2011’de çektiği son filmi Faust ile dördüncüsünü oluşturduğu “Güç” serisinde Sokurov; önce Molokh filmiyle Hitler, daha sonra Telets ile Lenin, Solnetse ile Hirohito (İkinci Dünya Savaşı’ndaki Japon imparatoru)’nun hikayesini beyazperdeye aktarmıştı. Elbette bu filmler her ne kadar tarihi karakterlerin belli bir dönemine göz atıyor olsa da biyografik olmaktan oldukça uzaktır. Zaten yönetmenin böyle bir amacı da yoktur. Sokurov, her biri bir güç timsali olan bu karakterler üzerinden Nietzsche’ci bir güç istenci fikrinin varoluşçu yansımalarına odaklanır. Bu yüzden de her bir filmde de bu, sözüm ona güçlü tarihi karakterleri en zayıf halleriyle görürüz.

Yazımızda inceleyeceğimiz Telets filmi de, Lenin’in kalp krizi geçirdikten sonra bir Docha’ya çekilerek son dönemini yaşadığı günlere odaklanıyor. Ardında bıraktığı yepyeni bir sistem ve büyük bir büyüme gerçekleştiren devasa bir ülke ile bir anlamda ulusal kahraman olan, ama nihayetinde yaşlanıp görevlerini yerine getiremeyecek duruma geldiği için tüm bu gücünü an be an yitiren Lenin, tam da yukarıda bahsettiğimiz Nietzsche’ci güç istencinin varoluşçu yansımasına doğrudan odaklanılmasını sağlayan bir figür olarak karşımıza çıkar.

Buradaki temel tartışma konusu aslında yapısalcılık ile yapısalcılık karşıtı bir konumda şekillenir. Gücün yapısallığına karşın Sokurov, varoluşun yapısalcılık karşıtı durumuna vurgu yapar. Fakat buradaki zorluk, bu yapısalcılık karşıtı durumun tam olarak nasıl ortaya konacağıdır. Bu konuda daha önceki incelemelerimizde de vurguladığımız, Sokurov’un Heidegger’ci yaklaşımı önemlidir. Fakat Heidegger’in felsefesi bir sonuç değil aksine bir başlangıçtır.

Heidegger “Varlık ve Zaman” kitabında, ontolojiye yeni bakış açısı getirmekle kalmamış, Dasein kavramıyla yeni bir paradigma da getirmiştir. Bu açıdan varlığa dair soruşturma varlık ve Dasein üzerinden şekillenerek öncesinde var olan, organik-inorganik gibi yaklaşımlardan tümden ayrılmıştır. Fakat burada Heidegger, yeni bir paradigma getirirken özellikle bir noktada oldukça titiz davranır. Alman İdealizmi’nin önemli figürlerinde Schelling ve Hegel gibi düşünürler ontolojiyi diyalektik bir yöntemle ele alırken temel sorunları hep evrensele dönüklük olmuştur. Sözün gelimi Schelling’in Mutlak Ego’ya ulaşma, Hegel’in özgürlüğe ulaşma gibi yapısalcı yöntemsellikleri bu evrenselliğe dönüklüğün en doğrudan emareleridir. İşte Heidegger, Dasein’la yeni bir paradigma yaratırken bu bahsettiğimiz evrenselciliğin yapısalcı yöntemsel hatasına düşmemeye çalışır. Çünkü yöntemsellik, yapısalcılıkla dolayımlı ilişkisinden dolayı engellenmez bir şekilde birbirlerini beraberinde getirmektedir. Heidegger’in kurduğu ontolojinin bir noktadan sonra varoluşçuluğa dönüşmesinin sebebi de düşünürün bu yaklaşımındandır. Yani varlığa dönüklük, her bir Dasein için (yazımız genelinde bir insan olarak düşünebiliriz) öznel bir meseledir. Bu sebeple varlığa dair incelemede bir yöntemsellik yerine öznel bir savunulabilirlik söz konusudur.

Heidegger’in açtığı yeni yolda ilerleme iki farklı şekilde gerçekleşmiştir. İlki post-yapısalcılık alanında olmuş ve buradaki gelişmeler yöntemselliğin yitimi meselesini probleme etmekten ziyade felsefi alanın dışına çıkan farklı bir yol izlemiştir. İkinci yol ise bu, yönetmselliğin yitimi konusunu doğrudan probleme ederek bu konuda farklı bakış açıları ortaya koymuştur. İngiliz düşünür P.F. Strawson dil üzerinden yola çıkıp, bir “kimlik” (identity) kavramı tanımlayarak bu alandaki ilk büyük gelişmeyi göstermiştir. Bireysellik düşüncesini, Heidegger’in ontolojik izleğinden hareketle ele alan Strawson, kimliği de varoluçşu bir şekilde tanımlamıştır: “Kimlik olmadan var oluş olamaz.” Burada Strawson’un özellikle değindiği konu, yöntemselliğin yitimi meselesinin doğrudan post-yapısalcılıkla ile değil öznellikle çözülebilecek bir şey olduğudur. Strawson’un bu yaklaşımından hareketle iki farklı düşünür; öznellikle yitirilen yöntemselliğin nihayetinde neye dönüşeceğine odaklanarak, yöntemselliğe dair probleme farklı bir açıdan yeniden geri dönmüşlerdir. İlk olarak Gadamer, hermeneutik üzerinden öznelliği kurarken, ön yargılara olumlu bir anlam atfetmiş ve bu şekilde kimliğin oluşumunun salt öznel olamayacağını, çünkü bireyin dışında oluşan ön yargılar ile bu kimliğin oluştuğunu göstermiştir. Daha sonra Amerikan filozof Nelson Goodman bu kimlik problemini tümden varoluşçu bir şekilde ele almıştır. Yani Gadamer’in ön yargı üzerinden ele alınan kimlik anlayışını, Strawson’un varoluşçu kimliğiyle birlikte yorumlar. Burada Goodman “görüş” (vision) ve “versiyon” (version) kavramlarını kullanarak yöntemsellik problemine yeniden geri döner. Buradan Goodman’ın ortaya koyduğu şey şudur: “Dünya-oluşturma (worldmaking); temelde, oluşturmanın yeniden oluşturulmasıdır.” Bu cümle aslında birçok konuya dair de yeni bir bakış açısı getirmektedir. Yani varlığa dönük olarak mevcut olan, var olma düşüncesinin aksine; oluşturulan bir varoluşun kimliği düşüncesi. Goodman, Strawson’un kimlik kavramını bireysellikten farklı olarak; bireysellikle inşa edilen varlık olarak düşünür. Yani sabit bir var olan değil de, birey tarafından oluşturulan bir tür kimlik olarak bir var olan. Bu yüzden bu kimliğin oluşturulması bir oluşturma değil yeniden oluşturmadır. Varlığın, bireysellik olarak bireyin dışında kalan alanlarına dair kimliksel her oluşturma aslında zaten var olma olanağını beraberinde taşıyan bir alan içinde gerçekleşmektedir. Bu açıdan bu bireyin dışında kalan alanlar, ne bir evrensellik içinde ele alınabilirler ne de bireyin o alanlara dair kimliksiz bir bakış elde etmesi mümkündür. İşte Goodman’ın görüş ve versiyon kavramları burada devreye girer. Oluşturduğumuz kimlik bir görüştür ve özneldir. Biz, varlığa dair varlıksal bir Dünya-oluşturma’ya yöneldiğimizde diğer kimliklere yani görüşlere sahip olamayız bu yüzden onların bir versiyonunu inşa ederiz. Bu bir anlamda, onların görüşünü bizim görüşümüze göre yeniden oluşturulmasıdır. Burada Goodman’ın Gadamer’den feyz aldığı düşünceleri görebiliriz.

Düşünce alanında gerçekleşen bu bahsettiğimiz gelişmelerden sonra yeniden filmimize geri dönersek, Sokurov’un bu konuya oldukça paralel bir iş ortaya koyduğunu görebiliriz. Siyasetteki güç meselesinin yapısalcılığı üzerinden, Lenin’in ölmek  üzere olan biri olması durumu ile varoluşçuluğun bireyselliğine dönülmesi, tam olarak bu anlattığımız durumla özdeşleşir.

Lenin, ölümüne yaklaştıkça bilincinin gittikçe bulanmasının sonucu olarak siyasi geçmişine dair anılarındaki yöntemselliğini de git gide kaybeder. Bu açıdan Lenin’in oluşturduğu varlıksal kimlik, onun siyasi bakış açısını da değiştirmeye başlar. Örneğin Stalin’in onu ziyarete geldiğinde aralarında geçen konuşmalarda, Lenin’in git gelli düşüncesinin sonucunda oluşturduğu kimliğin; Stalin’in faşist düşüncelerine temel oluşturabilmesi olanağı sayesinde Stalin’in ona destek çıkması, Sokurov’un bu; varlıksal kimlikleri versiyon ve görüş kavramlarıyla ele almasına oldukça benzer. Yani Stalin’in varlıksal kimliğini oluşturan görüş, Lenin’in gittikçe sıra dışı bir hale gelen görüşünü kendince kopyalayarak bir versiyon oluşturmaktadır. Stalin, Lenin’in düşüncelerini temel göstererek kendi düşüncesini geliştirmenin güvencesini arkasına alır. Örneğin Lenin’in Stalin’e sorduğu “Yola bir ağaç devrilse ne yaparsın?” sorusuna verdikleri cevap üzerinden bu versiyon düşüncesi kendini oldukça net bir şekilde gösterir.

Fakat yine de Stalin, hiçbir şekilde Lenin’in; öznel görüşü ile oluşturulan varlıksal kimliğine tam olarak ulaşamaz. Yarattığı şey yalnızca bir versiyondur. Sözün gelimi, filmin finalinde Lenin’in yalnız kalarak öylece düşüncelere dalması sonucunda mimiklerindeki değişmelerden varoluşsal yaklaşımının öznelliğine tanık oluruz. Tıpkı onun o anki durumunda olduğu gibi, kimse o değildir ve onun o anki durumunu o şekilde yaşayamaz. Lenin’in bu, son anlarında varlığa dönük olarak daldığı bu düşünceleri yönetmenin göstermemesi burada oldukça önemlidir. Çünkü Lenin belki geçmiş anılarını hatırladığı için gülümsüyordu belki de varlığa dair yepyeni bir keşif yaptığı için. Bu, onun öznel görüşüyle oluşturduğu varlıksal kimliğinin ulaşılmazlığını net bir şekilde gösterir.

Sokurov, Telets filmiyle yazımızın başında da bahsettiğimiz üzere biyografik bir anlatı geliştirme amacını taşımaz. Bunun yerine tarihsel kimliklerin taşıdıkları politik ve düşünsel yaklaşımları kendi anlatısı için bir zemin olarak kullanır. Böylece filmleri olduğundan çok daha yoğun bir hale gelirler çünkü Lenin’i Lenin olarak yarattığı için, Lenin’e dair tüm görüşleri de filme katmış olur. Böylece Sokurov, -özellikle Telets’de baskın olmak üzere- kimliğin varlıksallığına dair bir bakış açısı getirerek; filmlerindeki varoluşçu düşünceleri Heidegger sonrası gelişmelere dönük olarak bir söyleme dökmeyi başarır.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi