Küçük bir çocukken insanların bir zamanlar siyah beyaz bir dünyada yaşadığını düşünürdüm. Buna o kadar kaptırmış olacağım ki gerçeklerle yüzleşmem hiç de kolay olmadı. Üstelik okuduğum ilk kitaplardan yola çıkarak yapmış olduğum bu çıkarımı bir Fransız filmiyle uzun süre içselleştirmiş bulundum. François Truffaut’yla tanışmam işte böyle oldu.

the-400-blows-antoine-filmloverss

Elindeki Balzac kitabını bırakıp Paris sokaklarında sinemaya koşan, büyülü fenerdeki ışığın peşine düşüp türlü bahanelerle defalarca okulu kıran Antoine’e hayran kalmak için çok çaba sarf etmedim. Antoine (Jean-Pierre Léaud) Truffaut’nun elinde tuttuğu aynaya bakmadan hemen önce denize doğru koşarken onunla birlikte ben de özgürlüğün tadına vardım. Ve öğrendim ki özgürleştikçe mutlusun ve mutlu olduğun yerde özgür. O sahne bende öyle bir heyecan yarattı ki, o an itibariyle yapabileceklerimle yapmak istediklerim arasındaki dengenin inşası başladı. Kendimi sinemaya adadım. Sinemayla aramda kurmuş olduğum sarsılmaz bağın mimarı Fransız Yeni Dalgası’nın iflah olmaz ismi François Truffaut’ydu. Çok sonraları öğrendim ki Antoine de onun bir temsili, hatta işin aslı aynadaki yansımasıydı. The 400 Blows sinema tutkusu olmayan birinin ellerinden çıkmış olamazdı.

Sinemaya Adanmış Bir Hayat: François Truffaut

Sinema, onu ilk fark ettiğiniz andan itibaren hiçbir şeyin eskisi gibi görünmeyeceğini hissettirir size. İlk an için duyduğunuz heyecanın neden hala taze olduğunu hiç düşündünüz mü? Çünkü içine girmiş olduğunuz evren uçsuz bucaksız ve muhatabı doğrudan sizsiniz. Tam şu anda ölüyor olduğunuzu düşünün, tüm hayatınız bir film şeridi. Düşününce basit bir çark ama her defasında kusursuzluğuyla büyülüyor. Gözlerinizi kapatıp sevdiğiniz filmleri düşünün, empati yaptığınız film karakterlerini ya da bulunduğu durumda olmaktan deli gibi korktuğunuz anti-kahramanları… Ve işte gülümsüyorsunuz. Etki alanı bu kadar güçlü ve keskin bir sanat formunun, tarihi boyunca belki de en başarılı öncülerinden biri olan Truffaut, kalem gibi kullandığı kamerasıyla ekolünü dâhi aşan bir tarz ortaya koyuyor. Öyle ki; Fransız Yeni Dalgası’nın çok sevilen bir diğer ismi Godard gibi politik dertlere, toplumsal sorunlara eğilmektense öznel değerleriyle filmleri arasındaki sınırları ortadan kaldırıyor ve perdeye içinde hissediyor olduğu tutkuyu, cisimlere olan aşkını ve yaşantısındaki tecrübelerini yansıtıyor.

Yönetmen tüm yaşamında yalnızca bir film yapar. Sonra onu birkaç yıl arayla parçalara böler.

Düsturundan da anlayacağımız üzere Truffaut, kendi hayatından ilham alan ve bunu filmlerine yedirmeyi başaran bir yönetmen. Henüz 26 yaşında çekmiş olduğu The 400 Blows (1959) ile Cahiers du cinéma’da başlayan sinema dünyasına görkemli bir adım atan Truffaut, çoğunlukla Leaud’un canlandırdığı karakterler üzerinden tüm filmografisini eşsiz bir otobiyografiye çeviriyor. Çocukluğundan yetişkinliğine uzanan süreci, auteur kuramının oluşmasındaki ilk adım olarak değerlendirilen sanat formuna yedirmesi onu sinema tarihinin önemli bir parçası haline getirmeye yetiyor da artıyor.

France, le 31 janvier 1962, portrait du cinéaste français François TRUFFAUT, à l'occasion de la sortie du film "l'amour a vingt ans", ensemble de cinq sketchs. Le sketch du réalisateur intitulé "Antoine et Colette" relate le second volet de l'histoire d'Antoine Doinel à 17 ans, quelques années après "les 400 coups". Le réalisateur derrière la caméra, regardant da

The 400 Blows’un yanı sıra Truffaut’nun kitleler tarafından en çok sevilen bir diğer filmi ise Jules et Jim (1962). Alışıldık sınırların çok ötesinde anlamlar yükledikleri hayatlarında iki erkek ve bir kadını odağına alan Truffaut, I. Dünya Savaşı’nın akabinde yaşanan aşk ve dostluk üzerine kurulu ilişkinin tasvirini yaparken öyle esnek bir yol izliyor ki hikâye kendinden sonra çekilecek olan filmler için ders niteliği taşıyor desek tam yeri, tam zamanı. Filmlerinde, Fransız Sineması’nın efsane ismi Jean Renoir’a atıfta bulunmayı ihmal etmeyen Truffaut, karanlık ve ironi barındıran hikâyelerle deneysel çalışmalara imza atmaktan da geri durmuyor. Bilimkurgu türüne çok sıcak bakmasa da Ray Bradbury’nin Fahrenheit 451’ına kayıtsız kalamıyor ve edebiyat tutkusu sinema yeteneğiyle birleşince ortaya fazlasıyla dikkate değer bir film ortaya çıkarıyor.

Farklı türlerde ve teknik özellikleriyle birbirinden tamamen bağımsız, dolu dolu bir filmografiyle sinefillere unutulmaz deneyimler yaşatan Truffaut etkisini sözlerle ifade etmek zor. Hâl böyleyken; sinema dilini hayatın kendisini referans alarak oluşturan bir yönetmeni tasvir etmeye çalışmak yerine doğrudan filmlerini izlemeniz, yarattığı karakterlerle bağ kurmanız ve hikâyelerine kulak kesilmenizi öneririm. Bu; değerleri ve kamerasıyla söylemeye çalıştıklarını daha anlamlı kılarken, sizleri de onu anlamaya daha çok yaklaştırır.

Doğum gününde sevgi, saygı ve büyük bir özlemle…

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi