filmlerimde beraber çalıştığım ses tasarımcımız Tamás Zányi ile beraber çok basit ve ham fakat bir yandan da karmaşık ve çok boyutlu bir ses yaratmaya çalıştık. Bu cehennem ortamında aynı anda pek çok şey oluyor. Yağdırılan emirler, atılan çığlıklar, pek çok dilde konuşmalar… SS subayları Almanca konuşurken, Avrupa’nın dört bir yanından getirilen tutsaklar Yiddiş dahil pek çok dilde konuşuyorlar. Bu filmde ses bazen görüntüyü bastırabiliyor, hatta bütünüyle onun yerini alabiliyor. Çünkü bazı görüntülere, bilinçli olarak yer vermedik. Sesi, muhtelif ve bazen de zıt katmanlar olarak görüyorum. Tüm bu ses materyalinin ham kalması gerekiyordu. Üzerinde oynamamak ya da parlatmamak önemliydi.

Filmdeki karakter, bir ölüm fabrikası yerine bir dini tören, gürültü yerine dua olması için çabalıyor.

Bu cehennemin derinliklerinde hiç umut kalmadığı zaman, Saul’un iç sesi ona şöyle diyor: “Anlamlı, insani, asırlık, kutsal bir görevi yerine getirmek için hayatta kalmalısın. Bu anlamlı eylem, insanlığın ve dinlerin kökeninde de yer alan bir şey: Ölü bedenine saygı duymak…

Antoine de Baecque'ın gerçekleştirdiği söyleşi filmin press kit'inden alınarak derlenmiştir.
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi