Sinematik İkilem köşemizde bu hafta Natural Born Killers ve Bonnie and Clyde filmleri var. İlk bakışta yan yana getirilmesi pek zormuş gibi görünen bu iki filmin oldukça fazla ortak noktası var: medya ve emniyet birimlerine karşı ağır eleştiri, bulundukları şiddet ortamında birbirine saçma denilecek seviyede aşık çiftler, “kader kurbanı” olup da şiddet dışında ipleri ele alma alternatifi geliştirmemiş başkahramanlar, bol araba yolculuğu ve çatışma sahnesi… Örnekleri rahatlıkla çoğaltabiliriz. Ama biçimsel benzerlikleri es geçersek iki film arasındaki en önemli ortaklık şu: her iki filmin de kendi bulundukları devrin büyük problemlerine ciddi bir eleştirel tavırları var. Bonnie and Clyde, Büyük Buhran zamanı yaşanan ekonomik çöküntüyü geri planda kuvvetli bir biçimde yerer ve kahramanlarımız Bonnie ve Clyde, 30’lu yılların Robin Hood’ları olarak insanların gönlünde yer edinirken; Mickey ve Mallory Knox, kontrolden çıkmış bir popülizm dalgası esnasında sistemin dışında kalan, kafasına eseni yapan bir ikili olarak haddinden fazla insanın sevgisini kazanıyorlar. 1967 yapımı film, bugün izlediğimizde romantize ve sterilize edilmiş gibi gelse de, yine zamanı için alışılmadık derecede ağır şiddet sahneleri içeriyor ve bu nedenle de gösterildiği zamanlarda oldukça tepki almış bir film. Benzer bir cümleyi, bugün bize gösterildiği zamandaki kadar radikal gelmeyen Natural Born Killers için de söyleyebiliriz. Elbette bu aşinalıkta, filmin orijinal hikayesini kaleme alan Quentin Tarantino’nun aynı üslupla yoluna devam etmiş olmasının da rolü var.

Aralarındaki yılları düşündüğümüzde, Natural Born Killers’ın daha popüler olması kaçınılmaz, fakat bu kadar benzer özellikler gösteren iki filmden bir tanesinin büyük bir hayran kitlesi varken, diğerinin bu kadar gölgede kalması oldukça şaşırtıcı. Özellikle de gölgede kalanın tarihsel kökenleri olan bir popüler kültür referansına dönüşmüş olmasını göz önünde bulundurduğumuzda.

Natural Born Killers ve Bonnie and Clyde

Abartılmış: Natural Born Killers

natural born killers juliette-filmloverss

1992 yapımı Reservoir Dogs’la adını duyurmaya başlayan genç Tarantino’nun dokunuşunu buram buram bünyesinde taşıyan Natural Born Killers, gerek Juliette Lewis, gerek Woody Harrelson’ın oyunculuğuyla unutulmazlar arasında. Filmi sadece Tarantino’nun kaleminden çıkmış gibi yorumlamak zor, David Veloz and Richard Rutowski’nin senaryoya dokunuşu, Oliver Stone’un yönetmenliği eşliğinde filmi hepten bir medya eleştirisine çevirmiş olsa da Tarantino’nun orijinal hikayesi aslında sosyal mesaj kaygısı bu kadar yüksek olmaksızın, önüne geleni öldürürken fenomenleşen bir çifti ele alıyordu. 1992 yılında çekimleri başlayan film, 1994’te vizyona girdikten sonra, pek çok norm dışı filmle aynı kaderi paylaştı: filmin kötü örnek olup insanları suça sürüklediği söylenmeye başladı, ki bu durum filmi izleyen birkaç genç çiftin cinayete karışmasıyla iyice kuvvetlendi. 1999 yılında Fight Club sahneye çıkıp da taşkın gençlere dair bütün sorumluluğu üstlenene kadar, film ateş altında tutulmayı sürdürdü.

Sosyal yansımalarını geçip de filmin kendisine değinecek olursak, Bonnie and Clyde filmiyle daha önceden tanışmış olanların görebileceği üzere, kendisini modernize edilmiş ve daha fantastik bir gidişat almış Bonnie and Clyde olarak yorumlamamız bile mümkün. Juliette Lewis’ın Mallory’sinin onun peşini bırakmayan çocukluk travmalarını ve iki ana kahramanımızın da katıksız sosyopat olmasını es geçecek olursak, adeta filmin yeniden çekimiymiş gibi duran pek çok unsur var: Mickey ve Mallory’nin gittikleri her yerde isimlerini kasıtlı olarak taşıyabilecek birini hayatta bırakmaları, çok seksi ve güçlü bir kadın karakter yaratan filmde, bir şekilde erkeğin ne kadar Alfa olduğunu o kadını daha “masum” formlarda domine ederken göstermesi ve yazının girişinde biçimsel olarak benzettiğimiz birçok husus bunu dememize yol açıyor. İki film birbirine Leyla ile Mecnun’un hikayesi, Ferhat ile Şirin’inkine ne kadar benziyorsa o kadar benziyor. Aynı hikaye demek ayıp olur, ama eskisinin güncellenmiş, daha çarpıcı, daha gizemli ve daha dehşet verici bir forma sokulmuş hali gibi Natural Born Killers.

90’lı yılların başından beri, sinemada sağlam bir sosyopatın hikayesine kimse karşı koyamazken, Natural Born Killers bunu filmin ilk yarısında ikiyle çarpıp, Robert Downey Jr.’ın karakteri Wayne Gale filmde görünürlük kazandıkça da hepten katmanlandırıyor. Başlarda daha yoğunlukta olan saykodelik atmosferin, gitgide aksiyonun ağırlık kazanmasıyla yok olması, belki filmin en büyük dezavantajlarından, keza tam filmin kendine has üslubuna alışmışken, yerine başka bir şey gelmeye başlıyor. Her ne kadar kendinizi hikayeye kaptırmış olmanız bu durumu görünmez kılsa da, dikkatli gözler için bu değişim bilinçli değil de filmi belirli bir zaman aralığına sığdırabilmek için yapılmış zorunlu bir tercihmiş gibi duruyor. Böyle bir hikaye için en katlanılmaz olan taraf ise, mutlu sonla bitmesi. Bu durum zaten filmin Bonnie and Clyde’dan en keskin olarak ayrıldığı nokta diyebiliriz. Yine de, filmin DVD’sine eklenen alternatif sonda işler böyle gelişmiyor, fakat filmin orijinal sonu oldukça yavan.

Önemsenmemiş: Bonnie And Clyde

bonnie and clyde

Gelelim Bonnie and Clyde’a… Faye Donaway ve Warren Beatty’nin arasındaki kimya bizi hepten aralarındaki aşk hikayesine kaptırırken, tarihsel bir olaya dayandığı için sonunu en baştan bildiğimiz film aksiyon sahneleri vesilesiyle akıcılığını hiç kaybetmiyor. Bugün bizim için seksist bir sürü unsuru barındırsa da film (Bonnie’nin Clyde’ın suç hayatı karşısında başının dönüp, oracıkta üzerine atlaması, Clyde “yakışmıyor” dediği an saç şeklini değiştirmesi, Bonnie ve Clyde’ın abisinin eşi Blanche arasındaki bitmek bilmez hemcins çekişmesi…) 60’lı yılların sonunda alışılmamış ölçülerde güçlü bir kadın profili çiziyor. Bu noktada 68 isyanlarının arifesinde olduğumuzu ve daha sonra sinemada pek çok güçlü karakterin sahneye çıktığını da unutmayalım. Yine de, orijinali 30’lu yıllarda geçen ana akım bir filmde, rahatlıkla kadın başrol pasifize edilebilecekken, Bonnie and Clyde bunu yapmamayı tercih ediyor.

Daha evvelden vurguladığımız gibi, filmin hikayesinin romantize edildiği aşikar. Hem bu durumda, hem de filmde kadın kahramanın ön plana çıkmasında gerçek hayatta Bonnie Parker tarafından kaleme alınmış ve filmde de Faye Donawan’dan dinleme şansı bulduğumuz şiirin rolü büyük. Hikayenin bizzat öznesi tarafından ele alınmış yazılı kaydı olarak senaryoya bu denli işlemiş olması pekala mantıklı bir tercih. Bu noktada Natural Born Killers’ta Mallory’nin de edebi eğilimlerinin çok kuvvetli oluşunu anımsayarak iki film arasında bir başka paralellik daha kurabiliriz.

En nihayetinde şunu belirtebiliriz ki Bonnie and Clyde, şehir efsanesine dönüşmüş bir çiftin hikayesini, mümkün olduğunca gerçeklere sadık kalarak beyazperdeye aktarmış ve ardından gelen pek çok filme de ilham kaynağı olmuş bir film.

Bu cümlelerin hiçbiri Natural Born Killers’ı küçümsemek için kurulmadı. Hatta, herhangi bir hikayenin, geçmişte bir benzeri mevcutken, bünyesine eklediği yeniliklerle kendi özgünlüğünü görünür kılması muazzam bir başarı. Yine Bonnie and Clyde ekseninden düşünecek olursak, benzer cümleleri Thelma and Louise için de kurmamız mümkün. Fakat bu filmi “Abartılan”, Bonnie and Clyde’ı “Önemsenmemiş” konumuna getiren şey şu: Natural Born Killers’ın Mallory ve Mickey Knox çiftinin namı gibi gerekçelendirilmesi çok daha zor bir popülariteye sahipken, aynı zamanda önemli tarihsel figürler olan ve adına yüzlerce şarkı yazılmış Bonnie ve Clyde’ın hayatını anlatan bir hikaye, film endüstrisinin şiddet filmlerine ayrılan köşesinde bir dönüm noktası olmasına karşın bizce hak ettiği miktarda ilgi görmüyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi