11 Eylül 2001 günü yaşananlar dünyanın gidişatını tamamen değiştirdiği gibi sinemayı da etkiledi. İkiz Kuleler’e yapılan saldırıların yarattığı travma ve sonrasında gösterilen refleks, tüm dünyayı her gün daha da batan gemi haline getirdi. Birçoklarınca 3. Dünya Savaşı’nın miladı sayılan bu olayı ve yarattığı etkileri sinema perdesinde birçok farklı şekilde gördük. Amerikan aksiyon sineması, terörist saldırılar karşısında direnen epik kahramanlar çıkarmakta gecikmedi. Bağımsız sinemada daha çok olayların, sıradan insanların üzerinde yarattığı etkiler ele alındı. Belgesel sinema ise bir bakıma altın çağına girdi; sinemasal gerçeklik kavramı ve bizzat bir bilgi kaynağı olarak sinema anlayışı, daha bilinçli eserlerin üretilmesine ve söylenemeyen gerçeklerin açığa çıkarılmasına olanak sağladı.

Konuya ve etkilerine aynı perspektiften yani “yabancı düşmanlığı”ndan ve “ötekileştirme” başlıklarından yaklaşan Crash ve Land of Plenty filmleri, benzer çıkış noktalarına karşın farklı söylemlere sahip iki film. Ben de farklı perspektifleri ve çok farklı yönlere giden hikayeleri ile bu iki filmi inceledim.

Crash ve Land of Plenty

Abartılmış: Crash

crash-filmloverss

2004 yılında Toronto Film Festivali’nde gösterildikten sonra 4 milyon dolara Lionsgate’e satılan Crash, 2006 yılının Altın Küre Ödülleri’nde iki adaylık kazanmıştı ve bu adaylıklar Film ve Yönetmen dallarını bile içermiyordu. Bu törenden iki ay sonra ise En İyi Film dahil 3 dalda Oscar kazanan bir fenomene dönüştü. Tüm bu başarı öyküsü; arkasında Paul Haggis gibi önemli bir sinemacı bulunmasına rağmen Crash’in, Amerika’nın terör ve işgal ajandasının bir nevi üstünün örtülmesi ile yakından ilişkiliydi.

Million Dollar Baby, Casino Royale ve Flags of Our Fathers gibi filmlerin senaryolarına imza atan Haggis’in bu ikinci yönetmenlik deneyimi; kesişen hayatlar temalı senaryosu üzerinden Amerika’daki ırkçılık konusunu mercek altına alıyor. Bu çok karakterli dramda neredeyse tüm ırkları yansıtma gayesiyle Haggis; hikayesine siyahi, Uzak Doğulu ve İranlı karakterler yerleştirmekle kalmıyor, onların beyazlarla olan ilişkilerini birçok farklı açıdan ele almaya çalışıyor. Açıkçası filmi zengin kılan nokta klasik bir ezen beyaz-ezilen siyah anlatısından uzak durması ve özellikle plot pointler ile klişeleri bir bir yıkmaya çalışan bir yapı kurulması. Fakat Haggis’in hatası, bu yapıyı aşırı zorlamalar ve müdahaleler ile oluşturması. Bir avuç karakterin sürekli olarak trafik kazaları yoluyla karşılaşmalarından tutun da tüm karakterlerin ucundan kıyısından günahlarının bedellerini ödemek zorunda kalmaları, Crash’in yolunu da 90’ların unutulmaz dizisi “Böyle mi Olacaktı” ile kesiştiriyor. Her ne kadar sınıfsal farklılıklar üzerinden ırkçılığın herhangi bir sınıf, makam tanımadığına yönelik bir çıkarım yapılsa da anlatı açısından film, onlarca kamu spotunun bir araya getirilmesi ile oluşan yapay bir tada sahip. Her şeyin üstünde Haggis’in kağıt üstündeki “kapsayıcı” yaklaşımı, doğal olarak “Aynı yoldan geçmişiz biz” temalı şarkıyı hatırlatırcasına boş bir muhafazakar söylemden farksız ve Akademi nezdinden beğenilmesinin temel sebebi de bu söylem. Afganistan ve İran’ı geçtim, Amerika topraklarında bile yabancılara yapılan muamelelere bir sebep bulma derdinde olan Crash, sonuç olarak eleştirdiği paranoyanın kendisine dönüşüyor.

Önemsenmemiş: Land of Plenty

land-of-plenty-filmloverss

Alman yönetmen Wim Wenders’ın senaryosunu üç haftada yazıp sadece 16 günde çektiği Land of Plenty, yönetmenin en iyi işlerinden bile değil. Fakat 11 Eylül sonrasına bakış açısıyla ve karakterlerini konuşturmayan; onları dinleyen ve en doğal halleriyle izleyiciye sunan dingin ve basit anlatımıyla izleyiciye düşünmek için geniş bir alan açan filmlerden.

Adını Leonard Cohen’in aynı isimli şarkısından alan Land of Plenty’de; misyoner babasının yanında çalışan Lana’nın yıllar sonra Amerika’ya dönmesi ve dayısı Paul’ü arama çabası anlatılıyor. Bu arayış sadece gerçek anlamda bir takibi kapsamıyor; aynı zamanda karakteri ve onun özelinde eski Amerika’yı arayış söz konusu. Çünkü filmde anlatılan Amerika, henüz Vietnam’ın sendromunu üzerinden atamamışken tüm dünyaya yoksulluk götüren ve bu esnada kendisini de yoksullaştıran, tüketen ve yabancıları geçtim, kendisini gururla Amerikalı olarak tanıtan insanları bile önemsizleştiren bir yer. Filmin adında yer alan plenty (bolluk) kelimesi ise sadece bir ironi; bize sunulan Los Angeles’ın varoşları, çadır kentleri ve çöl ortasında yer alan karavanları. Wenders’ın filmini önemli kılan nokta, olaylara sebep-sonuç ilişkisi ile yaklaşmaya çalışmaması. Yani Haggis’in filminde geri tepen ve yönetmenin neredeyse Tanrı’yı oynayarak her şeye müdahale eden anlayışına karşın Wenders, dingin bir anlatımla karakterlerin çıkmazlarını yansıtıyor. Paul’ün kabusları üzerinden Vietnam bataklığını anlatırken bir anda karaktere aslında tüm bu yenilginin bir zafer olabileceğini söyletiyor. Çocukluğunda kaybettiği Amerika’ya dayısı aracılığıyla ulaşabileceğini düşünen Lana, gerçek bir yetişkine dönüşüyor. Ve her şeyin ötesinde Tanrı inancı, kaçakçılık, yaşlı bir kadını ayakta tutma çabası, medya vs. hepsi birer umut kırıntısı olarak kalıyor. Wenders, ötekileştirdiklerinize bir bakın diyor; “siz onlardan neden nefret ediyorsanız onlar da sizden aynı nedenle nefret ediyor olabilir mi?” diye soruyor. Bu konuda herhangi bir ahlaki ikilem içerisinde de değil; akla kara arasındaki gri noktaların peşinde. Ve bir bakıma hepimiz aslında o gri noktada yer alan gemide gözlerimiz bağlı, birbirimizden nefret etmiş bir şekilde meçhule doğru yol alıyoruz.

Wenders bu soruları sorarken mükemmel bir soundtrackten güç alıyor, paranoyalar üzerine paranoyak bir film çekmek yerine bilgece bir yaklaşım gösteriyor. “Barış için zahmet çekmek, savaş için eziyet çekmekten iyidir” sözleriyle gözlerimizdeki bağları çözüp birer yetişkin gibi sorunlarımızı çözmemizi bekliyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi