İnsanın mükemmellik arayışı devam ediyor ve hep edecek. İnsan daha çok sevilmeyi umut ederek çıktığı bu arayıştan hep hayal kırıklığı ile döndü ve hep öyle dönecek. Çünkü olmayanı bulmak imkansızdır. Peki neden mükemmellik bu kadar arzulanıyor? Hayattan sinemaya, sinemadan bize yansıyan şekliyle mükemmellik algısına doğru bir yolculuğa hazır mısınız?

Birçoklarının bir insanda görülebilecek en yüceltilesi özelliklerden biri olarak gördüğü mükemmeliyetçilik, başka türlü olmazsa yüceltilesi olmayacağını düşünen insanın en büyük yanılgılarındandır. Psikoloji biliminin en anlaşılır ve basit tabirle “ancak mükemmel olursa değer görmeye layık olduğunu düşünme” kaynaklı olduğunu söylediği bu mükemmellik arayışı; öz sevgiden çok da nasiplenememiş ve bunu kendisine itiraf edemeyen bireyin yorgunluk sebebi, taşkınlık sebebi ve belki de yalnızlık sebebidir. Var olan bir hedefe doğru olabilse bu arayış, belki biraz anlam ifade ederdi. Fakat mükemmellik namümkündür. Peki, insana bu kara sevda misali yer eden mükemmellik çabasının kökleri nereden besleniyor? Bir kısır döngüden – daha güçlü, daha güzel, daha zeki olmasını bekleyen ebeveynin, eğitmenlerin, işverenin, sosyal medyanın doğurduğu bir türlü kendini olduğu gibi kabullenemeyen bireylerin yetiştirdiği bir türlü kendini olduğu gibi sevemeyen yetişkinlerin döndürdüğü kısır döngüden. İşte bu döngünün parçalarının sinemaya dağılmasından doğan yansımalar!

Sinemanın İçinden Mükemmelliğe Bakış

Gattaca (1997)

gattaca-filmloverss

Ailelerinin en iyi genlerinin en üst seviyede baskınlığını garanti altına alan bir soy ıslahı (eugenics) sisteminin içerisinde doğan mükemmel (valid) bireylerle sıradan (invalid) bireylerin bir arada yaşam sürdüğü çok da uzak olmayan bir gelecekte, her ne kadar genetik yapıya dayalı bir ayrımcılık söz konusu olmadığı iddia edilse de; sofistike ve yüksek işler genetiğine müdahale edilerek dünyaya gelen ayrıcalıklı olanlara, küçük ve önemsiz işler ise sıradan bireylere verilir. Andrew Niccol’ın yazıp yönettiği Gattaca’da, Ethan Hawke’ın hayat verdiği Vincent Freeman’ın mücadelesi, kardeşinin doğumu ile başlar. Bir aşk çocuğu olarak sıradan bir şekilde dünyaya gelen ve zayıf bir bünyesi olduğunu öğrenen ailesinin bir sonraki sefer genetik müdahale ile sahip olduğu kardeşine karşı yenilmekten bıkan Vincent’ın en büyük hayali ise, uzay yolculuğuna çıkmaktır. Bu heves ile temizlikçi olarak girdiği Gattaca şirketinin uzaya gönderdiği araçlardan birine girebilmek için yapması gereken bir şey vardır: Kusursuzlardan olduğunu kanıtlamak. Ona bu fırsatı, Jude Law’un canlandırdığı Jerome Eugene Morrow verecektir. Eski bir yüzme şampiyonu olan ve bir kazada sakat kalan Jerome’un saçları, derisi, kanı ve idrarı Vincent’ın Gattaca’ya giriş biletidir. Vincent, mükemmellerin hüküm sürdüğü dünyaya adeta meydan okur, bu uğurda hayatına mal olabilecek risklere girer.

Neon Demon (2016)

neon-demon-1-filmloverss

Geçtiğimiz yıla damgasını vuran yapımlardan olan Nicolas Winding Refn imzalı Neon Demon, afallatan bir psikolojik gerilim olarak izleyicinin kafasında yer etti. Mükemmelliğin güzellik ile ölçüldüğü sektördeki kadınların arasındaki savaşı hiç tahmin edilemez boyutlarda beyazperdeye aktaran yönetmen, insanın en büyük zaafının insanın en vahşi tarafını harekete geçirdiğini görselleştirmiş adeta. Hiçbir yeteneği olmadığı halde “her şey” olduğunu zannettiği güzelliğinin ona istediği kapıları açacağını düşünen Jesse (Elle Fanning); güzelliğinin farkındadır ama bulunmayı seçtiği yerde kusursuz güzelliğinin nelere mal olacağını bilmez. Mükemmel görünüşün rüyaları süslediği bu yerde, mükemmel kalmak için yapılabileceklerin sınırı yoktur. Jesse, güzelliğin kutsandığı, kıskanıldığı ortamında hemcinslerinden daha güzel olduğunu bilerek keyif almaya çalışırken, hemcinslerinde uyandırdığı duyguların onun tasavvur edebileceğinden daha kötü sonuçlar doğuracağından ise bihaberdir. 16 yaşında yaşadığı yerden koparak model olma hayali ile Los Angeles’a gelen Jesse, mükemmellik yarışının kurbanı olarak ölür.

Pride and Prejudice (2005)

pride-and-prejudice-filmloverss

İngiliz edebiyatının en saygı duyulası isimlerinden olan Jane Austen’ın 1813 yılında kaleme aldığı Pride and Prejudice, dönemine adeta meydan okurken ilham kaynağı olduklarının da göz bebeği olarak yaşamaya devam ediyor. Sadece kadınlarla değil, barındırdığı cesaret ve kararlılık ile erkeklerle de konuşan eser, tabii ki sadece kitap olarak yaşamayacaktı. Şimdiye kadar birçok uyarlamanın kaynağı olan Pride and Prejudice’ın en çok Keira Knightley ve Matthew Macfadyen’ın başrolü paylaştığı 2005’li versiyonda beğenildi. Joe Wright’ın yönetmenliğinde beyazperdeye yansıyan yapımın; mükemmel kadın ve mükemmel evlilikle ilgili çok net fikirlerin olduğu bir yer ve zamanda, bütün bu mükemmellik kalıplarına meydan okuyan Elizabeth Bennet’ın hikayesi söylenebilir. Kısaca; çok iyi dikiş dikmek, dans etmek, piyano çalmak, resim yapmak ve gerektiğinden (?) fazla konuşmamakla mükemmelliği yakalaması beklenen bu dönem kadınlarının yapabileceği en iyi şey ise, ona ömür boyu refah bir hayat sağlayabilecek bir erkek ile evlenmektir. Kendi fikirlerinin olması, evlenmek için aşık olmayı beklemesi, hayattan olabildiğince zevk alıp ince bir espri anlayışının olması hiç de iyi değildir. İşte Elizabeth, tüm bu mükemmellik yarışına meydan okur. Nasıl mı? Sadece kendisi olarak! Ve aşkı da bulur. Nasıl mı? Hiç kimsenin yapmaya cesaret edemediği bu şeyle fark yaratarak!

It’s a Wonderful Life (1946)

its-a-wonderful-life-filmloverss

Frank Capra yönetmenliğinde izleyiciyle buluşturulan It’s a Wonderful Life’ın serüveni, James Stewart’ın hayat verdiği George Bailey karakterinin bir yılbaşı arefesinde hiç doğmamış olmayı dileyerek intihara meyletmesiyle başlar. George bunu istediği anda yanında koruyucu meleği belirir ve George’a hiç doğmasaydı nelerin olabileceğini göstermek ister. Melek ona, engel olduğu kötülükler ve kötü olaylar ile yardım ederek hayatlarına huzur kattığı insanları hatırlatır. Kafasındaki mükemmel hayata benzemeyen bir hayat yaşadığı için çok pişman olup kendisini ölümün kıyısına atan George’a, hayatının olduğu şekliyle zaten mükemmel olduğunun hatırlatılması gerekiyordu. Ya da daha iyisinin olamayacağının. Ya da daha iyisi varsa da, herkesin hikayesinin özgünlük bakımından zaten mükemmel olduğunun. Aslında zaten istediği gibi bir hayata sahip olduğunun farkına varan George, mutlu ailesine geri döner ve her yılbaşı gecesinde birçok insanı karşısına çeken bir klasiğe dönüşür.

Sinemanın da birçok farklı açı ve konularla sunduğu ve sunmaya devam edeceği  mükemmellik algısı/yanılgısı, belki de her zaman canlılığını koruyacak. Çünkü insan hiçbir zaman elindekinin tamamen farkında olmayacak. Hep olmayanı aratan, sadece en yukarı çıkıldığından mutlu ve değerli olunduğunu düşündürten ve herkesin teşvik etmeye çok meraklı olduğu ama sınırlarını koymaktan da bir o kadar aciz olduğu mükemmellik kavramı; Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisi piramidinin en üstünde yer alan kendini gerçekleştirmeye giden yoldaki taşlardan biri değildir. Oraya götürenler hata yapmaktır, sahip olduğunu sahiplenmektir, olduğu şekliyle de sevgi ve kabulü hak ettiğini bilmektir. Bu inançla kendini dünyaya açmak ve diğerlerini de bu kabulle karşılamaktır. Gittikçe kusursuz hayatlar sergisine dönüştürülen sosyal medyanın yarattığı yanılsamalar arasında hala kendin kalabilmektir. Mükemmellik yerine cesareti seçmektir.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi