Önceki Sayfa1 / 2Sonraki Sayfa

Bilimkurgu dünyasının vazgeçilmez ögelerinin başında şüphesiz robotlar geliyor. Ortaya çıktıkları ilk günden bu yana birçok değişime uğramış olsalar da, halen değişiyorlar ve bizleri şaşırtabiliyorlar. Robotların insani tavırlara sahip olması ise beyazperdede fazlaca yer bulmuş bir konu. İnsani duygular çerçevesinde bakılınca pek çok örnek bulabilmek de mümkün.

Genelde ‘insani’ olarak nitelenen robotlar, iyilik ve adalet timsali olarak resmedilse de, bu bakış açısını biraz olsun değiştirmekte fayda var. Çünkü dürüst olmak gerekirse insanı en iyi tanımlayacak olan sözcükler bunlar değil. Tabii ki, insanın karakterini ve davranışlarını en belirgin şekilde etkileyebilecek unsurlar elbette ki duygular. Beyazperdede de, yalnızca mantıksal olarak davranmayan, duygulara sahip olan ve fikir geliştiren robotlar var oldukça, bunu daha adil olmak için kullanan robotlar kadar, kibir ve öfkeyle hareket eden robotlar da olacak. Temel olarak bir robotun insani olarak tanımlanabilmesinin gerekliliği bir şekilde duygulara sahip olması diyebiliriz. Bunun paralelinde, duyguların etkisi altındayken, hesaplamalara dayanan mantıksal kararlardan sapmak bile robotların insani davrandığını göstermeye yetecektir. Biz de, Sinemanın İnsani Robotları dosyamızda beyazperdede görme şansı bulabildiğimiz bu robotlardan bazılarını derledik. 

Robocop (1987)

Başrollerinde Peter Weller ve Nancy Allen’ın yer aldığı ve Robocop efsanesini başlatan filmin yönetmen koltuğunda, Paul Verhoeven oturuyor. Robocop’un ardından Total Recall (Gerçeğe Çağrı) filmi ile başarılı bir dönem geçiren yönetmen, filmi seriye dönüştüren devam filmlerinde yer almamıştı. 1987’de yönettiği Robocop, devam filmlerinin ve yeniden çevrimlerin arasında haklı olarak halen en başarılısı olarak gösteriliyor.

Detroit sokaklarını suçtan arındırmak adına geliştirilen Robocop projesi polis teşkilatının en önemli başarılarından biri haline gelir. Bir süre boyunca oldukça başarılı ilerleyen proje, Robocop olmayı kabul eden polis memuru Alex J. Murphy’nin bastırılmış anılarının gün yüzüne çıkmasıyla sekteye uğrar.

Bilimkurgu dünyasında kısa sürede fenomen haline gelen Robocop, üçer yıl arayla gelen iki devam filmiyle bir üçleme dönüştü. Bir cyborg olan Robocop’un tamamen mekanik olmaması ve özünde bir insan olması onu oldukça ilginç bir yere koymuştu. Seksenlerin sonlarında beyazperdede yer alan filmde Robocop, bastırılmış anılarını hatırlayarak onun için tasarlanmış mantık çerçevesinden uzaklaştığında görevini tamamen unutarak, paniğe kapılıyor. Eski hayatıyla, yeni hayatı arasında kalıp çıkamaza giren Murphy’nin çelişkileri onu insan mı yoksa robot mu olduğu konusunda zor bir ikileme sokuyor.

Moon (2009)

Düşük bütçeli bilimkurgu harikalarından bir tanesi olan 2009 yapımı Moon’un başrollerinde Sam Rockwell ve Kevin Spacey bulunuyor. Spacey’in sesiyle bir nevi hayat verdiği Gerty ise filmi en özel karakteri konumunda.

Astronot Sam, gezegenimizin önemli enerji kaynaklarından birini keşfetmek üzere Ay’a gönderilir. Yalnız üstlendiği bu görev için Ay’a vardıktan sonra uydu iletişiminin kopmasıyla yapayalnız kalır. Görevi süresinde sadece sistemin akıllı arayüzü Gerty ile iletişim kurabilen Sam, görevinin sonuna doğru halüsinasyonlar görmeye ve başka birçok sıkıntı çekmeye başlar.

İlk uzun metraj filmi için böylesi özgün bir bilimkurgu senaryosu yazan Duncan Jones beklenmedik bir başarıya imza attı. Karakter analizlerine geniş yer vermesi ve buna paralel olarak Sam’in çevresini algılamasındaki odaklarını belirtirken gösterdiği başarı, filmin en olumlu yanlarından. Fakat yapay zeka olarak geliştirilen, Gerty’nin zaman geçtikçe Sam’le kurduğu ilişki ve ona arkadaşlık etmesi, Gerty’nin evrimi olarak tanımlanabilir. Neredeyse şefkatle, Sam’in ihtiyacı olan ilgiyi  gösteren Gerty, bu yaklaşımıyla çoğu insanın erişemediği insanlığa ulaşıyor.

Blade Runner (1982)

Harrison Ford’un başrolünde olduğu Ridley Scott’un kült filmi Blade Runner (Bıçak Sırtı) bilimkurgunun rotasını değiştiren en özel işlerden biri. 1982 yılında piyasaya çıktığında uyandırdığı heyecan, son zamanlarda filmin devamının da geleceği haberleriyle tekrar yaşanıyor. Bilimkurgu sinemasının en özel filmlerinden olan Blade Runner, elbette oldukça özel karakterler de barındırıyor.

2019 yılında geçen filmde, Tyrell gibi dev firmalar Replikant adını verdikleri ve dünya dışı kolonilerin tehlikeli, yasa dışı işlerini engellemek için kullandıkları robotlar üretmektedir. Bu robotların bazılarında ortaya çıkan bir sorun, isyan etmelerine sebep olur. Uzman bir Blade Runner olan Rick Deckard da kaçan Replikantları yakalamak üzere görevlendirilir.

Ridley Scott’ın yarattığı distopik atmosfer Blade Runner’ın en belirgin özelliklerinden biri. Bu atmosferin içinde yarattığı dünya ise filmi özel bir konuma getirmeye yetiyor. Replikantların varlığı ise birçok farklı soruyu ve cevabı aynı anda bir araya getiriyor. Kaçak durumda bulunan Replikantlar diğerlerinden farklı olarak fikir geliştirebilme yetisine ve özgür iradeye sahiptirler. Bu yeteneklere sahip olduklarını farkettiklerinde insanların emirlerine uymamayı seçiyorlar. Roy Batty’nin liderliğinde hareket eden firari Replikantlar, gün geçtikçe gelişmeye devam ediyorlar. Kendi evrimlerini yaşayan bu robotlar, ilk olarak belki de en insani duygular olan öfke ve kibirle doluyorlar. Onları yaratan düzene karşı duruşlarını en somut haliyle ortaya koyuyorlar. Özellikle Roy’un ağzından duyduğumuz cümlelerin sağlam birer felsefik zemine dayanması da film içerisindeki yetkinliğini arttırıyor.  Blade Runner’ın varoluş hiyerarşisi yaratılan modern dünyaya bir çelme niteliğindeki senaryosuyla bir araya gelen bu etkenler, ortaya tüm zamanların en önemli örneklerinden birini ortaya çıkarıyor.

Bicentennial Man (1999)

Senaryosunu Ben, Robot gibi filmlerin senaristi Isaac Asimov’un yazdığı ve yönetmen koltuğunda Gremlins ve The Goonies gibi filmlerden tanıdığımız Chris Columbus’un oturduğu Bicentennial Man (Robot Adam) filminin başrolünde Robin Williams bulunuyor.

Yeni milenyum ile birlikte, insanlar artık ev işlerini yapmak üzere robot satın almaya başlarlar. Hizmet ettiği aile tarafından Andrew adı verilen robot ise sinemanın insani robotları arasında farklı bir yerde durur. Aile bireylerinin de çok geçmeden farkedeceği üzere, Andrew yalnızca mantık çerçevesinde yanıt vermiyordur. İnsanlara özgü duygu ve algılarla sahip olan Andrew, ayrıca özgün fikirlere de sahiptir.

Robin Williams’ın performansıyla bütünleşen filmlerden bir tanesi olan Bicentennial Man, pek özgün olmayan bir konuya sahip olsa da bunu alternatif bir yöntemle işliyor. Duygu ve algılara sahip bir robotu tasvir ederken ideal insana yaklaşan bir karakter ortaya çıkarıyor. Yönetmen Chris Columbus, bu atmosferi filmin gidişatına göre yer yer yeniden şekillendiriyor. Filmin ikinci yarısı diyebileceğimiz kısımda, Andrew’un evrimini sona yaklaştırmak isterken varoluşsal bir tartışma yaratıyor. İnsan nedir sorusunu defalarca sorarak ve gerçek anlamda yargılayarak filmin finalini hazırlıyor. Yargı sahnelerini Maymunlar Cehennemi gibi örneklerden farklı olarak, anlaşılır bir şekilde ve sıkça tekrar ederek oluşturuyor. Bu tekrarların gidişatı her defasında farklılaşıyor ve sonunda bir cevap bulabilme niyeti taşıyor.

Astro Boy (2009)

Osamu Tezuka’nın çizimlerinden oluşan aynı adlı manga serisinden uyarlanan ve hikayesi, yönetmen David Bowers tarafından yazılan 2009 yapımı Astro Boy, robotlar üzerine hazırlanmış animasyonlar arasında farklı bir yere sahip. Çizimleriyle de orijinal halinden pek uzaklaşmayan Astro Boy, alışıldık animasyon hikayelerinden farklı bir iş ortaya koymaya çalışıyor.

Ölen oğluna benzeyen bir robot tasarlayan bir bilim adamının eseri olan Astro Boy, X-ışını görüşüne sahip, uçan bir robottur. Ağır bir manevi yükün altında olan Astro Boy, kendisinden beklenenlere tam olarak karşılık veremeyince, uzun bir yolculuğa çıkar. Kabul görme arayışında olduğu bu yolculuk sırasında ihanete uğrar ve oldukça kötü robotlarla karşılaşır.

Öğrenebilme yeteneğine sahip bir robot olarak tasarlanıp yaratılan Astro Boy, animasyon kahramanlarının çoğunlukla sahip olduğu özelliklere sahip. Fakat filmin işlenişi açısında belli birkaç özelliği mevcut. Temel olarak bir takım maceraları işleyen Astro Boy’un parmak bastığı güzel noktalar var. Teknoloji ile insanın ırkının benzerliğini vurgulayan ayrıntılarla dolu olması bunlardan en belirgin olanı. Kahramanımız Astro Boy’un ihanete uğradıktan sonra, bununla baş etmeyi, hatta bunu aşmayı öğrenmesi ise onu insani olmaya en yakın kılan özelliği olarak ortaya çıkıyor.

Önceki Sayfa1 / 2Sonraki Sayfa
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi