2013 yılında The Guardian aracılığıyla yayınladığı belgeler sebebiyle dünyanın gündemine oturan Edward Joseph Snowden, NSA (Ulusal Güvenlik Teşkilatı) ile ilgili bilgileri paylaştığında 29 yaşındaydı ve Amerika’nın üst düzey teşkilatlarında birçok kilit rolde görev almıştı. Oliver Stone, Amerikan tarihi ile yakından ilgili bir yönetmen olarak Snowden’ın hikayesini elbette ki kaçırmak istememiş. Stone, Hollywood’un kemikleştirdiği kültür endüstrisi ürünlerinin aksine sistemi sorgulayan hatta analiz eden filmleriyle belirli bir kesim tarafından sevilmese de, yönetmenin gerek Platoon ile Vietnam Savaşı’nın psikolojik boyutuna getirdiği yaklaşımla gerekse Natural Born Killers ile başarısını tescillediği söylenebilir. Kariyerinin belirli dönemlerinde gişe kaygısı güttüğü –Any Given Sunday gibi- görülebilse de sistemin dışında duruşu ve anlattığı hikayelerle günümüzde aktif film yapan önemli yönetmenlerden biri. Snowden da aslında tam olarak Oliver Stone’un beyazperdeye yansıtmak istediği meseleleri ona fazlasıyla sunabilen bir hayata sahip.

Lineer bir zamanda izlemediğimiz film, Edward Joseph Snowden’ın hikayesini; bugününü, geçmişini iç içe geçirdiği kurgusuyla izleyicisine aktarıyor. Bu tercih önemli çünkü, Snowden’ın yaşadığı değişim konusunda hem merak unsurunu film boyunca canlı tutmayı başarıyor hem de ülkesini seven bir CIA çalışanının “vatan hainliği” ile sonuçlanan hikayesindeki gelişmeleri daha net anlamamıza olanak sağlıyor.

Snowden, başarılı bir biyografi örneği olarak 11 Eylül sonrası, Amerika’da büyük bir panikle karşılanan terör konusunda önlem adı altında verilen kararların, bireylerin her türlü hakkını ne denli çiğnediği ve özel hayatı ihlal ettiği konusunda çok büyük bir uyarı niteliği taşıyor. Elbette, durumun yalnızca Amerika’nın kendi sınırları içerisinde vuku bulduğu sanrısına kapılmamızı engelleyecek birçok önemli bilgi de film boyunca izleyici ile paylaşıyor. En basit haliyle, bir şekilde izlendiğinizi hep bilseniz de Snowden filmini izleyip onun hikayesine dokunduktan sonra bilgisayarınızın kamerasına herhangi bir şeyle kapatmadan rahat edemeyeceksiniz.

Filmde, Amerika’da bir kahraman mı yoksa vatan haini mi olduğu hala tartışılan Snowden’ı Joseph Gordon-Levitt canlandırıyor. Kariyerinde yer alan birbirinden farklı filmlerle tek tip bir oyuncu olmadığını kanıtlayan Joseph Gordon-Levitt, genel olarak sakin bir yapıya sahip Snowden’ı gözlerine yansıyan zekasına dek başarılı bir biçimde canlandırmış. Hatta Snowden’ın konuşmalarının bazı noktalarında daha derinden ve tok gelen sesini dahi oyunculuğuna yedirerek inandırıcı bir Snowden portresi oluşturmuş.

2015 yılında Citizenfour belgeseliyle, Snowden’ın The Guardian’a sunduklarına ve bu paylaşımları yaparkenki motivasyonuna ayrıntılarıyla tanık olmuştuk ancak Snowden filminin ne ölçüde kurguya kaçmış olabileceği sorusu bir kenara bırakıldığında, bu kez Citizenfour’da bütün ifşanın gerçekleştiği o otel odasından çıkıp Snowden’ın özel hayatını, onu bu paylaşımı yapmaya iten sebepleri inceleme fırsatı buluyoruz.

Snowden: Gözetleme Bir Kontrol Değil Midir ?

Snowden 2013 yılında bir çok dökümanı gözler önüne serdi ve bu durum tarihteki en büyük bilgi sızıntısı olarak nitelendirildi. Snowden’ın sızdırdığı bu bilgiler kabaca şuna işaret ediyordu: Hükümet, yaptığınız her şeyi izliyor! Kullandığımız kredi kartları, telefon, sosyal medya hesaplarımız, e-mail hesaplarımız, bilgisayarlarımız ve kameraları hükümet ihtiyaç duyduğu anda hayatımız hakkında bizimle ilgili her türlü bilgiyi sunuyor. Snowden bu durumla yüzleştikçe, NSA içerisindeki keyfi uygulamaları gördükçe ülkesine hizmet etmek gibi naif hislerle atıldığı görevini sorgulamaya başlamıştı. Bu sorgulama git gide onu içinden çıkılmaz bir duruma çekti ve en sonunda Snowden, vatan haini ilan edilmeyi ve ağır hapis cezalarını göze alarak içeriden sızdırdığı, bu durumu açıklayan tüm bilgiyi The Guardian’dan Glenn Greenwald ve Laura Poitras ile paylaşmaya karar verdi. Sonuç olarak durum beklenildiği gibi gerçekleşti. Snowden geniş çevrelerce vatan haini ilan edilirken Amerika’nın zamanında yapılmadığını iddia ettiği bu takip sistemi, bu kez varlığı kabul edilse de teröre karşı önlem adı altında ana akım medya tarafından doğrulanmaya devam etti.

Althusser’in devletin ideolojik aygıtları kapsamında yer alan medya, din, aile ve eğitim kurumlarının uygulamaları göz önünde bulundurulduğunda, Amerika özelinde konuşmak gerekirse, 11 Eylül sonrası yayılan büyük bir terör korkusunun var olduğunu söylemek mümkün. Bu elbette başlangıçta organik bir korkuyken devletin bu ideolojik aygıtlarının yaptığı propaganda sebebiyle kronik bir fobiye dönüşmeye başladı. Bu yoğun korku sebebiyle, hükümetlerin akıl almaz uygulamaları da kendilerine kılıf bulmuş oldu. Snowden’ın açıklamalarında dikkat çektiği en önemli nokta belki de, Amerika’nın bu programları yalnızca iddia ettiği gibi terör faaliyetlerini tespit etmek için kullanmıyor oluşu. Snowden, terörün sadece yolu açan bir sebep olduğunu, bu gözetlemenin arkasında uluslararası bir ekonomik kontrolün yer aldığını belirtiyor. Dolayısıyla, terör korkuyu doğururken, korku gözetlemeyi mümkün kılıyor ve bu gözetleme bizi Foucault’nun hapishanesine kapatırken kontrol edilmemize sebebiyet veriyor.

Snowden, Craig Armstrong’un müziklerinin yer aldığı, başarılı kurgusu ve neredeyse boşluk bırakmayan hikayesiyle, dönemimizde dünya çapında tarihi bir olaya tanıklık etmemizi sağlayan Edward J. Snowden’ı kahraman ilan etmekten ve sistemi eleştirmekten çekinmeyen yapısıyla izlenmesi gereken bir yapım olarak değerlendirilebilir.

 

2013 yılında The Guardian aracılığıyla yayınladığı belgeler sebebiyle dünyanın gündemine oturan Edward Joseph Snowden, NSA (Ulusal Güvenlik Teşkilatı) ile ilgili bilgileri paylaştığında 29 yaşındaydı ve Amerika’nın üst düzey teşkilatlarında birçok kilit rolde görev almıştı. Oliver Stone, Amerikan tarihi ile yakından ilgili bir yönetmen olarak Snowden’ın hikayesini elbette ki kaçırmak istememiş. Stone, Hollywood’un kemikleştirdiği kültür endüstrisi ürünlerinin aksine sistemi sorgulayan hatta analiz eden filmleriyle belirli bir kesim tarafından sevilmese de, yönetmenin gerek Platoon ile Vietnam Savaşı’nın psikolojik boyutuna getirdiği yaklaşımla gerekse Natural Born Killers ile başarısını tescillediği söylenebilir. Kariyerinin belirli dönemlerinde gişe kaygısı güttüğü –Any Given Sunday gibi- görülebilse de sistemin dışında duruşu ve anlattığı hikayelerle günümüzde aktif film yapan önemli yönetmenlerden biri. Snowden da aslında tam olarak Oliver Stone’un beyazperdeye yansıtmak istediği meseleleri ona fazlasıyla sunabilen bir hayata sahip. Lineer bir zamanda izlemediğimiz film, Edward Joseph Snowden’ın hikayesini; bugününü, geçmişini iç içe geçirdiği kurgusuyla izleyicisine aktarıyor. Bu tercih önemli çünkü, Snowden’ın yaşadığı değişim konusunda hem merak unsurunu film boyunca canlı tutmayı başarıyor hem de ülkesini seven bir CIA çalışanının “vatan hainliği” ile sonuçlanan hikayesindeki gelişmeleri daha net anlamamıza olanak sağlıyor. Snowden, başarılı bir biyografi örneği olarak 11 Eylül sonrası, Amerika’da büyük bir panikle karşılanan terör konusunda önlem adı altında verilen kararların, bireylerin her türlü hakkını ne denli çiğnediği ve özel hayatı ihlal ettiği konusunda çok büyük bir uyarı niteliği taşıyor. Elbette, durumun yalnızca Amerika’nın kendi sınırları içerisinde vuku bulduğu sanrısına kapılmamızı engelleyecek birçok önemli bilgi de film boyunca izleyici ile paylaşıyor. En basit haliyle, bir şekilde izlendiğinizi hep bilseniz de Snowden filmini izleyip onun hikayesine dokunduktan sonra bilgisayarınızın kamerasına herhangi bir şeyle kapatmadan rahat edemeyeceksiniz. Filmde, Amerika’da bir kahraman mı yoksa vatan haini mi olduğu hala tartışılan Snowden’ı Joseph Gordon-Levitt canlandırıyor. Kariyerinde yer alan birbirinden farklı filmlerle tek tip bir oyuncu olmadığını kanıtlayan Joseph Gordon-Levitt, genel olarak sakin bir yapıya sahip Snowden’ı gözlerine yansıyan zekasına dek başarılı bir biçimde canlandırmış. Hatta Snowden’ın konuşmalarının bazı noktalarında daha derinden ve tok gelen sesini dahi oyunculuğuna yedirerek inandırıcı bir Snowden portresi oluşturmuş. 2015 yılında Citizenfour belgeseliyle, Snowden’ın The Guardian’a sunduklarına ve bu paylaşımları yaparkenki motivasyonuna ayrıntılarıyla tanık olmuştuk ancak Snowden filminin ne ölçüde kurguya kaçmış olabileceği sorusu bir kenara bırakıldığında, bu kez Citizenfour’da bütün ifşanın gerçekleştiği o otel odasından çıkıp Snowden’ın özel hayatını, onu bu paylaşımı yapmaya iten sebepleri inceleme fırsatı buluyoruz. Snowden: Gözetleme Bir Kontrol Değil Midir ? Snowden 2013 yılında bir çok dökümanı gözler önüne serdi ve bu durum tarihteki en büyük bilgi sızıntısı olarak nitelendirildi. Snowden’ın sızdırdığı bu bilgiler kabaca şuna işaret ediyordu: Hükümet, yaptığınız her şeyi izliyor! Kullandığımız kredi kartları, telefon, sosyal medya hesaplarımız, e-mail hesaplarımız, bilgisayarlarımız ve kameraları hükümet ihtiyaç duyduğu anda hayatımız hakkında bizimle ilgili her türlü bilgiyi sunuyor. Snowden bu durumla yüzleştikçe, NSA içerisindeki keyfi uygulamaları gördükçe ülkesine hizmet etmek gibi naif hislerle atıldığı görevini sorgulamaya başlamıştı. Bu sorgulama git gide onu içinden çıkılmaz bir duruma çekti ve en sonunda Snowden, vatan haini ilan edilmeyi ve ağır hapis cezalarını göze alarak içeriden sızdırdığı, bu durumu açıklayan tüm bilgiyi The Guardian’dan Glenn Greenwald ve Laura Poitras ile…

Yazar Puanı

puan - 75%

75%

Snowden, Craig Armstrong’un müziklerinin yer aldığı, başarılı kurgusu ve neredeyse boşluk bırakmayan hikayesiyle, dönemimizde dünya çapında tarihi bir olaya tanıklık etmemizi sağlayan Edward J. Snowden’ı kahraman ilan etmekten ve sistemi eleştirmekten çekinmeyen yapısıyla izlenmesi gereken bir yapım

Kullanıcı Puanları: 4.75 ( 3 votes)
75
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi