Yaşamın bize sunduğu seçenekler arasında herhangi bir seçim yapma sürecine girdiğimiz anlarda üzerimizde oluşan “baskı”yı tarif etmek güçtür. Bu baskının peşi sıra gelişen olaylar ise bireyi gerçeklikten uzaklaştırarak onu adeta ters köşeye yatıran bir atmosfere dönüştürür. İşte realizmden uzaklaştığımız bu anlarda ‘yeni yaşam’ arkamızda bıraktığımızı sandığımız ‘eski yaşam’ın kalıntılarıyla aynı sofraya oturduğumuzda ise burun buruna geleceğimiz ‘hezimet’ kaçınılmazdır. Bizlere yıllardır anlatılan o masalın mutlu sonuna ulaştığımızda ise komedinin kırmızıya çalınmış ellerinde lime lime edilmiş halde buluruz kendimizi. Pedro Almodovar’ın başyapıtlarından biri sayılan “mujeres al borde de un ataque de nervios” diğer adıyla “sinir krizi eşiğindeki kadınlar” yukarıdaki cümleleri ete kemiğe büründüren bir kara mizah örneğidir. Hikaye Madrid’de geçmektedir. Bir apartman dairesinde hayatları kesişen dört kadının yaşamları birbirlerine zincirleme isim tamlaması misali bağlılığı zaman zaman çoğu izleyicinin de içerisinde bulunduğu renkli karelere ev sahipliği yapar. Pepa Marcos (Carmen Maura) adlı orta yaşlı bir kadının sevdiği adama ulaşma hayallerinin onun ruhunda yaratacağı enkaza adım adım yaklaşması, ardından da bunu kendi gerçekliği içinde bir yere oturtma çabası, dış dünyayla kendi dünyası arasında derin bir uçurumun oluşmasına sebebiyet veriyor. Renkli özellikler sergileyen karakterin içindeki ‘umutsuzluk’ ile burun buruna gelmesi ise onu istediği sonuca ulaştıracakken, bir yandan da yok oluşun sınırlarına dayanmasına neden oluyor. Bir süre sonra bu ruh halinden tamamen sıyrılan Pepa, esasında biz izleyicilere elinde ‘sinir krizi eşiğinde’ olmadığını gösteren bir takdir belgesini sunuyor. 

Sinir Krizinin Eşiğindeki Kadınlar - Filmloverss 2

Almodovar, bu yapımda hemen hemen her yapımında da kullandığı nevrotik, tepesi atmış kadınlar figürünü sunmaktan kaçınmıyor. Yönetmen hiç kuşkusuz bu yapımın yol haritasını çıkarırken ‘ahlaki ikilemler’ ve ‘histerik’ unsurlardan bolca yararlanmış. Eklemekte fayda vardır ki Almodovar’ın çoğu ince eleyip, sık dokuduğu yapımlarında da olduğu gibi bu ürününde de ‘güzelliğin göreceliği’ne hitaben izleyicilere bir selam vermekte. Pepa’nın İvan’a ulaşma isteğiyle, hedefe odaklanan motivasyonu arasındaki çalışma, çevresel faktörlerin ( İvan’ın karısı, oğlu ve oğlunun sevgilisi, çat kapı gelen dostu ve belki de sürekli karşılaştığı taksici) de etkisiyle kaçınılmaz bir travmaya doğru yol alıyor. Sahip olduğu eşyaları hırpalıyor, içindeki siniri, tüm yaşanmışlıkların öfkesini adeta dışarı kusuyor. Bu, orta yaşlı kadının benliğini ve bedenini yaşama arzusu kırıntılarından beslenen gerçeklikten koparıyor. O güne kadar yaşadığı ‘açlık’ı giderebilmesi için yapması gerekenlerin yanında birde karnındaki ‘bebek’ söz konusu. Bu, onu ‘eski yaşam’dan ‘yeni yaşam’a doğru olan yolculuğunun en büyük simgelerinden biridir.

Bu filmi; Pepa’nın gittiği yolu ve ulaştığı sonucu görünce ‘bir nevrotik kadının güncesi’ olarak okumak da mümkün. Kadınların, erkekleriyle olan ilişkilerine karşı kara mizahla yaklaşım ve buna mükemmel paralellikler kurarak gerçekleştiren yönetmen, bizzat kendi yazdığı kusursuz metnin de yardımıyla Pepa’nın serüvenini neredeyse bir tiyatro platformuna yakın bir mertebeye oturtmayı başarıyor. Bu çabasında klasik anlatı unsurlarından beslenmediği su götürmez. Aksine ana karakterlerin dünyasını olduğundan daha derinlere inerek hikayenin ‘irkilti’ boyutunu tetikleyen bir biçem ortaya koyuyor. Dolayısıyla biz izleyicilerin ilgisini masalın trajik boyutuna yöneltiyor, akabinde ise bizlere kerevete çıkma şansı tanıyor. Filmin son sahnesinde Pepa’nın altına girdiği yükün ağırlığından kurtulmuş olmanın huzurunu görüyoruz yüzünde. Bu ‘yeniden doğuş’ anı, bize de huzur veriyor nihayetinde. 

(Bu yazı konuk yazarımız Burcu Tohum tarafından yazılmıştır.)

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi