Önceki Sayfa1 / 2Sonraki Sayfa

Yazarın Notu: Bu dosyayı hazırlamadan önce ve sonrasında da hissettiğim bir duyguyu paylaşmak isterim: “Kadın yönetmen” tabirinin neden olduğu çirkin bir hissiyat. Bir oyuncunun neden kadın ya da erkek olarak ayrıma tabii tutulduğunun tuhaf gelmesi gibi yönetmenlerin cinsiyetlerine göre ayrılması da bana, o derece tuhaf geliyor. (Kadın ve erkek oyuncuların oyunculuk metotlarının ayrılığı vurgulanacaksa eğer, aynı ayrımın yaşlı ve genç oyuncular arasında yapılması gerekmez mi?) Bu durumun oluşmasındaki neden bana kalırsa kadınların sinema sektörü içerisinde yıllar boyunca karşı karşıya kaldıkları ayrımcılık. Evet, yönetmenlik yapan kadın sayısı sinema tarihi boyunca hiç de az değil ama erkeklerle karşılaştırdığımız zaman fark hiç şüphesiz ortaya çıkıyor. Cinsiyeti erkek olan bir yönetmenin hiç “erkek yönetmen” olarak anıldığını hatrlayan var mı?

Bu dosya sinema tarihine yön veren, ilklere imza atan; buna karşın erkek meslektaşlarının aksine kendilerinden çok da söz edilmeyen kadınlara adanmıştır.

Alice Guy – Blaché (1873-1968)

Bilinen ilk kadın yönetmen olarak kabul edilen Alice Guy Blaché aynı zamanda anlatı sinemasının öncülerindedir. 1896-1920 yılları arasında kısa filmler dahil 1000’den fazla film üretmiş (bunun 350 kadarı günümüze gelmiştir), ayrıca kendi film stdüyosunu kuran ilk kadın olmuştur. Son filmini 1920’de çeken Guy-Blaché, bu dönemde İspanyol gribine yakalanmasına karşın hayata tutunmayı başarır. Kocası Herbert Blaché’tan ayrılması ve stüdyonun borçlarından dolayı kapanması sonucu film çekmeyi bırakır. 1930 yılında Leon Gaumont, Guy-Blaché’ın stüdyosunun çalışmalarını 1907’ye dayandırarak önceki eserlerini yok sayar. Yönetmenin tüm itirazlarına karşın bu yanlış bilgi düzeltilmemiştir. Otuz yıl boyunca sinema üzerine ders vermeye ve senaryoları kitaplaştırmaya yönelen Guy-Blaché, 1953 yılında Fransız hükümeti tarafından Şeref Madalyası ile onurlandırılır. Hayatının son dönemlerini New Jersey’de geçiren yönetmen, hayata gözlerini burada yumar.

Sözü: Gençliğim, tecrübe eksikliğim, cinsiyetim; hepsi bana karşı işbirliği yaptılar.

Mutlaka izlenmeli: La Fée aux Choux (1896)

Dorothy Arzner (1897-1969)

Hollywood stüdyo sisteminin “Altın Çağ”ında bilinen tek kadın yönetmen olarak ön plana çıkan Dorothy Arzner’ın sinemaya girişi de ilginçtir. Birinci Dünya Savaşı esnasında kadınların hiçbir birlikte yer almamalarına karşın ambulans şoförlüğü yapan Arzner, önceleri tıpla ilgilense de yavaş yavaş sinemanın büyüsüne kapılır. Stenograf olarak girdiği Paramount stüdyolarında sırasıyla senaryo yazarlığı ve kurguculuğun ardından altı ay gibi kısa bir sürede kendi filmlerini yönetmeye başlar. Arzner, sinemanın sessizden sesliye geçtiği bir dönemde iki alanda da eserler vermekle kalmaz; 1928’de yönettiği Manhattan Cocktail ile konuşmalı (talkie) film yöneten ilk kadın yönetmen olur. Çektiği 3 sessiz ve 14 sesli filmle Amerika Yönetmenler Birliği’ne giren ilk kadın unvanını elde eder.

Bir lezbiyen olan Arzner, filmlerinde cinsiyetlere olan yaklaşımıyla çok tartışılır. Amerikan Film endüstrisine katı kurallar getiren Hayes Code dönemi öncesinde çektiği The Wild Party ile sonrasında yönettiği Christopher Strong ve Craig’s Wife gibi filmlerde güçlü ve geliştirilmiş kadın karakterlere yer verir; hayatın belirsizlikleri üzerine psikolojik yönü ön planda olan anlatıları kullanır. Bu çabalarına karşın Arzner’ın çalışmaları ancak 1960’lı yıllarda yükselişe geçen feminist hareket ile dikkate alınmaya başlanmıştır.

Sözü: Ne zaman çalışmak için stüdyoya gitsem, gururumu alırım ve onu küçük bir top haline getirip pencereden dışarı fırlatırım.

Mutlaka izlenmeli: Christopher Strong (1933)

Leni Riefenstahl (1902-2003)

Christened Helene Bertha Amalie ya da kısaca Leni Riefenstahl, sinema tarihinin en tartışmalı figürlerinden biridir. 1902’de Almanya’da doğan Riefenstahl; küçük yaşta sanata, atletizme ve dansa yönelir. Sahnede dans ettiğinde nasıl görüneceğine yönelik merakı bir anda sinema dünyasına girmesiyle sonuçlanır. Aktris olarak başladığı kariyerinin dönüm noktası 1932 tarihli Das Blaue Licht filmi olur. Yapımcılığını, yönetmenliğini, senaristliğini ve başrolünü üstlendiği bu filmde Béla Balázs ve Carl Mayer ile çalışan Riefenstahl, romantik ve mistik özellikler taşıyan bu filmle o dönem yükselişe geçen Nasyonal Sosyalistler’in dikkatini çeker. İradenin Zaferi (Triumph des Willens) ve Olympia gibi Nazilerin propaganda filmlerinde müthiş bir yetkinlik gösteren yönetmen, 2. Dünya Savaşı sonrası faşist rejime destek verdiği yönünde çokça suçlanmıştır. (Das Blau Licht filminin künyesinden Yahudi olan Balázs ve Mayer’in adını çıkarttığı söylenir) Savaş sonrası sinemaya dönme çabaları sonuçsuz kalan yönetmen, sadece iki filme imza atabilmiş olsa da görsellik yaratmadaki yetkinliği ile hala sinemacılara ilham kaynağı olmaya devam etmektedir.

Sözü:  Sadece gerçekleri, oldukları gibi filme aldım. Fazlasını değil.

Mutlaka izlenmeli: Das blaue Licht (1932)

Ida Lupino (1918-1995)

1918 yılında İngiltere’de doğan Ida Lupino, 1933 yılında geldiği ailesiyle geldiği ABD’de oyunculuk dünyasına giriş yapar. 1940’lı yıllarda Humphrey Bogart, Edward G. Robinson gibi ünlü aktörlerle aynı filmlerde yer alan oyuncunun kariyerindeki dönüm noktası 1947’de gerçekleşir. Çok sayıda aktrisin ortaya çıkması, özellikle kadınlar için sektör içerisinde kalmayı zorlaştırır ve Lupino da, Warner Bros’tan ayrılarak bağımsız bir oyuncu haline gelir. Zamanla kamera arkasına daha fazla ilgili duymaya başlar ve senaryosunu yazdığı Not Wanted (1949) filminin yönetmeni Elmer Clifton’ın kalp krizi geçirmesi nedeniyle kendisini yönetmen koltuğunda bulur. Bu tarihten sonra sadece altı filme imza atsa da Ida Lupino, sinemadaki kadın yönetmenler açısından öncü isimlerden biri haline gelecektir.

Öncülük konusunda Lupino’yu öne çıkaran nokta; kadınların sinema sektöründe yer almasının iyice zorlaştığı ve sektördeki seksizmin zirve yaptığı 1950’li yıllarda, kendi sinema dilini oluşturmayı başarmasıdır. Lupino filmlerinde kadınlara cesur roller biçmekle ya da büyük kısmı kadınlardan oluşan oyuncu kadrolarıyla çalışmakla kalmamış, The Hitch-Hiker filminde olduğu gibi kara film estetiğini ve erkek dünyasını da başarıyla sinemasına yedirmiştir. Kariyerinin büyük kısmını televizyon projelerinde çalışarak geçiren Lupino’nun en önemli mirası, kadınların sinema dünyasında bağımsız olarak çalışabilmesidir.

Sözü: Daha fazla kadının yönetmen ve prodüktör olarak çalıştığını görmekten çok memnunum. Güçlü bir aktris ya da yazar değilseniz, bunu gerçekleştirmeniz çok zor.

Mutlaka izlenmeli: The Hitch-Hiker (1953)

Agnès Varda (1928- )

Sinemasının temellerini güçlü bir resim sevgisiyle kuran Fransız yönetmen Agnès Varda, yaratıcı anlatısını özellikle Van Gogh, Breton gibi ressamlardan esinlenerek süslemiştir. Bu yöndeki çabasını “Resim sevgimi mümkün olduğunca çok ifade etmek istiyorum” diyerek açıklayan Varda, Fransız Yeni Dalgası’nın öncülerinden biri olmuştur.

Sanat tarihi okuduktan sonra fotoğrafçılığa yönelen Varda, sinemayla da ilgilenmeye başlar. İlk dönem Fransız Yeni Dalga akımı içerisinde görülse de sonradan Alain Resnais, Chris Marker, Jean Cayrol, Marguerite Duras gibi yönetmenlerle Rive Gauche (Left Bank) hareketi içerisine konumlandırılan Varda, sol politikalara yakın duran ve edebiyattaki yeni roman akımını görselleştiren bu grupta önemli filmlere imza atar. İlk eseri La Pointe-Courte ile daha ilk filmiyle bir başyapıt sunan yönetmen, Cléo de 5 à 7 ile Altın Palmiye’ye aday gösterilir. Yönetmenliğinin son yıllarını belgesel filmler çekerek geçirmeye devam eden Varda, özellikle yerel halkın sorunlarını perdeye yansıtırken gerçeküstücü yaklaşımını da bir kenara bırakmaz.

Sözü: Beni Yeni Dalga’nın öncüsü olarak anmaya başladıklarında henüz 30 yaşındaydım. Çok az film izlemiştim ama bana hem naiflik hem de yaptığım şeyi yapmam konusunda cesaret kazandırdılar.

Mutlaka izlenmeli: Cléo de 5 à 7 (1962)

Vera Chytilová (1929-2014)

Çeklerin efsane sinema okulu FAMU mezunlarından olan Chytilová; Jiri Menzel, Milos Forman, Jan Nemec ve Ivan Passer gibi sonradan usta olarak anılacak yönetmenlerle birlikte eğitim alır. 1962’de mezun olarak film çalışmalarına başlar. 1966’da görüntü yönetmenliğini eşi Jaroslav Kučera’nın üstlendiği Sedmikrásky (Papatyalar ya da Küçük Papatyalar olarak bilinir) filmiyle uluslararası üne kavuşur. Hayatı keşfetmeye çalışan iki kızın yaşadıklarını konu alan bu absürt komedi, Prag Baharı’ndan iki sene önce “hafifmeşrepliği tasvir ettiği” gerekçesiyle yasaklanır. 1967’de Bergamo Film Festivali’nde “Büyük Ödül”ü kazanan yönetmenin hızını Sovyet müdahalesi keser. 1968 yılında ülkeden göç eden Forman ve Nemec gibi yönetmenlerin aksine Çekoslovakya’da kalan ve “film yapmak bir göreve dönüştü” diyen Chytilová’nın kariyeri zaman zaman kesintilere uğrasa da militan özelliğini yitirmez. Yönetmen sık sık feminist olarak nitelendirilse de kendisini bireyci olarak tanımlar. Ona göre bir insan düzene ya da kurallara inanmıyorsa, bunları yıkmalıdır.

Sözü: Nerede olduğunu bilmediğin bir noktada durduğun sürece gerçekten de yaratıcı çalışmaya başlayamazsın.

Mutlaka izlenmeli: Sedmikrásky (1966)

Liliana Cavani (1933- )

Kuzey İtalya’nın Emilia-Romagna bölgesinde doğan ve 1970’lerde, aynı bölgede yetişen Bernardo Bertolucci, Pier Paolo Pasolini ve Marco Bellochio gibi adını duyuracak olan Cavani’nin sinema sevgisi, annesinin onu her pazar film izlemeye götürmesiyle başlar. Antifaşist, militan bir orta sınıf aileye mensup olan yönetmen arkeolog olmak istese de zamanla sinemaya yönelir. Roma’nın önemli sinema merkezlerinden Centro Sperimentale di Cinematografia’da eğitim alan Cavani, kısa film ve belgesel çalışmalarından sonra ilk büyük çıkışını 1974 tarihli Il portiere di notte (Gece Bekçisi) ile gerçekleştirir. 2. Dünya Savaşı esnasında kendisine işkence ve tecavüz eden bir kamp görevlisiyle 1957’de yeniden karşılaşan bir kadının hikayesini anlatan film övgü aldığı kadar tepkilere de maruz kalır. Bir kısım tarafından Naziler hakkında erotik hayallere kapı aralayan bir film olarak nitelendirilirken ünlü filozof Michel Foucault filmi “insanları anatominin sınırlı ve disiplinci sadizmine döndürüş” olarak tanımlar ve faşizminin aslında bir burjuva icadı olduğunu ortaya koyduğu için filmi alkışlar.

Kariyeri boyunca Dirk Bogarde, Marcello Mastroianni, Charlotte Rampling, Helena Bonham Carter gibi oyuncularla çalışan Cavani, 2002’de çektiği Ripley’s Game ile Amerikan sinemasına göz kırpar. Son olarak 2012’de çektiği Clarisse ile kısa belgesel dalında Venedik’ten ödülle dönen yönetmen, 81 yaşında olmasına rağmen yeni projeleri ile sinemaseverleri heyecanlandırmaya devam ediyor.

Sözü: Filmler kadınlara gerçekten de yardımcı olmuyor. Kadınlar kraliçe ya da Madam Curie olmadıkları sürece eş, aşık ya da fahişe oluyorlar.

Mutlaka izlenmeli: Il portiere di notte (1974)

Bilge Olgaç (1940-1994)

Genelde ilk Türk kadın yönetmen olarak anılsa da Cahide Sonku, Nuran Şener ve Feyturiye Esen’den sonra dördüncü Türk kadın yönetmen olarak anabileceğimiz Bilge Olgaç’ın başarısı şüphesiz ilk olmasından değil, uzun kariyerine önemli filmler sığdırmasından gelir. 1940 yılında Kırklareli’nde dünyaya gelen Olgaç, sinema dünyasına Memduh Ün’ün asistanlığını yaparak girer. 1965 yılında ise Üçünüzü de Mıhlarım dahil, üç filmin yönetmenliğini üstlenir. Türk sinema sektöründe kadın olarak yer almanın zorluklarını yaşayan yönetmen, ilk yıllarında erkeklerin ön planda olduğu, erkek hikayelerini peliküle yansıtmak zorunda kalacaktır. Fakat zamanla filmlerinde sınıf mücadelesi ve kadın sorunları su yüzüne çıkar.

1975’te, senaryosunu Yılmaz Güney’in yazdığı Bir Gün Mutlaka’nın yönetmenliğini üstlenir ve film, sansürün hışmına uğramaktan kurtulamaz. Özellikle bu dönemden sonra Olgaç, devletin radarına girecektir. 1984’te çektiği Kaşık Düşmanı filmi, Creteil Kadın Filmleri Festivali’nde iki ödül kazanmasına karşın Olgaç’a pasaport dahi verilmez. Hayatını zorlukla devam ettiren yönetmen, 3 Mart 1994 günü evinde çıkan bir yangın sonucu hayatını kaybeder. Feyza Sınar’ın Kameranın Ardındaki Kadın: Bilge Olgaç belgeselinde hayatını anlattığı yönetmenin mirası, Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali kapsamında verilen Bilge Olgaç Başarı Ödülleri ile yaşatılmaktadır.

Sözü: Genç bir kadındım. İlk önce bir kadın ne yapabilir diye bakıyorlardı. Kuşkulu bir bakıştı. Ben de çok sert, bağırıp çağıran bir rolü benimsedim. Fakat sonradan bu rolden vazgeçtim. Çünkü insanlar artık bana inanıyorlar ve güveniyorlardı.

Mutlaka izlenmeli: Bir Gün Mutlaka (1975)

Barbara Kopple (1946- )

New York’ta doğumlu Barbara Kopple, psikoloji eğitimi aldıktan sonra sinemaya geçiş yapar. Belgesel filme ilgi duyan yönetmenin ilk filmi olan Harlan County USA, büyük gürültü koparır. Vertov’un Kino-Pravda’sı ve Robert Flaherty’nin belgesel tarzını birleştiren; temelleri Jean Rouch tarafından atılan “Sinema-gerçek” (Cinéma vérité) tarzını kullanan film, aynı yıl Akademi Ödülleri’nde en iyi belgesel film dalında Oscar kazanır. Kentucky’daki maden işçilerinin grevini konu alan filmden sonra Kopple, politik içerikli belgeseller üretmeye devam eder. 1991’de çektiği ve Minnesota’daki Hormel Foods grevini anlattığı American Dream filmi ile ikinci Oscar’ını kazanır. 2000’li yıllarda özellikle George Bush karşıtı açıklamarıyla gündeme gelen yönetmen, Dixie Chicks müzik grubunu konu edindiği 2006 tarihli Shut Up and Sing filmi ile bu karşıtlığını peliküle dömeyi ihmal etmez.

Sözü: Araçların ya da ekipmanın nasıl değiştiğinin bir önemi yok; tek parça haline getireceğin yüreğin, ruhun ve fikirlerin var.

Mutlaka izlenmeli: Harlan County USA (1976)

Önceki Sayfa1 / 2Sonraki Sayfa
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi