Beyaz perdede gerçek yaşam öykülerini izlemenin büyülü bir tarafı var. Tarihe yön vermiş, sanata ve bilime katkı sağlamış insanların hayatları hakkındaki detayları öğrenmek seyirciyi keyifli bir yolculuğa çıkarıyor. Matematik konusundaki bilgi ve birikimi 2+2=4 düzeyinde olan bir insan olduğum için bu çok özel bilimin nelere kadir olduğunu öğrenmek (her ne kadar anlamakta zorlansam da) beni ziyadesiyle heyecanlandırıyor. Bu haftanın vizyon filmlerinden The Man Who Knew Infinity / Sonsuzluk Teorisi de bizleri matematiğin rakamlardan teorilere, teorilerden keşiflere, oradan da sonsuzluğa ulaştıran dünyasıyla ve bu dünyanın en özel insanlarından biri olan Hintli matematikçi Srinivasa Ramanujan’la tanıştırıyor.

Hindistan’ın güneyinde, görece daha dindar ve tutucu bir bölgesinde yaşayan Ramanujan son derece zeki ve matematik konusunda üstün yeteneklere sahip bir genç. Üstelik yeni evli ve bir işi olmadığı için karısına ve annesine bakamayacak, evini geçindiremeyecek durumda. Bir diploması olmadığı için iş bulmakta zorlanan kahramanımız hesaplamalar yaptığı, formüller yazdığı ve zor matematik problemlerini çözdüğü defterlerini nereye gitse yanında taşıyor. Uzun uğraşlar sonucu girdiği işindeki İngiliz patronunun yardımıyla Cambridge Üniversitesi’nden bir matematik profesörü Ramanujan’ı İngiltere’ye çağırıyor ve teorilerinin olduğu kitabı basma sözü veriyor. O günden sonrası Ramanujan için zorlu bir yolculuk ve kendini kanıtlama çabasına dönüşüyor. Yıllardır ülkesini sömüren emperyal güç İngiltere bir yandan kibar ve demokrat bir tavırla karşılarken kendisini diğer taraftan da “beyaz” ve ırkçı çirkin yüzünü gösteriyor. Aldığı kültür ve inançları yüzünden yeni katıldığı topluluğa uyum sağlamakta zorlanan Ramanujan bir yandan da fazlasıyla gururlu ve dik başlı olduğu için kendisine kucak açan profesör ve iyi niyetli yardım çabalarıyla da çatışıp duruyor. Bu esnada patlak veren I. Dünya Savaşı’yla birlikte işi iyice zorlaşan Ramanujan girdiği mücadeleden zaferle ayrılabilmek için adeta son nefesine kadar çabalıyor.

O tarihlerde adeta bir “erkekler kulübü” olan Cambridge bir yandan bilimin ve aydınlanmanın beşiği görünümüne sahipken bir yandan da bilimi bile etkisi altına alan bağnaz-gelenekçi-katı tutumlarla çevrilmiş durumda. Film, gelenekle yeniliğin, muhafazakârlıkla özgürlüğün çatışmasını yansıtmak açısından çok başarılı sahnelere ve diyaloglara sahip. Dünyanın en büyük güçlerinden bir haline gelip gıptayla baktığımız bir medeniyet kuran İngilizler aynı zamanda tüm dünyanın canına okuyan sömürgeciliğin, emperyalizmin ağa babası durumundalar. Ramanujan’ı kendilerinden aşağıda görmekte hiç beis görmüyorlar zira onun geldiği toprakların da sahibi kendileri sanıyorlar. Dostluk, birlik olma, alçak gönüllü davranabilme, bilime katkı sağlarken gelenekten ve geleneğin getirdiği baskıdan kopabilme gibi meziyetleri bünyesinde barındırabilen birkaç hoca dışında tamamen yalnız kalan dâhimiz çözülüp yenilgiyi kabul edeceği anlarda kendi tanrılarına, evinden yabancı topraklara taşıdığı inançlarına bel bağlayıp destek alıyor. Kendisini İngiltere’ye getiren ve zaman zaman tartıştığı profesörü ateist olduğu ve bilimle dini asla bağdaştıramadığı için anlaşmakta zorlanıyorlar. Filmin alt metninde inanç-bilim çatışması da yer buluyor kendine ama Hollywood-vari hamlelerle yumuşuyor konu, en azından izleyiciler için tatlılıkla çözülüyor. Bu çözülmeye yardımcı olan, kendisini filmin bir karakteri olarak görmekten kendi adıma büyük haz duyduğum büyük sosyal bilimci, felsefeci ve tarihçi Bertrand Russel tam da olması gerektiği gibi kendini felsefi açıdan çok doğru bir yerde konumlandırarak katı-ateist hocayla, katı-dindar öğrencisinin arasının düzelmesinde verdiği tavsiyelerle köprü olmayı başarıyor.

Bütününe bakacak olursak, hele ki ülkemizin son günlerde yaşadığı seküler eğitim tartışmalarını göz önünde bulundurursak, son derece düzgün çekilmiş, Hollywood mantığıyla işleyen, klasik anlatıma sahip başarılı bir biyografi filmi var karşımızda. Başta Dave Patel ve Jeremy Irons olmak üzere tüm oyunculuklar gayet yerli yerinde. Savaş zamanında barış diyenlerin başına gelenlerden tutun da, gelenekçilerle yenilikçilerin kavgasına, bilimsel eğitimin öneminden önyargıları ve ırkçılığı yenmeye kadar birçok önemli konuya doğru bir yaklaşımla eğilmiş, hoşça vakit geçireceğiniz bir film Sonsuzluk Teorisi. Dini inancına göre okyanusu aşması bile yasak olan bu kibirli ama cesur adamı, Ramanujen’in hikayesini öğrenip bilimin insanı nasıl sonsuz ve ölümsüz kılacağını mutlaka görün deriz.

İyi seyirler.

Beyaz perdede gerçek yaşam öykülerini izlemenin büyülü bir tarafı var. Tarihe yön vermiş, sanata ve bilime katkı sağlamış insanların hayatları hakkındaki detayları öğrenmek seyirciyi keyifli bir yolculuğa çıkarıyor. Matematik konusundaki bilgi ve birikimi 2+2=4 düzeyinde olan bir insan olduğum için bu çok özel bilimin nelere kadir olduğunu öğrenmek (her ne kadar anlamakta zorlansam da) beni ziyadesiyle heyecanlandırıyor. Bu haftanın vizyon filmlerinden The Man Who Knew Infinity / Sonsuzluk Teorisi de bizleri matematiğin rakamlardan teorilere, teorilerden keşiflere, oradan da sonsuzluğa ulaştıran dünyasıyla ve bu dünyanın en özel insanlarından biri olan Hintli matematikçi Srinivasa Ramanujan’la tanıştırıyor. Hindistan’ın güneyinde, görece daha dindar ve tutucu bir bölgesinde yaşayan Ramanujan son derece zeki ve matematik konusunda üstün yeteneklere sahip bir genç. Üstelik yeni evli ve bir işi olmadığı için karısına ve annesine bakamayacak, evini geçindiremeyecek durumda. Bir diploması olmadığı için iş bulmakta zorlanan kahramanımız hesaplamalar yaptığı, formüller yazdığı ve zor matematik problemlerini çözdüğü defterlerini nereye gitse yanında taşıyor. Uzun uğraşlar sonucu girdiği işindeki İngiliz patronunun yardımıyla Cambridge Üniversitesi’nden bir matematik profesörü Ramanujan’ı İngiltere’ye çağırıyor ve teorilerinin olduğu kitabı basma sözü veriyor. O günden sonrası Ramanujan için zorlu bir yolculuk ve kendini kanıtlama çabasına dönüşüyor. Yıllardır ülkesini sömüren emperyal güç İngiltere bir yandan kibar ve demokrat bir tavırla karşılarken kendisini diğer taraftan da “beyaz” ve ırkçı çirkin yüzünü gösteriyor. Aldığı kültür ve inançları yüzünden yeni katıldığı topluluğa uyum sağlamakta zorlanan Ramanujan bir yandan da fazlasıyla gururlu ve dik başlı olduğu için kendisine kucak açan profesör ve iyi niyetli yardım çabalarıyla da çatışıp duruyor. Bu esnada patlak veren I. Dünya Savaşı’yla birlikte işi iyice zorlaşan Ramanujan girdiği mücadeleden zaferle ayrılabilmek için adeta son nefesine kadar çabalıyor. O tarihlerde adeta bir “erkekler kulübü” olan Cambridge bir yandan bilimin ve aydınlanmanın beşiği görünümüne sahipken bir yandan da bilimi bile etkisi altına alan bağnaz-gelenekçi-katı tutumlarla çevrilmiş durumda. Film, gelenekle yeniliğin, muhafazakârlıkla özgürlüğün çatışmasını yansıtmak açısından çok başarılı sahnelere ve diyaloglara sahip. Dünyanın en büyük güçlerinden bir haline gelip gıptayla baktığımız bir medeniyet kuran İngilizler aynı zamanda tüm dünyanın canına okuyan sömürgeciliğin, emperyalizmin ağa babası durumundalar. Ramanujan’ı kendilerinden aşağıda görmekte hiç beis görmüyorlar zira onun geldiği toprakların da sahibi kendileri sanıyorlar. Dostluk, birlik olma, alçak gönüllü davranabilme, bilime katkı sağlarken gelenekten ve geleneğin getirdiği baskıdan kopabilme gibi meziyetleri bünyesinde barındırabilen birkaç hoca dışında tamamen yalnız kalan dâhimiz çözülüp yenilgiyi kabul edeceği anlarda kendi tanrılarına, evinden yabancı topraklara taşıdığı inançlarına bel bağlayıp destek alıyor. Kendisini İngiltere’ye getiren ve zaman zaman tartıştığı profesörü ateist olduğu ve bilimle dini asla bağdaştıramadığı için anlaşmakta zorlanıyorlar. Filmin alt metninde inanç-bilim çatışması da yer buluyor kendine ama Hollywood-vari hamlelerle yumuşuyor konu, en azından izleyiciler için tatlılıkla çözülüyor. Bu çözülmeye yardımcı olan, kendisini filmin bir karakteri olarak görmekten kendi adıma büyük haz duyduğum büyük sosyal bilimci, felsefeci ve tarihçi Bertrand Russel tam da olması gerektiği gibi kendini felsefi açıdan çok doğru bir yerde konumlandırarak katı-ateist hocayla, katı-dindar öğrencisinin arasının düzelmesinde verdiği tavsiyelerle köprü olmayı başarıyor. Bütününe bakacak olursak, hele ki ülkemizin son günlerde yaşadığı seküler eğitim tartışmalarını göz önünde bulundurursak, son derece düzgün çekilmiş, Hollywood mantığıyla işleyen, klasik…

Yazar Puanı

puan - 73%

73%

The Man Who Knew Infinity / Sonsuzluk Teorisi de bizleri matematiğin rakamlardan teorilere, teorilerden keşiflere, oradan da sonsuzluğa ulaştıran dünyasıyla ve bu dünyanın en özel insanlarından biri olan Hintli matematikçi Srinivasa Ramanujan’la tanıştırıyor.

Kullanıcı Puanları: 2.97 ( 10 votes)
73
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi