Kevin Costner, Kurtlarla Dans ile “En İyi Film” ve “En İyi Yönetmen” Oscarlarını kucakladığında sadece birkaç yıl sonra ünlü oyuncunun kariyerinin tepetaklak olacağını kimse düşünmüş müydü bilinmez. Costner’ın Waterworld ve The Postman sonrası kariyerini toparlaması on yıla yakın bir süre alırken ilerleyen yaşının etkisiyle hayatının sonbaharındaki karakterleri canlandırması kaçınılmazdı. Arada Mr. Brooks tarzı ilginç yapımlar çıksa da Costner’ın “yalnız adam”lığı, özellikle aksiyon filmleri için önemli bir kaynak haline geldi. McG ve Luc Besson’la kurduğu ortaklık da aktörün, bu çizgide ilerlediğinin önemli ve vasat bir göstergesi.

Filmde Kevin Costner, Ethan Renner isimli bir CIA ajanını canlandırıyor. Sırbistan’da aldığı bir görev sonrası hastalığı nedeniyle 3 ay ömrü kaldığını öğrenen Renner, Paris’te yaşayan eski eşinin ve kızının yanına dönerek son günlerini aile saadeti ile geçirmeyi planlıyor. Fakat hastalığını sona erdirecek bir tedavi karşılığında Suriye’ye silah satan dünyaca ünlü bir teröristi yakalaması istenince, ailesi ile işi arasında kalıyor ve doğal olarak Paris kan gölüne dönüyor.

Filmin yönetmen koltuğunda McG, senaryonun arkasında ise Luc Besson var. İlki benim için Terminator Salvation ile mantık hatalarının sınırlarını zorlayan bir isim, diğeri ise Taken ile 2000’li yılların en etnik ayrımcılık içeren öykülerinden birini anlatan; Leon ve The Fifth Element’in parlak günlerini geride bırakmış bir sinemacı. Şaşırtıcı olmayan durum, iki ismin de bahsi geçen filmlerdeki kötü performanslarını bu filmde de sürdürmüş olmaları.

Öncelikle filmin Taken ile ortak özelliklerinin bulunduğunu söylemek gerek. Sadece Paris’te geçmesiyle değil, Avrupa’ya ve aileye bakışıyla da bu benzetmeyi sonuna kadar hak ediyor. Oldukça muhafazakar bir hikayeye ve başkaraktere sahip olan “Son Üç Gün”, Amerikalı aile babasının günah çıkarırken bile dünyayı kurtarabileceğini tekrar tekrar kanıtlıyor. İki katmanlı hikayenin ilk katmanı dram ile komedi arasında giden bir aile filmi özellikleri taşıyor. Kızına gereken ilgiyi göstermemiş ve kendisini kötü adamları yakalamaya adamış babanın, ailesinin güvenini kazanmakta çok da zorlanmadığını görüyoruz. Kızıyla arasındaki kuşak farkı ve kopukluklar; bisiklet, dans gibi eski klişeler kullanılarak atlatılıyor. Yaratılan sıcacık (!) duygusal sahneler ile annenin ve kızın bir babaya ve evin reisine ne kadar muhtaç oldukları gözler önüne serilirken kadınlar yine pasifleştiriliyorlar. Hatta genç kızımızın Fransız sevgilisine ne olduğunu bile anlayamıyoruz, çünkü hikayede sorgulamaya değer bir şey olarak görülmüyor. Renner’ın sergilediği baba figürü sadece öz ailesini değil, kendi evinde oturan Malili bir aileyi de etkiliyor. Hatta olay öyle bir noktaya geliyor ki Malili baba, yeni doğan kızına beyaz adam Ethan’ın adını koymakta bir sakınca bile görmüyor! Öyle ya modern dünyada mülteci durumuna düşürülen bir ailenin beyaz adamı sevmesi ve kutsaması adeta bir zorunluluk.

Bu bakış açısı sadece aileye değil, kötü adamlara da sirayet etmiş durumda. Taken’da Doğu Avrupalı karakterlere kötülük bahşeden Besson bu sefer karşımıza adeta bir tiplemeler skalası çıkarıyor. Vurgulanmasa da Türk olduğunu anladığımız Mithat Yılmaz’dan İtalyan muhasebeciye, oradan Suriye’ye silah satan Alman kötü adama kadar tüm Avrupa kötülüğe batmış durumda. Üstelik bu kötülük, komedi ile gayet açık bir stereotipleştirmeye dönüşüyor. Spagetti sosu tarifi veren İtalyan’dan mı söz edeyim, bıyığıyla ve aile yaşantısıyla “ayaklı oryantalizm” örneği Türk’e mi değineyim bilemiyorum. Hani son dönemde Hollywood sineması bile en azından kötü adam konusunda “twist” aracılığıyla iğneyi biraz da kendisine batırmaya çalışıyor ya, bu filmde o bile yok. Tekinsiz mekanları, gençlerin çığırından çıktığı (!) partileri ve göçmenleriyle Paris sokakları o kadar tehlikeli ki ajanımızın duruma el koyması gerekiyor. Hatta öyle bir el atılıyor ki olay futbol ile Amerikan futbolu arasındaki farklara ve “futbolun nasıl da bir kız oyunu olduğu”na kadar geliyor.

Filmin kör göze parmak ideolojik yapısının üzerine inşa edilen aksiyon da en az temelleri kadar çürük. En uzun planın abartısız 5 saniye sürdüğü filmin sürükleyici yapısını kurgu sağlarken olmazsa olmaz aksiyon sahneleri de izleyiciyi belirli bir doyuma ulaştıramıyor. Açılış sahnesindeki çatışma ile sonlara doğru karşımıza çıkan araba takip sahneleri (üç gündür Paris’te olan Renner’ın caddeleri avcunun içi gibi bilmesini ya da köprüden uçan arabaya karşın normal hayatını sürdüren Parislileri unutmamak lazım) dışında izleyiciyi iyi çekilmiş bir “boss fight”tan bile mahrum bırakan bir “aksiyon” filminden söz ediyoruz. Kevin Costner’ın filmin her şeyi olarak fena iş çıkarmadığını söylemek mümkün olsa da gayet normal bir CIA ajanıyken bir seks bombasına dönüşen “herkesin tipi” Amber Heard’ün bu dönüşümünün nedenini anlasak da anlamlandırmak güç.

“Son Üç Gün”, özellikle 80’lere damga vuran ve günümüzde yeniden popülerleşen muhafazakar kahraman anlatıları içerisinde yer verebileceğimiz; yüzeysel draması, etnisiteye dayalı komedisi ve bir çuval mantık hatasıyla Kevin Costner’ın reklam yüzü olduğu bir “ürün”den fazlası değil. Taken’ı sevenler bir göz atacaktır ama sevmeyenler çıldırmaya hazır olsunlar.

Kevin Costner, Kurtlarla Dans ile “En İyi Film” ve “En İyi Yönetmen” Oscarlarını kucakladığında sadece birkaç yıl sonra ünlü oyuncunun kariyerinin tepetaklak olacağını kimse düşünmüş müydü bilinmez. Costner’ın Waterworld ve The Postman sonrası kariyerini toparlaması on yıla yakın bir süre alırken ilerleyen yaşının etkisiyle hayatının sonbaharındaki karakterleri canlandırması kaçınılmazdı. Arada Mr. Brooks tarzı ilginç yapımlar çıksa da Costner’ın “yalnız adam”lığı, özellikle aksiyon filmleri için önemli bir kaynak haline geldi. McG ve Luc Besson’la kurduğu ortaklık da aktörün, bu çizgide ilerlediğinin önemli ve vasat bir göstergesi. Filmde Kevin Costner, Ethan Renner isimli bir CIA ajanını canlandırıyor. Sırbistan’da aldığı bir görev sonrası hastalığı nedeniyle 3 ay ömrü kaldığını öğrenen Renner, Paris’te yaşayan eski eşinin ve kızının yanına dönerek son günlerini aile saadeti ile geçirmeyi planlıyor. Fakat hastalığını sona erdirecek bir tedavi karşılığında Suriye’ye silah satan dünyaca ünlü bir teröristi yakalaması istenince, ailesi ile işi arasında kalıyor ve doğal olarak Paris kan gölüne dönüyor. Filmin yönetmen koltuğunda McG, senaryonun arkasında ise Luc Besson var. İlki benim için Terminator Salvation ile mantık hatalarının sınırlarını zorlayan bir isim, diğeri ise Taken ile 2000’li yılların en etnik ayrımcılık içeren öykülerinden birini anlatan; Leon ve The Fifth Element’in parlak günlerini geride bırakmış bir sinemacı. Şaşırtıcı olmayan durum, iki ismin de bahsi geçen filmlerdeki kötü performanslarını bu filmde de sürdürmüş olmaları. Öncelikle filmin Taken ile ortak özelliklerinin bulunduğunu söylemek gerek. Sadece Paris’te geçmesiyle değil, Avrupa’ya ve aileye bakışıyla da bu benzetmeyi sonuna kadar hak ediyor. Oldukça muhafazakar bir hikayeye ve başkaraktere sahip olan “Son Üç Gün”, Amerikalı aile babasının günah çıkarırken bile dünyayı kurtarabileceğini tekrar tekrar kanıtlıyor. İki katmanlı hikayenin ilk katmanı dram ile komedi arasında giden bir aile filmi özellikleri taşıyor. Kızına gereken ilgiyi göstermemiş ve kendisini kötü adamları yakalamaya adamış babanın, ailesinin güvenini kazanmakta çok da zorlanmadığını görüyoruz. Kızıyla arasındaki kuşak farkı ve kopukluklar; bisiklet, dans gibi eski klişeler kullanılarak atlatılıyor. Yaratılan sıcacık (!) duygusal sahneler ile annenin ve kızın bir babaya ve evin reisine ne kadar muhtaç oldukları gözler önüne serilirken kadınlar yine pasifleştiriliyorlar. Hatta genç kızımızın Fransız sevgilisine ne olduğunu bile anlayamıyoruz, çünkü hikayede sorgulamaya değer bir şey olarak görülmüyor. Renner’ın sergilediği baba figürü sadece öz ailesini değil, kendi evinde oturan Malili bir aileyi de etkiliyor. Hatta olay öyle bir noktaya geliyor ki Malili baba, yeni doğan kızına beyaz adam Ethan’ın adını koymakta bir sakınca bile görmüyor! Öyle ya modern dünyada mülteci durumuna düşürülen bir ailenin beyaz adamı sevmesi ve kutsaması adeta bir zorunluluk. Bu bakış açısı sadece aileye değil, kötü adamlara da sirayet etmiş durumda. Taken’da Doğu Avrupalı karakterlere kötülük bahşeden Besson bu sefer karşımıza adeta bir tiplemeler skalası çıkarıyor. Vurgulanmasa da Türk olduğunu anladığımız Mithat Yılmaz’dan İtalyan muhasebeciye, oradan Suriye’ye silah satan Alman kötü adama kadar tüm Avrupa kötülüğe batmış durumda. Üstelik bu kötülük, komedi ile gayet açık bir stereotipleştirmeye dönüşüyor. Spagetti sosu tarifi veren İtalyan’dan mı söz edeyim, bıyığıyla ve aile yaşantısıyla “ayaklı oryantalizm” örneği Türk’e mi değineyim bilemiyorum. Hani son dönemde Hollywood sineması bile en azından kötü adam konusunda “twist” aracılığıyla iğneyi biraz da kendisine batırmaya çalışıyor ya, bu filmde…

Yazar Puanı

Puan - 20%

20%

Kullanıcı Puanları: 0.7 ( 1 votes)
20
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi