Hiç kuşku yok ki 2014 Türkiye vizyon takvimine göz attığımızda yılın merak edilen filmlerinin başında Russell Crowe’un ilk yönetmenlik denemesi olmasının yanı sıra; Cem Yılmaz ve Yılmaz Erdoğan’ın da oyuncu kadrosunda bulunması sebebiyle  Son Umut – The Water Diviner yer alıyordu. Keza filmin bizim açımızdan önemli olmasının tek sebebi Cem Yılmaz ve Yılmaz Erdoğan’ın rol alması değil aynı zamanda filmin büyük bölümünün bu topraklarda geçiyor olması. 

Çanakkale Savaşı’yla ihtişamlı bir açılış yapan Son Umut, savaşın dört yıl sonrasını konu alıyor. Çanakkale Savaşı’na katılan oğullarını kaybettiğini düşünen Avusturalyalı Joshua Connor (Russell Crowe) karısının intiharı ardından, yarım kalan sözünü tamamlamak için savaş topraklarına dönerek oğullarını aramaya başlıyor lakin, Birinci Dünya Savaşı sonrası ülkeler tarafından paylaştırılan Osmanlı topraklarında aradığını bulması pek kolay olmuyor.

Öncelikle filmin Türkiye’de geçiyor olması sebebiyle bizim açımızdan filmin önemine değinmek gerekiyor. Belki bütçe, belki senaryo sıkıntısı belki de kendi tarihini anlatmanın daha riskli bir durum teşkil etmesi; daha önce bizi bu kadar yakından anlatan bir film izlememize imkan vermemişti. Bu şekilde değerlendirildiğinde film için objektif demekten ziyade bizim gözümüzden bakmaya çalışıyor demek daha doğru bir tanım olacaktır. Zira; Russell Crowe’un filmi ABD veya tüm dünyadan ziyade Türkiye ve Avusturalya için yaptığını gözlemlemek zor değil. Yine de filmi değerlendirirken konuyu içselleştirip yerli bir yapımı inceler gibi analiz etmek mümkün ama bu oldukça yanlış bir değerlendirme olacaktır. Her ne kadar filmin proje aşamasından bu yana kendisini içimizden biri gibi lanse ederek filmi sahiplenmemizi sağlasa da, Crowe’un bu ilk filmi üst düzey Hollywood filmlerine taş çıkartacak bir bütçeye sahip. Film, özellikle savaş sahnelerinde bütçesinin hakkını veriyor olsa da genel itibariyle değerlendirdiğimiz zaman ikinci sınıf bir Hollywood filminden öteye gitmeyi başaramıyor.  Bu noktada başarılı performanslarına alıştığımız Cem Yılmaz ve Yılmaz Erdoğan’ın dahi oldukça tutuk, Olga Kurylenko’nun ise Playstation oyunlarını anımsatan seslendirmesiyle beklenenden çok uzak olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. 

Genel olarak bir yolculuk filmi olarak da adlandırabileceğimiz Son Umut’u izlerken Russell Crowe’un hayata dair düşüncelerini gözlemlemek mümkün. Bu dertlerini rol aldığı filmlerden, birilikte çalıştığı yönetmenlere kadar birçok kaynaktan esinlenerek ilk uzun metraj denemesinin içine yedirmeye çalışmış, kısmi olarak da başarmış. Özellikle dinlerüstü bir tavır sergilemeye çalışsa da konuyla ilgili olarak tavrını net olarak koymaya çekinmiş diyebiliriz. Joshua karakterinin derinine indiğimizde oğullarını ve eşini kaybetmesinin ardından kiliseyi suçlaması ve tanrık inancını kaybetmesi oldukça kişisel bir seçim olurken, Türkiye’ye geldiğinde cami ziyareti sırasında aynı karakterin nedeni belli olmayan bir etkilenme refleksi göstermesi inandırıcı gelmediği gibi, resmedilen kilisenin görmeye alışık olmadığımız şekilde bir söyleme sahip olmasıysa oldukça eğreti duruyor. Açıkçası, bu sahnelerden kilise sahnesi senaryonun içinde sırıtmasa da camilerdeki tavırlar senaryoya sonradan eklenmiş havası estiriyor.

Görsel açıdan zengin, senaryo ve oyunculuklar açısından ise oldukça zayıf bir iş olarak nitelendirebileceğimiz film, Türkiye’deki sinemaseverlerin görmek istediği birçok resmi beyazperdeye yansıtması sebebiyle sevilecektir diye düşünüyorum. Fakat, üst düzey bir oyuncunun bu ilk uzun metraj denemesini objektif bir şekilde değerlendirince film hakkında olumlu sözler söylemek ne yazık ki mümkün olmuyor.

İyi seyirler…

Hiç kuşku yok ki 2014 Türkiye vizyon takvimine göz attığımızda yılın merak edilen filmlerinin başında Russell Crowe’un ilk yönetmenlik denemesi olmasının yanı sıra; Cem Yılmaz ve Yılmaz Erdoğan’ın da oyuncu kadrosunda bulunması sebebiyle  Son Umut - The Water Diviner yer alıyordu. Keza filmin bizim açımızdan önemli olmasının tek sebebi Cem Yılmaz ve Yılmaz Erdoğan’ın rol alması değil aynı zamanda filmin büyük bölümünün bu topraklarda geçiyor olması.  Çanakkale Savaşı’yla ihtişamlı bir açılış yapan Son Umut, savaşın dört yıl sonrasını konu alıyor. Çanakkale Savaşı’na katılan oğullarını kaybettiğini düşünen Avusturalyalı Joshua Connor (Russell Crowe) karısının intiharı ardından, yarım kalan sözünü tamamlamak için savaş topraklarına dönerek oğullarını aramaya başlıyor lakin, Birinci Dünya Savaşı sonrası ülkeler tarafından paylaştırılan Osmanlı topraklarında aradığını bulması pek kolay olmuyor. Öncelikle filmin Türkiye’de geçiyor olması sebebiyle bizim açımızdan filmin önemine değinmek gerekiyor. Belki bütçe, belki senaryo sıkıntısı belki de kendi tarihini anlatmanın daha riskli bir durum teşkil etmesi; daha önce bizi bu kadar yakından anlatan bir film izlememize imkan vermemişti. Bu şekilde değerlendirildiğinde film için objektif demekten ziyade bizim gözümüzden bakmaya çalışıyor demek daha doğru bir tanım olacaktır. Zira; Russell Crowe’un filmi ABD veya tüm dünyadan ziyade Türkiye ve Avusturalya için yaptığını gözlemlemek zor değil. Yine de filmi değerlendirirken konuyu içselleştirip yerli bir yapımı inceler gibi analiz etmek mümkün ama bu oldukça yanlış bir değerlendirme olacaktır. Her ne kadar filmin proje aşamasından bu yana kendisini içimizden biri gibi lanse ederek filmi sahiplenmemizi sağlasa da, Crowe’un bu ilk filmi üst düzey Hollywood filmlerine taş çıkartacak bir bütçeye sahip. Film, özellikle savaş sahnelerinde bütçesinin hakkını veriyor olsa da genel itibariyle değerlendirdiğimiz zaman ikinci sınıf bir Hollywood filminden öteye gitmeyi başaramıyor.  Bu noktada başarılı performanslarına alıştığımız Cem Yılmaz ve Yılmaz Erdoğan’ın dahi oldukça tutuk, Olga Kurylenko’nun ise Playstation oyunlarını anımsatan seslendirmesiyle beklenenden çok uzak olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.  Genel olarak bir yolculuk filmi olarak da adlandırabileceğimiz Son Umut’u izlerken Russell Crowe’un hayata dair düşüncelerini gözlemlemek mümkün. Bu dertlerini rol aldığı filmlerden, birilikte çalıştığı yönetmenlere kadar birçok kaynaktan esinlenerek ilk uzun metraj denemesinin içine yedirmeye çalışmış, kısmi olarak da başarmış. Özellikle dinlerüstü bir tavır sergilemeye çalışsa da konuyla ilgili olarak tavrını net olarak koymaya çekinmiş diyebiliriz. Joshua karakterinin derinine indiğimizde oğullarını ve eşini kaybetmesinin ardından kiliseyi suçlaması ve tanrık inancını kaybetmesi oldukça kişisel bir seçim olurken, Türkiye’ye geldiğinde cami ziyareti sırasında aynı karakterin nedeni belli olmayan bir etkilenme refleksi göstermesi inandırıcı gelmediği gibi, resmedilen kilisenin görmeye alışık olmadığımız şekilde bir söyleme sahip olmasıysa oldukça eğreti duruyor. Açıkçası, bu sahnelerden kilise sahnesi senaryonun içinde sırıtmasa da camilerdeki tavırlar senaryoya sonradan eklenmiş havası estiriyor. Görsel açıdan zengin, senaryo ve oyunculuklar açısından ise oldukça zayıf bir iş olarak nitelendirebileceğimiz film, Türkiye’deki sinemaseverlerin görmek istediği birçok resmi beyazperdeye yansıtması sebebiyle sevilecektir diye düşünüyorum. Fakat, üst düzey bir oyuncunun bu ilk uzun metraj denemesini objektif bir şekilde değerlendirince film hakkında olumlu sözler söylemek ne yazık ki mümkün olmuyor. İyi seyirler…

Yazar Puanı

Puan - 52%

52%

52

Görsel açıdan zengin, senaryo ve oyunculuklar açısından ise oldukça zayıf bir iş olarak nitelendirebileceğimiz film, Türkiye’deki sinemaseverlerin görmek istediği birçok resmi beyazperdeye yansıtması sebebiyle sevilecektir.

Kullanıcı Puanları: 3.23 ( 33 votes)
52
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi