Array ( [0] => 9 [1] => 38 [2] => 7467 [3] => 10 [4] => 832 [5] => 11 [6] => 1237 [7] => 1875 [8] => 1125 [9] => 15422 [10] => 12794 [11] => 13 [12] => 708 [13] => 7468 [14] => 14 [15] => 208 [16] => 15421 [17] => 1859 [18] => 15423 ) test Array ( [0] => 832 [1] => 11 [2] => 2692 ) test Array ( [0] => Array ( [name] => Biyografik [link] => http://www.filmloverss.com/kategori/turler/biyografik/ ) [1] => Array ( [name] => Dram [link] => http://www.filmloverss.com/kategori/turler/dram/ ) )
Somebody Up There Likes Me
1956 - Robert Wise
113
Senaryo Ernest Lehmanla, Rocky Graziano
Oyuncular Paul Newman, Pier Angeli, Everett Sloane
Büşra Şavlı
Somebody Up There Likes Me, göz alıcı sinematografisi, kurgusal anlatısının kuvveti ve dramatik yapısı güçlü bir hikaye sunmasıyla güçlü bir otobiyografi uyarlaması olarak değerlendirilebilir.

Somebody Up There Likes Me

“Bir kız, bir adamı göklere çıkartabilir.”

Posterinde de yer verdiği yukarıdaki cümleyi önermesi olarak sunan 1956 MGM yapımı Somebody Up There Likes Me, ünlü nakavt efsanesi Rocky Graziano’nun biyografisine dayanır. The Sound of Music ve West Side Story filmlerinin Oscar ödüllü yönetmeni Robert Wise’ın elinden çıkan film, hikayenin agresifliğini yansıtan kurgu stili sayesinde En İyi Kurgu dalında Oscar adaylığı almış, atmosferini destekleyen güçlü sinematografisi ile de En İyi Sinematografi ve En İyi Sanat Yönetmenliği dallarında ödüle layık görülmüştür. Dönemin Hollywood sektörünün yıldız oyuncular üzerine kurulu olmasından dolayı filmin en göze çarpan kısmı da Paul Newman’ın Rocky Graziano’ya hayat vermesi olmuştur. James Dean ve Marlon Brando gibi yıldızlarla karşılaştırılan oyuncunun sinema sektöründeki büyük çıkışı olarak nitelendirilen film için Newman, İtalyan aksanı ile mimiklerini öğrenip karakterini yapmacıklıktan uzaklaştırmak adına Graziano ile uzun zaman geçirmiştir. Somebody Up There Likes Me’nin teknik açıdan döneminin önemli filmlerinden biri olduğunun altını çizmek yanlış olmaz ama metnin ele aldıklarına da uzun uzadıya bakmak gerekir.

Perry Como’nun eşsiz sesinden Somebody Up There Likes Me şarkısıyla başlayan film, otobiyografi uyarlaması olduğunun altını çizercesine Rocky Graziano’nun “Tam olarak hatırladığım şekilde, kesinlikle” alıntısını verir ilk olarak. Henüz küçük bir çocukken boksör olan İtalyan-Amerikan babasının yumruklarına maruz kalan Rocky Barbella, üstüne bir de erkeklerin ağlamaması gerektiği normuyla yüzleşmek zorunda kalır. Sonuç tam da beklenildiği gibi olur ve Rocky; sokak çetelerine katılan, türlü şiddet eylemlerine ve suça başvuran bir genç delikanlı olarak karşımıza çıkar. Evden ayrılan ve sokakta arkadaşlarıyla geçinmeye çalışan Rocky, sonunda yakalanır ve hapse atılır. Hapiste de rahat durmaz ve kurallara boyun eğmeyen tavrının törpülenmesi için orduya yollanır. Askeri hiyerarşi de Rocky için bir önem arz etmediği için kaçar ve para kazanmak için, her ne kadar babası yüzünden hiç bulaşmak istemese de, en iyi bildiği şey olan boksörlüğe başlar Graziano takma ismiyle. Sağ kroşesinin gücüyle gelen nakavtları sayesinde dikkatleri hemen üstüne çeken Rocky, ordunun seyirci olarak katıldığı bir maçta kaçak olduğu için yakalanır ve onur kırıcı terhisle yüzleşir ama askeri hapishanede girdiği bir kavga onu ringlere tekrar döndürür. Suçlu hayatını geride bırakan Rocky, içindeki nefreti eldivenlerine depolar ve bir nakavt efsanesi olma yolunda emin adımlarla ilerler. Mahallenin sevilen çocuğu olmuştur ve ihtiyacı olduğunu düşündüğü ‘erkekliğini’ kaybetmemek adına kızlardan uzak kalmayı seçse de Alman-Yahudi asıllı Norma (Pier Angeli) ’ya kapılmasıyla yeni bir aile ve yeni amaçlar edinir. Annesi, eşi ve kızı evde radyo başında maçları dinlerken Rocky yara bere içinde gelse de kariyerinde hızla yükselişe geçer, yenemediği tek rakibi ise Polonya asıllı Tony Zale’dir. Göçmen ailelerin çocukları olarak Amerikan rüyasını yaşamaya başlamışlarken daha önceden tanıştığı bir adamın ona rüşvet teklif etmesinin ortaya çıkışı Rocky’nin lisansını kaybetmesine neden olur ve en kötüsü de eski suç kariyerinin bir etiket gibi yapışıp itibarını kaybettirmesidir. Ama tam umudunu rafa kaldıracakken tekrar Tony Zale ile ringde karşı karşıya gelecektir.

Sistemi Hedefleyen Sağ Kroşeye Olan İhtiyacımız

Somebody Up There Likes Me, tam da yukarıda görüldüğü gibi klasik bir kahraman yolculuğu hikayesi olarak karşımıza çıkıyor, özellikle de katarsisi karşılayan ring mücadelesini ele alırsak. Ama hem hikayenin ve karakterlerin arka planını besleyen toplumsal yapı göndermelerini hem de otobiyografi gerçeğini –elbette kurgusallığını her zaman göz önünde bulundurarak– düşündüğümüzde, filmin kendini bu geleneksel yapıyla sağlamlaştırılmış basit bir hikaye olmaktan kurtardığını görebiliriz, fakat yine de belirtmek gerekir ki bizi sistemin içinde terk edişi bir nebze boşluğa da sürüklüyor.

Merkeze alınan konuyu sadece karakter odaklı -Rocky’nin yükselişi olarak- değerlendirmek yüzeysel kalmayacaktır çünkü karakterin motivasyonlarının kaynağı yaşadığı toplumsal çerçeveyle o kadar iç içe verilmiştir ki, onun hikayesi aslında çok daha genel bir temsili ifade eder. Rocky’nin suça meyilli hareketlerinin kaynağını filmin başında veren film, buna ne genetik ne de içsel bir kötülük olarak bakar. Agresyonu, öğrenilen ve kışkırtılan bir duygu ve davranış olarak ele aldığımızda, sadece ona karşı durmaya değil kaynağını da keşfedip önlem almaya başlayabiliriz. Krimonolojiyi makro perspektiften ele alan ‘sosyal problem’ teorisinin de işaret ettiği gibi, bu davranışların ortaya çıkışı toplumun bozulmalarını anlamayı sağlar aslında ve sadece suçun ceza karşılığını vermek değil kaynağında yatan motivasyonları ortadan kaldırmak gereklidir. Rocky’nin deneyimindeyse bu suça meyilli davranışın kaynağını direkt olarak çocukluk deneyimlerinden geldiğini görürüz. Şiddeti ve ataerkil normları yücelten babanın, çocuğu üzerinde kurduğu otoritaryen tutum ya itaatkar ya da asi bir karşılık alabilirdi zaten. Ama bir yandan da, Rocky ve ailesi Amerika’da göçmen olarak yaşamanın zorluklarını merkezinde deneyimler ve bu yüzden, şiddetin suçunu babanın kendisine atmak da yanlış olacaktır. Suç istatistiklerinde görüldüğü üzere -ki illa oraya bakmamıza da gerek bile yok bunun farkına varabilmek için- göçmenlerin bulunduğu yerleşkelerde suç oranı artış gösterir ama bu, zamanında düşünüldüğünün aksine kültüre adapte olamamaktan değil, ötekileştirilmeden de kaynaklı geçim imkanlarının kısıtlığından doğar. Film bu açıdan göçmenlerin ve suç aktivitelerinin kendisine dikkat çekiyor ama bir yandan acaba bunun kaynağını toplumun kendisinde aramıyor da bu insanlara kendince bir yol mu göstermeye çalışıyor diye de bir düşünceye sürüklüyor izleyicisini. Tony Zale ve Rocky Graziano gibi kanalize mi etmeli acaba herkes yaşadığı zorlukların yarattığı öfkeyi? Sistemden acısını çıkarırcasına atılan her yumrukta içimizde oluşan heyecana tutunmaktan başka bir çaremiz var mı yoksa?

Boks ringine yansıtılmış öfke, akıllara doğrudan Freud’un savunma mekanizmaları içinde egoya yardımı dokunan tek örnek olan ‘yüceltme’yi (sublimation) getiriyor. Rocky’nin dürtüsel agresyonu sokaklarda ve suçlu davranışı doğurduğunda ne kadar kabul görmüyorsa ringde ona o kadar saygınlık kazandırıyor. Ama Freud’dan farklı bir yaklaşımla bakarsak, şiddetin burada yalnızca ilkel bir dürtü olarak kodlanmadığını ve daha çok toplumsal yapıdan kaynağını aldığını görebiliriz. Yine de medeni topluma tehdit oluşturan her davranışın ilkel olarak kodlanması bizi yeniden aynı teori çerçevesinden bakmaya götürebilir. Rocky’nin içindeki nefret ve şiddet eğilimi her ne kadar problematik gözükebilse de spora kanalize edildiğinde medeni topluma bir köşesinden hizmet eden bir parçası olarak kabul edilebilmesini sağlar. Annesi nereye gittiğini sorduğunda ‘bir şey olmaya’ diye cevap veren Rocky’nin, burada Lacan’ın aynı yüceltme teorisine getirdiği ‘bir şey’ (das Ding) kavramına da uygun olarak, medeniyetin kuralcılığını ısrarla inkar etmesinden sonra kendi yolunu bulduğu ve bir bakıma ergenliğin dürtüselliğinden çıkarak toplumun direttiği şekilde gerekli ‘olgunluğa’ eriştiği ve boşluğundan kurtulduğu gibi çıkarımlar yapmak mümkün filmden. Rocky’nin medeniyete adım atışı, reddettiği normlara uyarak aile kuruşuyla başlar ve artık basit ihtiyaçlarını karşılamakla yetinmeden kendini gerçekleştirmeye ve saygı kazanmaya odaklanır. Bir şekilde çevresine adapte olarak hayatta kalması beklenen insan bunu gerçekleştirebildiğinde izleyicinin deneyimlediği katarsis de kaçınılmaz olur. Çünkü teorik olarak sistemi eleştirmek bir yanda, içinde yaşadığımız toplumun deneyimlerimizi etkilemesini engelleyebilmek diğer yanda durur öylece. Rocky’nin dürtüsellikten yetişkinliğe geçişi ve kazanımları seyirciye kendi başarı ve başarısızlıklarını anımsatır, çünkü bu başarı ve kaygı üzerine kurulu medeniyette var olmanın ne demek olduğunu bilmeyen yoktur. Yine de keşke zorunda kalmasak dememek de elde değil.

Somebody Up There Likes Me’nin önermesi olarak bahsettiğim cümlede de görebileceğimiz gibi, ‘her başarılı erkeğin arkasında bir kadın vardır’ görüşü filmin bir başka odak noktasıdır ama yanılttığı algının aksine merkezde yer almaz. Henüz toplumsal cinsiyet rollerinin feminist hareketle kırılmadığı bir dönemi ele aldığı düşünülürse, filmin bunu destekleyici parçalar içermesi elbette kaçınılmaz. Kadınlar evliliklerinin ve erkeklerinin yollarına bağımlıdır, ellerindeki tek güç bunun arkasında destekleyici bir tutumla yer almaktır. Kadının destekçi ve evcil olması beklentisinin bu toplumsal cinsiyet rollerinin temelini oluşturan doğa ve kültür dualizminden doğduğunu her seferinde dile getirmeye çalışıyorum çünkü bu bakış açısının hala kendisini korumasının etkilerinden muzdarip durumda olduğumuzu inkar edemeyiz. Norma’nın ailesini bir arada ve refahta tutması için kendisi gibi yapmamasını ve ne olursa olsun erkeğinin karakterini desteklemesini öğütleyen kayınvalidesinin sözünü dinlemesi ile günümüzde dahi özdeşleşebilmemiz an meselesi. Evde radyo başında endişe ile boks maçını dinlerken veya görevi neticesinde çocuğu ve ütülerle ilgilenirken gördüğümüz Norma’nın harekete geçebildiği an ise maskülen olarak tanımlanan agresyonu kullanmasından geçiyor. Rocky’yi ikna etmek için ona kendi şiddetini yansıtarak okkalı bir tokat geçiren Norma’nın bu hareketi, kadının gücünü ön plana çıkartıyormuş gibi gözükse de onu aslında hiç de özgürleştirmez, aksine tek yolun erkekle özdeşleşmek gibi bir yanılsama doğurmasına neden olur ancak. Bu açıdan bakarsak, kadını güçlü göstermek olsa bile niyet, pozitif cinsiyetçilik kapsamında ve kadının görevi gereği ancak erkeğin geri planında, ona destekçi olarak başarıya imza atabileceği çıkarımlarına yol açtığını söyleyebiliriz.

Neticede, Rocky Graziano’nun yolculuğunu anlatan Somebody Up There Likes Me, göz alıcı sinematografisi, kurgusal anlatısının kuvveti ve dramatik yapısı güçlü bir hikaye sunmasının yanı sıra, ele aldığı karakterlerin temsiliyetiyle toplumsal problemlere de parmak basarak döneminin güçlü bir otobiyografi uyarlaması olarak değerlendirilebilir. Hikayesinin ilgi çekiciliğinin yanı sıra döneminin toplumsal gerçeklerini de ele alan film, -zorunda olduğunu iddia edemeyeceksem de- yapıcı bir çözüm üretmiyor bana kalırsa, çünkü Rocky’nin sağ kroşesinin doğrudan problemin kaynağına yöneltildiğini görmek çok daha tatmin edici olurdu. Ama problemleri ele alışının bile o dönemin gerçekçi sinemasının önemini ortaya çıkarttığını belirtmek gerek. Sosyoekonomik problemlerin doğurduğu suçun kendisini suçlamadan; merkezine alıyor olmasına rağmen buradan çıkarabildiğimiz tek sonuç, kaynağı belli olsa da çözümün ancak topluma kendi biçimimizde adapte olmaktan geçiyor olması gibi geliyor ve bu adaptasyon fikrini kahraman ile özdeşleşme sayesinde aşılama -en azından benim için- sinemanın sistemi desteklemedeki en güçlü silahı. Yine de Somebody Up There Likes Me’nin, Rocky Graziano’nun gerçek hayatını ele alması ve bahsettiklerimin zaten tam da gerçek hayatın pratiklerine dair problemler olması filmin bu açıdan ayna görevi görerek sinema tarihinde toplumsal söylemleri açısından da bir nitelik kazanabilmesinde büyük bir etken.



MAİLİNİZ VAR
Sinema dünyasından son haberlere herkesten önce
ulaşmak için mail listemize üye olabilirsiniz.
Üye Ol