Rus Sineması’nın hala hayatta olan en büyük değerlerinden Aleksandr Sokurov, ülkemizde pek fazla tanınırlığa ulaşmamış olsa da eserleriyle sinema tarihini kökünden değiştirmeye günden güne devam eden ender yönetmenlerden biri. Birçok belgeseli, deneysel filmleri ve uzun metrajlı filmleri bulunan yönetmenin özellikle yakın dönem eserleri, film festivalleri sayesinde nispeten de olsa belli bir seyirci kitlesine ulaşmayı başardı. Bizim yazımıza konu olan filmi Kamen (1992) ise maalesef bu fırsata ulaşamamış bir eser. Dahası yönetmenin genel filmografisinde de pek fazla üzerinde durulmayan bir film. Fakat birazdan felsefi alandaki bir tartışmanın nasıl da doğrudan bir yansıması olduğunu işlediğimizde, sanırım filmin değerini daha iyi anlayabileceğiz.

O halde şu iki temel soruyla başlayabiliriz; Heidegger – Yeni Kantçılık tartışması nedir ve Kamen’in bu tartışmayla nasıl bir ilişkisi vardır? Bilindiği üzere Kant, aktif olarak 1700’lü yılların sonlarında eserlerini vermiş ve Aydınlanma Çağı dediğimiz dönemin öncüllerinden olmuştur. Bu dönemde kaleme aldığı özellikle üç eseri, felsefe tarihini tümden değiştirmeyi başarmıştır; Saf Aklın Kritiği, Pratik Aklın Kritiği ve Yargı Gücünün Kritiği. Bu üç eserin birliğinden Kant, oldukça kapsamlı ve detaylı bir felsefi dizge yaratmış ama daha da önemlisi; Newton’un çalışmaları üzerinden geliştirdiği olumlayıcı söylemlerle bilimin ilerlemesine büyük bir katkıda bulunmuştur. Ardından 1800’lü yıllarda gelişen toplumsal olaylar neticesinde önem kazanan sosyal bilimlerle birlikte, felsefe akademik alandaki özgüllüğün kaybetmeye başlamış; dahası 1900’lü yılların başlarında müthiş bir ilerleme kaydeden bilim karşısında tümden zayıf bir konuma gerilemişti. İşte bu, 20. yüzyılın başlarındaki görece zayıf konumdaki felsefenin yeniden akademik özgüllüğünün kazandırılması dürtüsünün de etkisiyle, özellikle Almanya’daki felsefe kürsülerinden ortak bir slogan yükselmeye başlamıştı “Kant’a dönün!”. Böylece bir anlamda bilimsel düşüncesinin temeline zerk edip, bu düşünce üzerinden yeniden tahakküm kurma yetisini elde edebileceklerdi. Yeni Kantçılık düşüncesi, özellikle Alman düşünürleri, derinlikli felsefesinin tüm heybetiyle onları bekleyen Kant’a yönelmede çok büyük bir başarı gösterdiler ve birçok okul, bir anlamda resmi olarak bu akımın temsilcisi haline geldi. Bu dönemde yine bu okullardan birinde profesör olan Martin Heidegger de Kant üzerine uzun ve detaylı çalışmalar yürütmüş, ama sonunda Kant’ın yeni bir yorumundan ziyade yepyeni bir felsefi anlayış çıkarmıştır. Yani bu açıdan, Yeni Kantçılar ile aynı temel yönelim üzerinden ilerlemiş fakat son kertede onlarla neredeyse tamamen zıt düşmüştür. Bu zıt düşüş daha sonra öylesine derin ayrımlara ulaşıp, öylesine farklı bir şeye dönüşmüştür ki sonunda Heidegger karşımıza fenomenolojik yöntemle yapılmış bir ontolojik çalışma olan, Varlık ve Zaman gibi felsefe tarihinin en önemli ve de orijinal eseriyle çıkmıştır.

Yeni Kantçılar -burada özellikle savunucusu olarak temel alınan Ernst Cassirer- ve Heidegger’in temel inceleme alanı olan eser, Kant’ın 1781’de basılan Kritik der reinen Vernunft – Saf Aklın Kritiği kitabıdır. Bu kitabın özelliğiyse hem çok uzun ve karmaşık olması –yaklaşık 750 sayfa- hem de temel olarak iki tümdengelimsel okumaya mahal veren bir esnekliğe sahip olmasıdır. Öyle ki kitabın A Dedüksiyon ve B Dedüksiyon bölümleri temelde aynı felsefi dizgeyi oluşturmasına karşın, birbiriyle oldukça farklı düşünme formlarını içinde barındırmaktadır. İşte bahsedeceğimiz çatışma da aslında bu A ve B Dedüksiyondan hangisinin temel okuma olarak seçileceğinden kaynaklanmaktadır kısmen. Kısmen diyoruz çünkü Kant’ın yeniden yorumlanmasından söz edeceksek şayet, Yeni Kantçılar’ın yaptığı gibi her iki Dedüksiyon’u da aynı potada eritme zorunluluğu taşımak zorundayızdır. Kaldı ki Yeni Kantçılar da bunu yapar fakat Heidegger, B Dedüksiyon’un  büyük kısmını görmezden gelerek Kant’ı temelde A Dedüksiyon üzerinden okur. Bu iki farklı okuma sonundaysa, elbette birçok konuda farklı görüşler ortaya çıkmıştır ama en önemli konu sezginin formu ve formel sezginin öncel kökeni probleminde temellenmiştir. Buradaki temel çatışma şudur: Yeni Kantçılar, formel sezgiyi (zihinde bulunan zaman-uzam) öncel köken olarak kabul edip; sezginin formunun (içinde bulunduğumuz zaman-uzam) bu köken üzerinden türetildiğini söyleyip felsefi orijinlerini “akıl”da temellendiriyorlardı. Oysa Heidegger, sezginin formunu öncel köken kabul edip, formel sezgiyi bundan türetilmiş bir şey kabul ediyor –ki bu önermeyi temellendirebilmek için birazdan irdeleyeceğimiz zamansallık mefhumunu kullanacaktır- ve bunun sonucunda felsefesini bir varoluşçu dizge üzerine kuruyordu – ve böylece idealizmden uzaklaşıp varoluşçuluğa da varmış oluyordu- . Bu açıdan Kant’a baktığımızda, özellikle B Dedüksiyonda –yani Heidegger’in çok da kaale almadığında– açıkça formel sezgiyi öncel köken kabul edildiğini görebiliriz. Peki burada Heidegger’i, Kant’ı da aşmaya itecek derecede farklı bir felsefi dizgeye yönlendiren şey ne olmuştur?

Kant’ın felsefesinde kullandığı şekliyle zaman, aydınlanma düşüncesinin de temelini oluşturacak şekilde çizgisel bir formda ele alınıyordu. Bu açıdan Kant sonrası dönemde özellikle Hegel’in, tarih üzerinden zamanı tanımlamasına baktığımızda, Kant’ın kast ettiği zamanın nasıl bir şey olduğunu anlayabiliriz. Kant’ın zamanı; tekti ve zihinden ayrı düşünülemeyecek derecede insanlığın ortak uzantısıydı. Ama fark edeceğiniz üzere bu zaman terimi oldukça muğlak dahası çelişkilidir. Kant’ın bu zaman kavramı üzerinden meseleye baktığımızda formel sezgi; tek ve bir, sentezi verirken -çünkü zaman zihinde, mutlak bir çizgisellik olarak inşa ediliyor- sezginin formu ancak bir çokluk verebilir. Haliyle burada ortaya konan sentezin birliği de formel sezginin öncel kökenliğini zorunlu kılar. Fakat Heidegger meseleye zaman mefhumunu farklı ele alarak yaklaştığı için –yukarıda da bahsetmiştik- bunun tam tersi sonuca varır. Burada Heidegger, Kant’ın temel aldığı zaman kavramının muğlaklığından kurtulmak için aslında dolaylı yoldan da olsa Henri Bergson’un felsefesine başvurur. Bergson zaman kavramını iki bölümde ele alır; ilki zihinden ayrı olarak var olan mekanik zaman, diğeri de her bir zihin için ayı bir işleyişi sahip öznel zaman. İşte Heidegger buradaki öznel zamanın bir çokluk, zihnin dışında olan yani sezginin formunda değerlendirilen mekanik zamanın ise birlik sentezi olduğu gösterip sezginin formunu öncel köken olarak ortaya koyar. Doğal olarak, görüleceği üzere Yeni Kantçılar ile Heidegger arasından sezginin formu ile formel sezginin öncel kökenliği problemi temelde zaman mefhumu üzerinden ortaya çıkar.

İşte yazımızın da başında tanıttığımız, Sokurov’un Kamen filmi de burada devreye giriyor. Film aslen 1800’lerde yaşamış olan Çehov’un, artık günümüzde müze olarak kullanılan meşhur White Dacha’sında, halen bir gençle birlikte yaşamasını konu alıyor temelde. Bu açıdan Çehov’un, zaman mefhumu açısından bir farklılığı hemen göze çarpıyor. Ama yönetmen Çehov’u artık neredeyse ölmek üzere olan bir bunak olarak tasvir ettiği için –ki burada Monarşi dönemi ile Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrası boşluğa düşen yeni nesil arasındaki ilişkiyi irdeler yönetmen-, Çehov’u bir ölümsüz olarak görmeyiz. Dahası Bergson’un zaman kavramı üzerinden gidecek olursak; Çehov’un artık bunamış olması yani kendisine has öznel zamanının yıllar önce yaşadığı eski dönemde kalması, ama bu süre zarfında mekanik zamanın akmaya devam ederek en nihayetinde gençle aynı döneme denk gelmeleri zaman meselesinin iki boyutuna da göndermelerde bulunur film. Ama burada Sokurov’un durduğu konum Yeni Kantçılar’dan ziyade Heidegger’in tarafıdır. Yani Sokurov filmde Çehov’un; aradan geçen yüzlerce yıldan sonra kendi zamanının karmaşası ve muğlaklığı içinde mekanik zamanı keşfetmeye çalışmasını göstererek bir anlamda Heidegger’in varoluşçu yaklaşımına doğru yönelir. Zaten bu konuyla ilgili olarak Sokurov’u seçmemizin sebebi de temelde budur. Çehov, film boyunca geçmişin iç içe geçmiş karanlık gelgitleri arasında, doğaya ve ölüme yani Heidegger’in felsefi terminolojisi üzerinden “yitimsellik”e yönelir. En nihayetinde Heidegger felsefesindeki zaman kavramını orijin kabul ettiğimizde, Yeni Kantçılar’ın uğraşmak zorunda olmadıkları en temel problemle de yüzleşmek zorunda kalırız, yitimsellik yani ölüm. Heidegger’in felsefesinde bu, “ölüme doğru varlık” kavramı üzerinden tartışılır.

Paralel olarak Kamen filminde de Çehov’un zamansallık problemi, önünde sonunda bu, ölüme doğru varlık olmasından mütevellit belli bir yitimselliğin ağıtında şekillenir. Sokurov’un filmografisine bakıldığında bu varoluş probleminin temel mesele olduğu zaten görülecektir. Ama Kamen özelinden bir de zaman mefhumu işin içine girerek, doğrudan Heidegger felsefesine uzanır. Bu açıdan şayet Sokurov Yeni Kantçılar’ın izinden yürüseydi, Çehov için ölüm bir “önünde olma” durumunda olmayacağı için, varlığındaki zamanın birliği dolayısıyla geçmiş geçmişte, şimdiyse şimdide olacaktı. Fakat Kamen’de geçmiş ve şimdinin her ikisi de şimdide yaşanmaktadır. Çehov’un geçmiş anıları şimdisini zapt ederek, onun zamansallığını mekanik olandan soyutlamaya meyil eder. Bir anlamda Çehov’un onca yıl ölmemesinin de sebebi budur filmde. Çünkü şimdiyi zapt eden geçmişi, mekanik zamanın şimdisinden müthiş bir şekilde soyutlama getirmesine karşın, hala geçmişini hayatta tuttuğu için; karakteri bir yandan ölümü önünde varlık olarak yitimselliğe yöneltirken, bir yandan da onu zihinsel olarak hayatta tutmaya çalışır. Bu açıdan Çehov’un filmin sonunda ölmemesi önemlidir. Çünkü Heidegger felsefesinden olduğu gibi, Sokurov filmografisinde de yitimsellik bir sonuç olarak görülmez. Çünkü yitimsel olan, transendental bir sezgiye dönük olarak yaşamaktadır. Yani mutlak hakikat arayışı onu ölmekten sürekli alıkoyar, tıpkı Çehov’da olduğu gibi.

Tüm bu bahsettiklerimizi toparlayacak olursak; Heidegger ve Yeni Kantçılık arasındaki “zamansallık” mefhumu orijininde çıkan tartışmanın, Kamen filminde mükemmel bir şekilde tasvir edildiğini görebiliriz. Öyle ki Kamen, bu tartışmanın derinlerindeki temeli gün yüzüne çıkarmakla kalmayarak; Heidegger’in bu tartışmadaki kopuş sonrası geliştirdiği felsefeye de atıflarda bulunarak sinemasal değerini ve Sokurov’un dehasını bir kez daha kanıtlar.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi