“Fotoğraf gerçektir. Sinema saniyede 24 defa gerçektir.” Godard’ın Le Petit Soldat filminde kullanılan ve sinema camiasının bir kısmı tarafından kabul görürken bir kısmı tarafından hemen bir antitezi üretilen bu görüş, sinemanın geçirdiği değişim ve dönüşümle birlikte iki zıt fikir arasında adeta mekik dokudu. Toplumsal gerçekçi filmlerin ön plana çıktığı dönemlere, fantastik olanın baskın geldiği zamanlar da yaşandı elbette. Ancak bir belgeselin bile etik kavramı üzerinden tartışılabildiği ve kurmacanın gerçek olana fazlaca müdahale ettiği günümüzde, kişisel olarak sinemanın saniyede 24 kere yalan söyleme sanatı olduğu görüşüne kendimi daha yakın hissediyorum. Sanatın gerçeklikten beslenmesi ya da gerçekliğe odaklanması onun yeni bir gerçeklik yarattığı anlamına gelebilir ancak bu yeni gerçeklik saniyede 24 kere yalan söyleyerek yaratılır.

Sinemada Gerçeklik ve Yalan

the-hateful-eight-filmloverss

Ne yazık ki, klasik anlatı sinemasında bu yalanlar çok daha derin bir algı oluşturmaya hizmet edebilir: Tüketim. Yalan söyleyerek yaratılan bu yeni gerçeklik, bireye tüketmek üzerinden bambaşka bir hayat pratiği sunar. Tüm bunlar bir yana, Fandor tarafından hazırlanan yeni bir video incelemede gördüğümüz şeyi gerçek kabul etmeye ne denli alışkın olduğumuzun izleri sürülüyor. “Hateful Eight’ten A Beautiful Mind’a hikâyelerin kırılma noktaları, twistleri nasıl görüntülerle desteklenen gerçeklik yanılgısı üzerinden geliştiriliyor? Görüyor ve görülüyor olmak gerçekliğin birer kanıtı hâline nasıl dönüşüyor?” gibi sorulara cevap arayan videoda keyifli bir kurguyla anlatıcıların dünyasının her zaman gerçek olmayabileceğini keşfetmek mümkün. Hateful Eight’te anlatılan bir anıyı Tarantino’nun flashback ile desteklemesi otomatik olarak izleyicinin gözünde bu anıyı yaşanmış hâle getiriyor. Ancak bu durum; tamamen karakterinin zihnini yansıtmayı tercih eden bir yönetmenin hikâyenin genel gerçekliğini yansıtmak zorunda olduğu anlamına gelmiyor. Karakterin kendi içsel dünyasında gerçek olan her şey, genelgeçer bir biçimde gerçek olmayabilir ancak yönetmenin gözünden karakter için gerçektir. Tıpkı A Beautiful Mind’da camdan fırlatılan masayı gören iki kişinin varlığının  da aslında gerçek olmaması gibi. Anlatıcının kendi gerçekliğini aktardığı ancak bir twist olarak tüm bunların yaşanmadığını fark ettiğimiz en önemli filmlerden biri de şüphesiz Fight Club. Fight Club, bir tür “anlatıcıya güvenme” filmi olarak bile değerlendirilebilir. Dünyasına ortak olduğumuz ve hislerini hislerimize karıştırdığımız bir karaktere mutlak bir güven duyduğumuz için özdeşleşebiliyoruz ancak tüm bu güvenin filmin sonunda sarsılması sinemanın gerçek ve yalan arasında sürekli mekik dokuyan hâlini daha da çekici kılıyor.

Sinemanın güvenilmez anlatıcılarının değerlendirildiği video incelemeye aşağıdan ulaşabilirsiniz.


Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi