Woody Allen’ın ilk komedi filmlerinden biri olan Sleeper, New Jersey’li sıradan bir adamın başından geçenleri anlatır. Miles Monroe (Woody Allen) 1973’te ülser ameliyatı için gittiği hastanede ters giden semptomlar nedeniyle dondurulur. Ve 200 yıl kadar öylece unutulur. Uyandığında yani 2173 yılında Amerika bir diktatörün yönetimindeki polis devletine dönüşmüştür. Monroe’yu uyandıran bilim adamları ise bu polis devletine direnen Direniş Örgütü’nün üyeleridir. Keşfettikleri bu denek onlar için yepyeni bir umuttur çünkü devletin kayıtlarında yoktur. Onun varlığı devrimi gerçekleştirmek için yıllardır beklenen bir fırsattır. Monroe yardım ederse Aires Projesi yok olacaktır. Devlet bu planı öğrenir ve bilim adamlarını tutuklar ancak Monroe robot kılığında kaçarak Schlosser’ın (Diane Keaton) evinde saklanır. Schlosser gerçeği anladığında Monroe’yu polise ihbar eder. Polisin onu da öldürmek istemesiyle Schlosser da Örgüt’e katılır. Bu sırada Monroe yakalanmış, beyni yıkanıp topluma kazandırılmıştır. Schlosser ve direnişçiler onu bu durumdan kurtararak devrimi başlatır.

Düşünmeyen, sorgulamayan ve hatta itaat eden insanlar devletin daima var olabilmesi için gereklidir. Allen, diğer filmlerinde olduğu gibi bu filmiyle de sinema aracılığıyla toplumsal düzendeki bozukluklara, uyuşturulmuş beyinlere, devletin insanlar üzerindeki etkisine dikkat çekmek istemiştir. Oscar’a aday dahi olamasa da Amerika Bilimkurgu ve Fantezi Yazarları Derneği’nden (SFWA) Nebula Ödülleri’ni, Hugo Ödülleri’nden En İyi Dramatik Sunum Ödülü’nü almıştır. 2000 yılında Total Film okurları tarafından Tüm Zamanların En İyi Otuzuncu Komedi Filmi ve yine aynı yıl Amerika Film Derneği tarafından 100 Yıl 100 Kahkaha Listesi’nde En İyi Sekseninci Film seçilmiştir. Aldığı ödüllerden nasıl bir bilimkurgu komedisi olduğunu tahmin edersiniz… Benim fikrime gelince; tercih ederseniz gülerken düşündüren, düşündürürken güldüren bir Allen filmi izleyeceksiniz.

Film bir bilimkurgu için oldukça ucuza, 3 Milyon Dolardan daha az bir paraya mâl olmuş. Maliyetine ve filme bakınca Allen’ın hikâyenin teknik kısmından çok zihindeki etkisine ağırlık verdiğini söyleyebilirim. Eleştirilerini sisteme yönelttiği için örneğin, deneğin dondurulurken alüminyum folyoya sarılmasını göz ardı ediyorsunuz. Çünkü Allen’ın filmde asıl görmemizi istediği; kapitalist rejime ve komünist sisteme dair eleştirileri…

Woody Allen
Yeni sistemde insanlar robotlardan bile daha az düşünme yetisine sahip, zekâ seviyesi düşük, yüzeysel canlılar olmuştur. Her şey değişmiş; sigara, alkol, kırmızı et ve şeker gibi bir dönemin ‘sağlığa zararlı’ gıdaları yenidünyada insanların özellikle tüketmesi gereken yiyecekleri hâline gelmiştir. Üniversiteler yeniden şekillenmiş ve okullarda alakasız dersler verilmeye başlanmıştır. Sadece iki şey değişmemiştir: din ve siyaset hiçbir şekilde popülerliğini kaybetmemiştir. Allen, bu iki kavramla insan beyninin nasıl kontrol altına alındığını şu iki sekansla dile getiriyor:

Siyaset plânı; Allen, tüm savaşların, yok oluşların sebebi olarak siyaseti gösteriyor. Bu duruma tepkisini de imgeleştirerek aktarıyor. Monroe ile Schlosser’ın uçurumdan Alman markası bir arabayı dereye atmasıyla Hitler diktatörlüğünün devrilmesini; bu arabanın ters dönmesiyle de Yahudi düşmanlığının sona ermesini imgeliyor. Bu sekansa “Diktatörlerin sonu budur!” mesajı hâkim olsa da; finalde diktatörlük devrildikten sonra Monroe, yeni gelecek olan liderin, kim olursa olsun, bir diktatöre dönüşeceği fikrinde olduğunu diyaloglarıyla açığa çıkarıyor.

Din plânı; Arabayı uçurumdan atmak üzereyken Tanrı üzerine konuşurlarken Schlosser, yukarıda birinin insanı izlediğine inandığını söyleyince Monroe o izleyenin “devlet” olduğunu imâ eder. Allen, din ve siyasetin insanların afyonu olduğu, onları aptallaştırdığı görüşündedir. Diktatörün ve polis devletinin gücü bu iki kavramdan gelmektedir ve insanoğlunun zayıf halkalarıdır bu kavramlar.

Son olarak; filmde Woody Allen’a eşlik eden isim, adını The Godfather-1972 ile geniş kitlelere duyuran Diane Keaton’dır. Ama Keaton’ın kariyerini şekillendiren isim Woody Allen’dır desem yeridir. Çünkü Allen’ın yönettiği ve başrolünü onunla paylaştığı filmler (Annie Hall-1977, Manhattan-1979 gibi) kariyerinin en önemli filmleridir. Allen’ın ve eleştiri oklarının daha önplânda olduğu bu filmde de Keaton, ona verilen görevi başarıyla yerine getirmiştir.

Keyifli Seyirler…

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi