“Kazanmak, sporla ilgilenen insanların en önemli ortak tutkularından biri. Atletler, koçlar ve menajerler zafere ulaşmak için çeşitli yollara saparlar. Eğer sadece kazanmaya olan tutkularının ışığında ilerlerlerse, ahlaki muhakeme büyük ihtimalle bu kazanma sürecinin bir parçası olamayacaktır.”

Robert C. Schneider, Ethics of Sport and Athletics

Sporda başarı kavramının; genellikle onun endüstrileşmesiyle ilgili bir yaklaşım olduğu düşünülür. Kabaca söylersek, “işin içine para” girdikten ve her şey profesyonelleştikten sonra “başarı”nın dış etkenlerle eğilip bükülebilen bir şey olduğu iddia edilir. Aslında bu iki yaklaşım da yanlıştır. Modern sporun temelleri; zaten endüstrileşme ile atılmış ve bir zamanların “oyun”ları, kurallarla kuşatılarak modern sisteme uydurulmuşlardır. İkincisi ise oyunların profesyonelleşmesi ile “başarı”nın “olimpik ruh”tan uzaklaştığı söylenemez; zira tarih, Antik Roma’da bile olsa hileli başarılar ile doludur.

20. yüzyılda bu hileli başarıların temel nedeni, Türkiye’nin de çok çektiği doping sorunu. Sporcu sayısının ve mücadele katsayısının artmasına bağlı olarak baskının da artması, sporcuların belirli ilaçlar kullanarak performanslarını artırmaları yoluna gitmelerine neden oluyor. Bu noktada sadece sporcuyu suçlamak, gerçek suç ağının görünmemesine neden olur. İşin içinde sporcunun ülkesindeki gerekli kanun tasarılarını çıkaramayan politikacılardan onların maşası olmuş spor yöneticilerine, olayları örtbas eden basından milliyetçilik damarı köklenen halka kadar bir iş birliği söz konusudur.

Stephen Frears’ın son filmi The Program-ya da Türkçe adıyla Son Efsane-, bu doping skandallarının belki de en büyüğüne odaklanıyor: Birleşik Amerikalı bisiklet yarışçısı Lance Armstrong’un, 1999-2005 yılları arasında tarihin en önemli bisiklet yarışı olan Tour de France’ı arka arkaya yedi kez kazanması ve doping yaptığının birkaç yıl sonra ortaya çıkması. Skandalı daha da ilgi çekici hale getiren kısım ise Armstrong’a 1996 yılında testis kanseri teşhisi konulması. Hastalığını yenen ve sonrasında büyük başarılara imza atan Armstrong; sadece kanser hastaları için değil, tüm dünya için bir ilham kaynağı haline geliyor ve adeta aziz mertebesine ulaşıyor. Sonrasında yaşananlar ise hem kendisinin hem de sporseverlerin hatırlamak istemediği bir süreç.

Frears olayları yansıtırken iki kaynaktan faydalanıyor: İlki, İngiliz spor yazarı David Walsh’un “Seven Deadly Sins: My Pursuit of Lance Armstrong” isimli kitabı. Walsh, Armstrong’u yakından tanıyan bir isim ve onun başarılarına en baştan itibaren şüpheyle yaklaşıyor. Bu şüpheler ilk zamanlar ciddiye alınmazken zamanla ortaya kanıtların çıkmasıyla birlikte gözler Armstrong’a dönüyor. Filmin ikinci kaynağı ise ABD Anti-Doping Ajansı (USADA)’nın hazırladığı bin küsür sayfalık rapor. Raporun zenginliği hem filmin doğru veriler sunmasına yardım ediyor hem de Walsh’un olaylara yaklaşımını ve kuşkuculuğuna bilimsel bir zemin oturtuyor.

Son Efsane-The Program ilgili en büyük soru, yukarıda bahsettiğimiz suçun ne kadarının perdeye yansıyacağı oluyor. Yani en basitinden “Lance Armstrong profesyonel bir suçlu mu yoksa seçilmiş bir kurban mı?” sorusu. Shallow Grave, Trainspotting ve Trance gibi Danny Boyle filmlerinden tanıdığımız senarist John Hodge’un bu soruya yanıtı, “her ikisi de”. Kronolojik bir sıra izleyen ve bazı durumlarda geriye dönüşlere başvuran senaryo, olayı tüm boyutlarıyla ele almaya çalışıyor. Bir yanda Armstrong’un profesyonel bisiklet yarışlarına adım atması, kanser süreci, doping günleri ve başarılar anlatılırken diğer yanda Walsh’un konuyla ilgili yaptığı araştırmaları takip ediyoruz. Yani film her ne kadar Walsh’un kitabından uyarlanmış olsa da ana karakter yaratmamaya çalışıyor ve bir nevi belgesel yaklaşımı güdüyor.

Fakat filme ket vuran unsurların başında da bu yaklaşım geliyor aslında. Çünkü her şeye uzanmaya çalışan senaryo, en önemli oyuncusunun hakkını veremiyor: Lance Armstrong’un ta kendisi! Filmde Armstrong doğal olarak önemli bir yer kaplıyor ama senaryo, onun hareketlerinin ve tercihlerinin altını tam olarak dolduramıyor. Özellikle filmin ilk 20 dakikalık diliminde neredeyse hızlandırılmış bir biçimde karakterin doping kullanmaya başlamasını ve kanserle mücadele ettiği günleri izliyoruz. Mücadele dememe de bakmayın; karakter hangi ara kanser oldu, hangi ara iyileşti anlamak pek mümkün olmuyor. Ve bir noktadan sonra iyice hırslanan karakterin, kazanmak için hiçbir engel tanımadığını görüyoruz. Evet, film Armstrong’u bir psikopat olarak göstermemek için uğraşıyor ama örneğin; kanserli bir çocukla iletişim kurduğu sahne, filmin geneliyle o kadar alakasız ki; karakter bu tek boyutun dışına çıkamıyor. Elbette ki Armstrong’un sporcu olarak işlediği suçları, tehdit ettiği insanları vs. aklayacak değilim. En azından onun bu tavrını etkileyen ve şekillendiren şeyler nedir –ki onun takım arkadaşı Floyd Landis’e bile bu imkan sunulmuşken-, filmi izlerken insan merak ediyor. Karakterin ne aile hayatı ne de özel yaşamı filmde yer almıyor. Karşımızda birden fazla ilişki yaşayan, dört çocuk sahibi bir insan değil de bütün hayatı boyunca otel odalarında kalmış ve kendisini kayıtsız şartsız başarıya adamış, yalnız bir manyak varmış gibi hissediyoruz. İşin daha talihsiz kısmı ise Armstrong rolünde Ben Foster’ın harika bir performans sunması. Armstrong’un uyguladığı manipülasyon bağlamında ele alırsak Foster, mimikleri ile en yakınındaki insanı bile kandırabileceğine bizi inandırıyor ve gerçekten rolün içine giriyor. Bize de keşke Foster’a daha çok hareket alanı sağlansaydı demek düşüyor.

Frears’ın bir önceki filmi Umudun Peşinde-Philomena da düşünüldüğünde, yönetmenin asıl tecrübeli olduğu televizyon sektöründen bazı kötü alışkanlıklarını sinemaya taşıdığını söyleyebiliriz. Bunların başında da Son Efsane – The Program’ın bir televizyon filmi edasıyla zaman zaman sadece tarihi aktarmakla yükümlü bir filme dönüşmesi geliyor. Frears’ın filmini bir memur edasıyla yönettiğini söylemek istemem çünkü başarılı müzik kullanımı ya da aslında skandalın boyutlarının uluslararası düzeyde olduğunu göstermesi, bildiğimiz Frears sinemasının olumlu özelliklerinden. Armstrong’un arkasında çokuluslu firmaların, kazanmaya odaklanan antrenörlerin, bilim adamlarının,  Tour de France yöneticilerinin olduğunu görüyoruz ve her şeyin “bisiklet sporunun korunması” adı altında yapıldığını da. Uzun vadede; filmin bu hissiyatı bir belgesel edasıyla geçirmesi ve fazla sarkma korkusuyla karakterlerine odaklanamaması, özellikle Armstrong davasını takip eden sporseverler için filmi resimli bir anlatımdan öteye taşıyamıyor.

İzleyici davanın sonuçlarını bilse bile yaratılan gerilim ile hikayenin içinde tutuluyor ama Son Efsane-The Program, bin yıllardır yaşanan bir soruna yönelik sorular sorma cesaretini gösterse de bu sorulara cevap vermeye üşenen bir film olarak kalıyor.

“Kazanmak, sporla ilgilenen insanların en önemli ortak tutkularından biri. Atletler, koçlar ve menajerler zafere ulaşmak için çeşitli yollara saparlar. Eğer sadece kazanmaya olan tutkularının ışığında ilerlerlerse, ahlaki muhakeme büyük ihtimalle bu kazanma sürecinin bir parçası olamayacaktır.” Robert C. Schneider, Ethics of Sport and Athletics Sporda başarı kavramının; genellikle onun endüstrileşmesiyle ilgili bir yaklaşım olduğu düşünülür. Kabaca söylersek, “işin içine para” girdikten ve her şey profesyonelleştikten sonra “başarı”nın dış etkenlerle eğilip bükülebilen bir şey olduğu iddia edilir. Aslında bu iki yaklaşım da yanlıştır. Modern sporun temelleri; zaten endüstrileşme ile atılmış ve bir zamanların “oyun”ları, kurallarla kuşatılarak modern sisteme uydurulmuşlardır. İkincisi ise oyunların profesyonelleşmesi ile “başarı”nın “olimpik ruh”tan uzaklaştığı söylenemez; zira tarih, Antik Roma’da bile olsa hileli başarılar ile doludur. 20. yüzyılda bu hileli başarıların temel nedeni, Türkiye’nin de çok çektiği doping sorunu. Sporcu sayısının ve mücadele katsayısının artmasına bağlı olarak baskının da artması, sporcuların belirli ilaçlar kullanarak performanslarını artırmaları yoluna gitmelerine neden oluyor. Bu noktada sadece sporcuyu suçlamak, gerçek suç ağının görünmemesine neden olur. İşin içinde sporcunun ülkesindeki gerekli kanun tasarılarını çıkaramayan politikacılardan onların maşası olmuş spor yöneticilerine, olayları örtbas eden basından milliyetçilik damarı köklenen halka kadar bir iş birliği söz konusudur. Stephen Frears’ın son filmi The Program-ya da Türkçe adıyla Son Efsane-, bu doping skandallarının belki de en büyüğüne odaklanıyor: Birleşik Amerikalı bisiklet yarışçısı Lance Armstrong’un, 1999-2005 yılları arasında tarihin en önemli bisiklet yarışı olan Tour de France’ı arka arkaya yedi kez kazanması ve doping yaptığının birkaç yıl sonra ortaya çıkması. Skandalı daha da ilgi çekici hale getiren kısım ise Armstrong’a 1996 yılında testis kanseri teşhisi konulması. Hastalığını yenen ve sonrasında büyük başarılara imza atan Armstrong; sadece kanser hastaları için değil, tüm dünya için bir ilham kaynağı haline geliyor ve adeta aziz mertebesine ulaşıyor. Sonrasında yaşananlar ise hem kendisinin hem de sporseverlerin hatırlamak istemediği bir süreç. Frears olayları yansıtırken iki kaynaktan faydalanıyor: İlki, İngiliz spor yazarı David Walsh’un “Seven Deadly Sins: My Pursuit of Lance Armstrong” isimli kitabı. Walsh, Armstrong’u yakından tanıyan bir isim ve onun başarılarına en baştan itibaren şüpheyle yaklaşıyor. Bu şüpheler ilk zamanlar ciddiye alınmazken zamanla ortaya kanıtların çıkmasıyla birlikte gözler Armstrong’a dönüyor. Filmin ikinci kaynağı ise ABD Anti-Doping Ajansı (USADA)’nın hazırladığı bin küsür sayfalık rapor. Raporun zenginliği hem filmin doğru veriler sunmasına yardım ediyor hem de Walsh’un olaylara yaklaşımını ve kuşkuculuğuna bilimsel bir zemin oturtuyor. Son Efsane-The Program ilgili en büyük soru, yukarıda bahsettiğimiz suçun ne kadarının perdeye yansıyacağı oluyor. Yani en basitinden “Lance Armstrong profesyonel bir suçlu mu yoksa seçilmiş bir kurban mı?” sorusu. Shallow Grave, Trainspotting ve Trance gibi Danny Boyle filmlerinden tanıdığımız senarist John Hodge’un bu soruya yanıtı, “her ikisi de”. Kronolojik bir sıra izleyen ve bazı durumlarda geriye dönüşlere başvuran senaryo, olayı tüm boyutlarıyla ele almaya çalışıyor. Bir yanda Armstrong’un profesyonel bisiklet yarışlarına adım atması, kanser süreci, doping günleri ve başarılar anlatılırken diğer yanda Walsh’un konuyla ilgili yaptığı araştırmaları takip ediyoruz. Yani film her ne kadar Walsh’un kitabından uyarlanmış olsa da ana karakter yaratmamaya çalışıyor ve bir nevi belgesel yaklaşımı güdüyor. Fakat filme ket vuran unsurların başında da bu yaklaşım geliyor aslında. Çünkü…

Yazar Puanı

Puan - 64%

64%

İzleyici davanın sonuçlarını bilse bile yaratılan gerilim ile hikayenin içinde tutuluyor ama Son Efsane-The Program, bin yıllardır yaşanan bir soruna yönelik sorular sorma cesaretini gösterse de bu sorulara cevap vermeye üşenen bir film olarak kalıyor.

Kullanıcı Puanları: 4.65 ( 1 votes)
64
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi