Haddinden fazla sevilen ya da hak ettiği değeri görmeyen filmleri ele aldığımız Sinematik İkilem köşemizde bu haftaki filmlerimiz A Clockwork Orange (1971) ve Videodrome (1983). Öncelikle Stanley Kubrick’e ayrı, David Cronenberg’e ayrı hayranlık besleyen bir sinemasever olduğumun altını çizeyim. Birazdan çizmiş olacağım çerçevenin tamamen kişisel okumalarımdan ve bende yaratmış olduğu heyecandan beslendiğini göreceğiniz gibi, bu ikileme de Videodrome’u “1980’lerin Otomatik Portakal’ı” olarak niteleyen Andy Warhol’a sığınarak düşüyorum.

A Clockwork Orange ve Videodrome

Abartılmış: A Clockwork Orange

a-clockwork-orange-ara-baslik-filmloverss

George Orwell’ın 1949’da yaratmış olduğu distopik dünyası 1984 adlı kült eseri, gerek edebiyat dünyasında gerekse sinemada anti-ütopik tasvirler içeren örneklerin çoğalmasını sağlamıştır. 1961 yılında, Anthony Burgess tarafından yazılan ve tüm rahatsız ediciliği ve yüksek doz sistem eleştirisiyle çığır açmış bir kitaptan uyarlanan Kubrick filmi, yaratmış olduğu atmosferle aradan geçen 44 koca yıla rağmen etkisini koruyabilmiş bir eser.

Kubrick seyircisini; tarihi belirsiz, şiddetin günlük yaşamın bir parçası haline geldiği apokaliptik bir gelecekte geçen hikâyesiyle bugünlerde çok da distopik gelmeyen sert bir gerçeklikle yüzleştiriyor. Uyuşturucu, hırsızlık, tecavüz ve cinayete dayalı bir eğlence anlayışının hakim olduğu bir ortamda çetesi tarafından yüzüstü bırakılan Alex suç üstü yakalanıyor. Hapisten çıkmak için her şeyi göze alan genç adam, hükümetin suçluları ‘topluma kazandırmak’ amaçlı tedavi girişimlerinde denek olmayı kabul ediyor. Bir bakıma Videodrome’daki karakter şiddete maruz kalırken, Otomatik Portakal’da şiddet yanlısı bir gencin ehlileştirilmesi konunun odak noktası haline geliyor.

Toplumsal yaşam içinde bireyin konumunu, birey-iktidar ilişkisini ve iktidar-suç bağlantısını sorgulayan film; görsel, sosyal ve politik açıdan ciddi söylemlerde bulunan benzersiz bir yapım olsa da yazar Burgess’ın içine çok sinmiyor. Her ne kadar şiddetin müzikle tasvirini filme yedirmiş olsa da Kubrick’in katmış olduğu yorumlar en iyi uyarlamalardan biri olmasına rağmen A Clockwork Orange’ın beyazperde macerasını orijinal esere sadık kalma bağlamında zedeliyor. Özellikle kitaptaki çetelerin 14 yaşındaki çocuklardan oluşması, filmdeki yetişkin bireylerin suç işliyor olmasından daha sert söylemler barındırıyor. Bir bakıma kitabı okumayıp sadece filmi izleyen seyirci, Burgess’ın çok daha rahatsız eden dünyasından soyutlanıyor. Kendine has atmosferi, nefret dolu anlatımı ve abartılmış bir dramatik yapıyla kurulmuş olan Burgess’ın evreni; anti-süper bir kahramanı yücelten dili ve Orwell’a daha yakın duran atmosferiyle Kubrick’in kadrajındaki Otomatik Portakal’dan daha çekici bir distopik dünya sunuyor.

Genel hatlarıyla bakacak olursam; gerek Burgess’ın gerekse Kubrick’in A Clockwork Orange evreni benim için her koşulda benzersiz birer distopya ama bahsettiğim sebepleri içselleştirebilmeniz ve bu çıkarım üzerine benimle empati yapabilmeniz adına kitabı okumanızda fayda var.

Önemsenmemiş: Videodrome

videodrome-ara-baslik-filmloverss
Max Renn, sahibi olduğu televizyon kanalında seks ve şiddet içerikli programlar yayınlayarak mümkün olduğunca basit bir şekilde reytinglerini arttırmanın peşindedir. Bir gün, aynı zamanda video korsanı olan yardımcısı Harlan sayesinde Videodrome isimli korsan bir yayına rastlar. Program son derece basit, ucuz, tek bir odada geçen bir dizi seks, şiddet ve işkence görüntüsünden ibarettir. Yeni bir furya yakaladığını düşünen Max, korsan olarak indirdiği kasetleri izlemeye başlar ve programın kaynağını merak eder. Çok geçmeden halüsinasyonlar görmeye başlar ve bu ne idüğü belirsiz karanlık olaylar zinciri hayatını kabusa çevirir. Rüya ve gerçeklik arasındaki sınır kayboldukça, Max de kendini fantazyanın ortasında bulur. Max’le birlikte seyirci de fantazyanın bir parçasıdır artık.

Andy Warhol’un ‘1980’lerin Otomatik Portakalı” yakıştırması yaptığı Cronenberg filmi Videodrome, A Clockwork Orange’la yalnızca şiddete yaklaşımı ve başkarakterin motivasyonuyla sınırlı kalmış bir özdeşlik içinde değil. Videodrome da tıpkı A Clockwork Orange gibi ludovico tekniği denilen ‘beyin yıkama yöntemi’ üzerinden derdini anlatmaya çalışıyor. Cronenberg kurmuş olduğu distopik evrende, Kubrick’in evreninden farklı olarak ‘siyah ayna’ dediğimiz ekranla seyircisine ulaşıyor. Televizyon dünyasının ne kadar ileri gidebileceğinden çok daha önemli söylemler barındıran hamlesiyse; bizi ekrana bağlayan en karanlık arzularımızın o aynadan bize bizzat yansıyor olması. Videodrome’u benim için daha çekici kılan da bu öngörülen yakın geleceğin çok daha sert, çok daha rahatsız edici ve tam da bununla ilişkili olarak yalın bir gerçeklikle sunuluyor olması. Gerçeğin kendisini bütün şiddetiyle sunan televizyon programlarının, farkında olmayarak hatta hipnotize olarak sürüklendiğimiz girdaba bizi nasıl mahkum ettiğini sinemanın tüm nimetlerinden faydalanarak insanlara göstermeye çalışan Cronenberg’in dünyası kıyaslama yapılacak bir eserden uyarlanmıyor üstelik. Yönetmen kendisine daha özgür bir alan yarattığı için seyirci de bu alanın içine kolaylıkla dahil olabiliyor.

Cronenberg sinemasının kilometre taşlarından biri olan Videodrome, sadece felsefi ve dini katmanlarıyla bile birçok sinefilin en sevdiği filmler arasında yer alır. Sonuç olarak, bu yazıdaki konumu üzerine söyleyebiliriz ki genel izleyici kitlesine daha çok ulaşmalıdır.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi