Bugün, sinema tutkunu olan ya da sinemaya ilgi duyan 7’den 70’e herkesin bir şekilde izlediği veya en azından hikayesi hakkında bir şeyler bildiği bir film varsa o da sinema tarihinin en uzun serilerinden biri olan James Bond’dur. Birçok farklı yönetmenin kendi bakış açısından sunduğu, türlü tartışmaları birlikte getiren birçok aktörün hayat verdiği James Bond, 50. yılında bir kez daha beyazperdedeki yerini aldı.

James Bond efsanesi için bu kez yönetmen koltuğuna Sam Mendes oturuyor. Amerikan Güzeli (American Beauty) filminden hatırladığımız başarılı yönetmenin usta dokunuşları, Daniel Craig’in bir basamak yukarı çıkarttığı seriyi birkaç basamak daha yukarı çıkartmış. Özellikle filmin en iddialı olduğu sahnelerinden biri olan açılış sahnesinin İstanbul’da geçiyor olması ülke gündemimizi de uzunca bir süre meşgul etmişti. Sam Mendes’in ülkemizde geçen ve bir hayli gösterişli olan bir açılış sekansı ile başlamak istemesini de gayet normal karşıladım ve bunun da hakkını verdiğini düşünüyorum. Ancak, bir süper kahramana bürünen James Bond’un tüm bu performansına karşın filmin genel temposu açılış sahnesinin çok altında seyrediyor.

James-Bond-Craig-İstanbul

Skyfall adıyla gösterime giren film, Avrupa’yı ve tabii ki özellikle İngiltere’yi tehdit eden bir terör örgütünün en önemli adamlarından birini yakalamak üzere İstanbul’a gelen 007’nin, yaralanıp gücünü kaybetmesiyle başlıyor. James Bond’un eski gücünden uzak olmasına rağmen bu zamana kadar ki en güçlü düşmanlarından birine karşı savaşacak olması ise filmin son zamanlarda klasikleşen Hollywood oyunlarından bir tanesi.

Kapalıçarşı’da çekilen sahneleri ve ülkemizin tarihi eserlerine zarar geldi mi? sorusu ülkemizin haber bültenlerinde başı çekince filmin ülkemizde yarattığı ve yaratacağı etki de ister istemez arttı. Filmin genel başarısı açısından bu beklentiyi karşıladığı kesin. Peki, ülkemizin tanıtımı açısından beklentileri karşılıyor mu? Dünyada milyonlarca kişi tarafından izlenecek Skyfall tabii ki ülkemiz açısından klasik bir orta doğu ülkesi imajı çiziyor. Filmin Türkiye’deki sahnelerinin İstanbul’un Eminönü semti civarında geçiyor olması bunun en önemli sebeplerinden biri olarak görünse de her filmde bu tarz yerlerden oluşan bir şehir görüntüsü vermek artık can sıkıcı olmaya başladı. Açıkçası henüz ilk sahnede İstanbul gibi tarihi güzelliklerle dolu “medeniyet dışı” bir şehirde Audi marka araçların takip ediliyor olması ülkemizde geçen sahnelerde ilk kez eski model arabalar kullanılmayacak galiba diye hissettirirken bir anda karşımıza yine Murat 131’ler ve patlayan Kartal marka arabalar çıkıveriyor. Oysa Bond Şangay’a veya Londra’ya geçince sokaklarda tek bir çöp dahi göremeyeceğiniz medeniyet seviyesi yüksek yerlere gelmiş imajı çiziliyor. Bunda filmin yönetmeni Sam Mendes’i de çok fazla suçlamamak gerekiyor çünkü İstanbul’da film çekmekteki amacı bu tarz sahneler ve bu tarz görüntüler vermek olsa gerek.

Javier Bardem

Daniel Craig’in ilk kez James Bond’u canlandırdığı 2006 yılı, birçok tartışmayı da beraberinde getirmişti. Sarışın, mavi gözlü aktör başarılı bir Bond aktörü olacak mı diye sorula dursun Daniel Craig çoktan en sevilen James Bond karakterleri arasındaki yerini almıştı bile. Ancak, bu kez gözler James Bond’da değil kahramanımızın düşmanı rolündeki Javier Bardem’e odaklanıyor. Bugüne kadar izlediğimiz tüm Bardem performansları bir yana bu performans ayrı bir yana konulacak gibi duruyor. Belki biraz iddialı olacak ama Heath Ledger ile hatırladığımız Joker performansına rakip olacak cinsten bir performans gösteriyor Bardem.

*Yazının buradan sonrası ara ara hem Skyfall hem de The Dark Knight Rises filmleri için sürpriz bozan cümleler içerebilir.

The Dark Knight “Skyfall”

İstanbul’da geçen açılış sekansının bir hayli iddialı olduğuna yazının başında değinmiştim. Henüz bu sahnede içimden “Ne kadar başarılı bir sahne, Kara Şövalye Yükseliyor (The Dark Knight Rises)’un uçakta başlayan ilk sahnesi kadar başarılı ve benzer” diye düşündüm. İlk bakışta yalnızca iki film arasında çağırışım yaptıran sahne meğer Kara Şövalye Yükseliyor filmiyle olan benzerliklerin yalnızca başlangıcıymış. Birçok benzerliği filmin heyecanını kaçırmak adına yazamayacak olsam da öne çıkan benzerlikleri kısaca özetlemek gerekirse; iki filmde de kahramanlarımız eski güçlerini kaybetmiş olarak bu zamana kadar ki en güçlü düşmanlarının karşısına güçsüz bir şekilde çıkmaya hazırlanıyorlar. Her iki kahramanımız da filmin henüz başında en yakınlarındaki kişilerce bu işi bırakmaları konusunda uyarılıyorlar. Kötü karakterlerin birbirlerine olan benzerlikleri ise daha dikkat çekici. Hem Batman’in düşmanı olan Bane hem de Bond’un düşmanı Silva, zamanında kahramanlarımızın hocaları tarafından yetiştirilmiş. Üstelik hem Bane hem de Silva intikamlarını halka açık kalabalık mekanlarda yaptıkları terör saldırılarıyla alıyorlar. Ve gelelim, tüm bu anlattıklarımın yanında yalnızca klasik bir Amerikan deyimi gibi gözükse de iki film arasındaki bana göre en büyük benzerliğe. İki filmde de kahramanlarımız ve düşmanlarının arasındaki savaşın başlangıcı “Fırtına yaklaşıyor” (A storm is coming) cümlesiyle tanımlanıyor. Bir iki küçük benzerlik olsa bunu iki filmin ortak başarısı olarak tanımlayacağım, ancak böylesine önemli benzerlikler görünce bana tüm bunlar çok da samimi gelmedi maalesef.

Craig-Skyfall

Açıkçası birçok kez belirttiğim gibi Javier Bardem’in olağanüstü performansı ve Sam Mendes’in kalitesini hissettiren film son dakikaya kadar bol aksiyon ve sıkılmadan izleyeceğimiz bir süre vaat ediyor. Bahsettiğim olumsuz yanlarına rağmen birçok açıdan başarılı bulduğum ve uzun süresine rağmen sıkmadığını düşündüğüm filmi izlemek için illa ki bir bahaneye ihtiyacınız varsa veya genelde James Bond filmlerine uzak duruyorsanız en azından Bardem’in muhteşem oyunculuğunu görmek için izleyebilirsiniz.

İyi Seyirler…

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi