Abartılmış: Lincoln

Lincoln-filmloverss

Usta sinemacı Steven Spielberg, En İyi Film ve En İyi Yönetmen dâhil 12 dalda Oscar adaylığı elde ettiği filmi Lincoln’ü Dorris Kearns Goodwin’in Rakipler Takımı: Abraham Lincoln’ün Politik Dehası adlı biyografisinden uyarlamıştı. Kabaca İç Savaş’ın Amerikan ulusunu ikiye ayırdığı bir dönemde, Lincoln’ün savaşı sona erdirmek, ülkeyi birleştirmek ve köleliğe son vermek için bir hareke planı tasarlamasın konu edindiğini söyleyebileceğimiz film, hem seyirci hem de eleştirmenler cephesinde övgülerle karşılandı. Daha ileri gidip Lincoln’e başyapıt yakıştırmasında bulunanlar da oldu. Şimdi bu yorumları neden abartılı bulduğumuza geçelim. Yönetmenin Amistad’ın ardından Amerikan tarihine ve kölelik sorununa tekrar bakış atma fırsatı bulacağı için proje aşamasındayken umudumuzu koruyorduk. Spielberg, Lincoln’ün öncesinde izlediğimiz ve yüzümüzü pek güldürmeyen War Horse’un yaşattığı hayal kırıklığını unutturacak ve yükselişe geçecekti. Ancak hiç de öyle olmadı. Lincoln, ağdalı anlatısı sebebiyle eleştirilen War Horse’u da aratacak cinsten bir tarihsel dramaydı. Spielberg’ün duraklama dönemine eserlerine bir yenisi daha eklenmişti. Peki, nasıl oldu da Amerikan tarihinin tozlu sayfalarından, savaşlardan, gerçek hikâyelerden doğru gözlemleri ve duygusal yaklaşımıyla hep iyi filmler çıkarmasını bilmiş bir hikâye anlatıcısı, sinemadan bu kadar uzaklaştığı bir film çekebildi? Beş yıl önce bir röportajında söylediği “Artık seyirciyi memnun etmeyi düşünmüyorum, sadece kendimi memnun etmeye çalışıyorum.” cümlesiyle Spielberg, az önce sorduğumuz sorunun cevabını da vermiş esasında. Bazı yönetmenler kariyerlerini kendilerini tatmin etmek için yaptıkları filmlerle oluştururlar ve kendi dünyalarını kurdukları için sevilirler. Spielberg, öyle bir yönetmen olmadı, bu saatten sonra da olmayacak. Dolayısıyla bu radikal değişim, Spielberg sinemasını oluşturan elementlerin ancak kırıntılarını görebildiğimiz Lincoln’ü bir vasatlık abidesine dönüştürmüş. Lincoln’ün gerekli yasal değişimlerle köleliğin kaldırılması için Demokratik Parti’ye karşı verdiği politik savaşı anlatan yönetmen, elindeki metne ve Daniel Day-Lewis’in Abraham Lincoln yorumuna o kadar güvenmiş ve bel bağlamış ki, inişleri çıkışları olmayan, temposuz bir biyografi çekmekten geri durmamış. Elbette filmin temposuz olması tek başına bir eleştiri sebebi değil. Zaten Lincoln’ün zafiyeti, Spielberg’ün hikâye anlatıcılığını bırakarak, filmin meselesine yüklenmesi. Bu noktada da bazı sorunlar baş gösteriyor. Köleliğin tarih oluşunu, bir lobi çalışması şeklinde anlatmak da pek parlak bir fikir değil açıkçası. Meseleye yüklenirken sinemasal gerekliliklerin yerine getirilememesi ise filmin asıl sorunu. Hatta bu uğurda, Spielberg yönetmen olarak kendisini o kadar çok geri çekiyor ki, sinemasından uzaklaşıyor. Abraham Lincoln’ün zayıflıklarının, insani yönünün gösterilmesi ve döneme ilişkin kimi ayrıntıları dikkate değer olsa da bu filmin abartıldığı gerçeğini değiştirmiyor.

Önemsenmemiş: Nixon

nixon9

Oliver Stone’un filmografisine baktığımızda ülkesinin yakın dönem siyasi tarihini mercek altına aldığını bir çırpıda görürüz. Muhalif kimliğini filmlerine de yansıtan Stone, Vietnam Savaşı’nın açtığı yaralardan JFK suikastına, Watergate skandalından 11 Eylül’e kadar tarihe kara leke olarak geçen olayları inceledi. Komplo teorilerine veya olayın vahametine kendisini ne kadar kaptırsa da işinin kurgu olduğunu ve bir hikâye anlattığını unutmadı. Yönetmenin Amerika’nın 37. Başkanı Richard Nixon’ın hayatını peliküle aktardığı çalışması Nixon, üç saati aşkın süresiyle tam bir gövde gösterisiydi ve hayli iddialı bir projeydi. Ne var ki, genel seyirci kitlesini pek memnun edemedi Stone. Nixon, iyi hatırlanan bir film olmasına karşın, hakkının teslim edilmediğini düşünüyorum. Bir başkan biyografisi için oldukça cesur tercihleriyle öne çıkan yapımın neden önemsenmediğine bir bakalım. Stone, daha önce JFK ve Natural Born Killers’ta deneyip, bu filmlerin başarısında büyük pay sahibi olan kurgu anlayışından Nixon’da da vazgeçmedi. Hızlı ve bol kesmeli kurgusu filmin hazmını zorlaştırsa da uzun süresini dezavantaj olmaktan çıkarıyor ve Nixon’ı hantal bir biyografi olmaktan kurtarıyor. JFK ve Natural Born Killers’a ek olarak filmin zaman dilimiyle de sürekli oynuyor Stone. Film, Nixon’ın ilk başkanlık döneminin sonunda açılıyor ve zamanda bir geri, bir ileri gidiyor. Karakteri derinleştirmek için çocukluk ve gençlik dönemlerine uğruyor. Son kısımlar hariç filmin bu kurgu anlayışıyla devam etmesi genel kitle üzerinde olumsuz bir etki yaratıyor. Renk tercihleri de buna dâhil edilebilir. Filmin ne zaman, nerde siyah-beyaza döneceğini kestiremiyoruz. Siyah-beyaz sahneler geçmişten bir an izlerken ve Tv yayınlarında daha anlamlı olmasına rağmen, görsel olarak filme zenginlik kattığını söyleyebiliriz. Yönetmen Stone, Richard Nixon’ın neden sevilmeyen bir başkan olduğunu anlatabilmiş. Nixon’ın özel hayatı, politik yaşamının gölgesinde bırakılarak ve fakat birbirleriyle pamuk ipliğine bağlı olduğunun altı çizilerek işleniyor. Kennedy ile giriştiği başkanlık yarışını, Vietnam Savaşı’nda izlenen politikayı ve nihayet Watergate skandalının öldürücü darbesiyle yıkılan Nixon’ı izlediğimiz filmin hiçbir anında Başkan’ı sevimli göstermeye çalışmıyor Stone. “Bir devlet başkanı istediği yere bomba atabilir.” Nixon’ın kurduğu bu cümle Stone’un ona yaklaşımını net bir şekilde gösteriyor.Sonuç olarak; Oliver Stone, içeriği bir hayli zengin olan filmini, biçimsel olarak da donatarak örnek gösterilecek bir biyografik film çıkarıyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi