Sinematik İkilem köşemizin bu haftaki konukları The Hurt Locker ve Jarhead. İlki ödüllere ve övgülere mazhar olmuş, diğeri ise çok çabuk unutulmuş olan iki filmin ortak özellikleri; ABD’nin Irak’taki varlığını konu almaları olsa da, bunu çok farklı yollardan yapmış olmaları nedeniyle izleyiciyi ikilem içinde bıraktıkları söylenebilir. Ben de bu Sinematik İkilem üzerine görüşlerimi belirtmek ve iki filmin neden çok farklı noktalara geldiğini incelemek istedim.

Sinematik İkilem: The Hurt Locker ve Jarhead

Abartılmış: The Hurt Locker

the-hurt-locker-filmloverss

7 Mart 2010 gecesi düzenlenen Oscar töreninde Avatar ve Inglourious Basterds gibi filmleri geride bırakarak En İyi Film dahil 6 ödül kazanan The Hurt Locker, gösterime girdiği dönemde özellikle Amerikalı eleştirmenler tarafından da coşkuyla karşılanmıştı. Bir bomba imha uzmanının ve ekibinin Irak’ta yaşadıklarına odaklanan film, Kathryn Bigelow’dan son yıllarda görmeye alıştığımız biçimde hızlı bir kurguya, aktüel kamera kullanımına yer veriyor ve izleyiciyi sürekli diken üstünde tutmayı hedefliyordu. Tüm bu çabaların sonuçsuz kaldığını söylemek güç; The Hurt Locker, başarılı sinematografisi ile hedeflerinin birçoğuna ulaşıyordu. Fakat geniş resme baktığımızda filmin defolarını daha rahat görebiliyoruz.

Öncelikle film Chris Hedges’in, “Savaşma arzusu güçlü ve ölümcül bir bağımlılıktır. Savaş bir uyuşturucudur.” sözleriyle açılıyor ve kısa bir girizgahtan sonra filmin asıl kahramanı Will James (Jeremy Renner) ile karşılaşıyoruz. Will, bomba imha görevlerini koruyucu kıyafetle yapmayı dahi reddeden, kendisini sürekli tehlikeye atan bir teknisyen olarak sunuluyor. Biz de en azından Will’i bu noktaya getiren olayların neler olduğunu merak ediyoruz. Bigelow’un ve senarist Mark Boal’un bu soruya verdikleri cevap, “koca bir hiç”. Hatta neredeyse karakter, gülünç bir nihilizmin kucağına bırakılmış. Tabii bu esnada Will’in ve ekibinin başı sürekli olarak Iraklılar ile dertte. Hepsi potansiyel bir tehlike olan Irak halkının Hollywood savaş filmlerinde ötekileştirilmesine alışığız, fakat Bigelow öyle bir şey yapıyor ki; keşke hep öteki kalsalardı diyorsunuz: Önce Will ile bir çocuk karakter arasında bağ kuruyor, sonrasında ise bu bağı yerle bir edip “Irak’ta kimseye güvenilmez!” gibi bir söylem geliştiriyor. Bunun yanı sıra Will’in ekibindeki askerler, filmde büyük bir yer kaplamalarına rağmen isimleri dışında hiçbir şey bilmediğimiz kişilere dönüşüyorlar. Sonunda elimizde hızlı ama içi boş bir aksiyon filminden fazlası kalmıyor. Gerçeklik hissini yakalamaktan çok gerçeği manipüle eden televizyonları hatırlatan aktüel çekimler ise, filmin formülize yapısını ortaya koyan unsurlardan sadece biri.

Açıkçası The Hurt Locker’ın yüzden fazla ödül almasına ve bunların çoğunun ABD kaynaklı olmasına şaşırmamak lazım. Film; Irak’ta bataklığa saplanan ABD’nin, “şartlar gerektirdiği” için hala orada olduğunu iddia etme cüretini göstererek yönetmenin başarısını ortaya koyuyor. Zaten bu formül değil midir; Bigelow-Boal ikilisini Zero Dark Thirty ile yine Oscar gecesine taşıyan?

Önemsenmemiş: Jarhead

jarhead-filmloverss

İlk filmi American Beauty ile sinema dünyasına tabir-i caizse bomba gibi düşen Sam Mendes’in üçüncü filmi olan Jarhead, birçoklarınca onun en zayıf işlerinden biri kabul edilir. Gişede de patlayan Mendes’in hikayesi, Bigelow’un aksine Irak işgalini değil; Körfez Savaşı’nı (İlk Irak işgali de diyebiliriz) konu edinir. Eski asker Anthony Swofford’un otobiyografisinden uyarlanan filmde; 20’li yaşlarının hemen başında yolunu kaybetmiş bir gencin, deniz piyadelerine katılması ve savaşın patlak vermesiyle Orta Doğu’ya gelmesi anlatılır. Piyadeler ile birlikte her an tetikte bekleyen Swofford (Jake Gyllenhaal), bir süre sonra sadece politikacıların değil; medyanın, komutanların, ailenin ve hatta kız arkadaşının elinde bir kukla olduğunu fark eder.

Aslında kısaca hikayeye bakarsak “bu filmi daha önce görmüştüm” hissini yaşamamız mümkün. Fakat Jarhead’in başarısı, çok farklı elementleri alıp başarıyla birleştirmesi. “Full Metal Jacket”vari bir kamp döneminin sertliğiyle açılan Jarhead, izleyicinin o çok beklediği “korkunç savaş” sahnelerinden tamamen uzakta, askerlerin savaşamadığı bir gerçeklik sunuyor. Her askerin orada olmak için bir sebebi vardır; kimisi kendisine yol tutturmuş bir göçmendir, kimisi ise hapse girmemek için bu yolu seçmiştir. Swofford özelinde ise filmin asıl vurgulamak istediği nokta ortaya çıkar: Aslında Vietnam Savaşı devam etmektedir; babaları Vietnam’da savaşan çocukların aileleri, birer birer parçalanmış ve çocuklar da yollarını kaybedip kendilerini babalarının izinde bulmuşlardır. Öldürme dürtüleri komutanların gösterdiği Iraklı çocukların fotoğraflarıyla ve medyanın “yalandan” ilgisiyle kaşınan gençlerin karşısında ise kendilerine anlatılan o Vietnam efsanesi yoktur. Her şey petrol kuyularından ibarettir, bu uğurda savaştan kaçan Iraklılar bile Amerikan uçaklarınca bombalanırlar. Piyadeler ise ancak uçakların yüzlerce kilometre gerisinde, sadece orada beklemek zorundadırlar. Karşılaşılacak “öteki” ise ancak bir hayalden ibarettir.

Jarhead’i özel kılan bir diğer husus ise hem Vietnam hem de Irak Savaşı’nın alegorisi olmayı başarmasıdır. 2005 tarihli film çekildiğinde Amerika, Irak’a bu sefer oğul Bush öncülüğünde girmiş ve erken bir zafer ilan edilmişti. Lakin gelinen noktada işler beklendiği gibi olmadı. Film de bunu önceden sezmiş gibi sıklıkla Apocalypse Now, The Deer Hunter ve Mean Streets gibi travmatik klasiklere göndermelerde bulunur ve bunu o kadar orijinal bir şekilde yapar ki; üç savaş arasında sadece yöntem farklılıklarının olduğunu görürüz. Fakat hayatlarının henüz başındaki gençlerin kendilerini içinde buldukları çıkmaz baki kalmıştır. Körfez Savaşı, onların kendilerini hayata ispat etme savaşıdır ancak hala babalarından yadigar Vietnam şarkılarını dinlemek zorundadırlar!

Görüntü yönetmenliğini de Roger Deakins’in yaptığı Jarhead, bu açıdan da bazı kareleri ders niteliğinde olan bir yapım. Filmin, vizyona girdiğinde politik açıdan “kafası karışık” bulunması oldukça tuhaf görünse de bence Jarhead’in talihsizliği, erken atılmış bir işaret fişeği olması. Ama filmin öngörülerinin, biraz da Baudrillard’ın “Bu savaş asla yaşanmadı, insanlar onu izlediler” hatırlatacak derecede doğru çıktığını ve Swofford’un filmde belirttiği gibi “herkesin hala çölde olduğunu” söylemek mümkün.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi