Kadın konusu çoğu alanda her daim sorunlu ve eksik olmuştur; toplumda, siyasette, edebiyatta ve tabii ki sinemada… Toplumsal ve realist yaklaşımlarla derdi olan kadınlar tasvir edilirken, gerçek üstü, fantastik ya da “distopik” olarak adlandırılabilecek bilimkurgu türlerde kadın kendine daha özgür alanlar yaratma şansı bulmuştur. (!) Bulmuş mudur dersiniz? Bu cümlenin böyle bir nefeste ağızdan çıktığı gibi, anlamının da havada dağılıp yok olmamasını dilerdim ama bugün baktığımızda kadının varlığı diğer alanlarda olduğu gibi sinemada da çoğunlukla hak ettiği değere sahip değil ne yazık ki.

Seks satar fikrinden yola çıkan kapitalist düzen, seks eşittir kadın denklemini erkeğin önüne koyar ve bazen üstü kapalı bazen de alenen kadını bir arzu nesne konumuna yerleştirir. 1897’de vampir mitini kaleme alarak ilk kez edebiyatla hayatımıza sokan Bram Stoker da aslında farkında olmadan bahsettiğim bu düzenin bir alegorisini yaratmış oldu. Uzun yıllardır Transilvanya’nın yamaçlarında adı geçen, destanlara konu olmuş ve hatta Osmanlılar’la olan husumetleriyle de bilinen Kazıklı Voyvoda hikayesini kurgulayarak kan emicilerin atasını yaratan Stoker, edebi bir başarının yanı sıra bugün hala daha üzerine kitaplar yazılacak kuramların da başlangıcını yaptı. On sekizinci yüzyılın sonlarında emperyalizmin yükselişe geçmesi ve sınıfsal değişiklikler göz önüne alındığından toprak sahibi, aristokrat bir aileden gelen Drakula’nın kan emici özelliği çok da şaşırtıcı olmasa gerek. Söz gelimi Drakula hikayesine baktığımızda Balkanlarda yaşayan gizemli bir lord, İngiltere’den bir malikane satın almak istemektedir. Balkanlardan Avrupa’ya sıçramak üzere olan bu büyük tehdit, emperyalizmin ne kadar küreselleştiğinin de bir kanıtı gibidir. Gel gelelim uyumadan önce Hoffman ve Dumas’nın korku hikayelerini okuyan Marx, sermayenin niteliklerini tanımlarken de şu cümleleri kullanmıştır: “Sermaye ölü emektir. O da bir vampir gibi ancak canlı emeği emerek yaşayabilir ve ne kadar çok emek emerse, o kadar çok yaşar.”*

Stoker’ın Drakula’sında temelde iki ana kadın karakterden bahsetmek mümkün. Şehvetli, çok eşliliğe yatkın olarak yorumlanabilecek Lucy ve okuyan, yazan, nişanlısı Jonathan’a duyduğu derin aşkla, bir iffet timsali Mina… 1992 yılında Francis Ford Coppola’nın beyazperdeye uyarladığı Drakula (Bram Stoker’s Dracula, 1992) filminde de kitaptaki bu iki karakter oldukça sağlam analiz edilerek, fiziki olarak da başarıyla temsil edilmişlerdi. Fakat feminist okumaya yöneldiğimizde edilgen durumdaki kadının pasifize edilmiş konumunun sürdürülerek, şehvetli ve erkek düşkünü olanların kaçınılmaz sonları hakkında ipuçlarını okumak mümkün.

Uzun yıllar boyunca beyazperdedeki vampir filmlerine baktığımızda erkek vampirlerin egemenliğini görebiliriz. 1922 yılında Nosferatu (Nosferatu, eine Symphonie des Grauens, 1922) ile ilk kez beyazperdeye adım atan vampirler sonraki yıllarda da artarak perdede göründüler. Dönem dönem, lezbiyenler (Vampyros Lesbos, 1971), şehvet düşkünü erkek avcısı seksi kadınlar (Queen of the Damned, 2002) gibi kalıplaşmış formlarda karşımıza çıkan kadın vampirlerse, vampirizm temalı filmler arasında deneysel çabalardan öteye geçemedi. Sonraki yıllarda sektörün Drakula’ya saygısından olsa gerek (!) kadın vampirler bekleneni vermeyince, 2000’li yılların sonlarında “teenage” (ergen) vampirler popüler film endüstrisindeki kan ihtiyacını karşıladı. Bu defa yakışıklı ama bir o kadar da “evcil” vampirler beyazperdenin nabzını tutmaya başladı. Erkeklerin bunca ön planda olduğu filmlerde, kadınlar çoğunluklara onların yakışıklılığına, “adam gibi adamlığına” ve centilmenliğine hayran birer figüran olarak pasifize edilmeye devam edildi.

1994 yılında Tom Cruise, Brad Pitt ve Antonio Banderas isimleriyle popüler kültürdeki vampirizm temalı filmler arasında zirveye ulaşan vampirler bir kez daha bu söylemi sürdürmeye devam ettiler. Bu filmde izlediğimiz o zamanlar 11 yaşındaki Kirsten Dunst ile beyazperdeki ilk çocuk vampirle tanıştık diyebiliriz. Neil Jordan’ın 1994 tarihli Vampirle Görüşme (Interview with the Vampire: The Vampire Chronicles) filminde kadın tasvirindeki pasifize eden yaklaşımın devam ettiği oldukça aşikardır. Claudia’nın (Kirsten Dunst) ebedi yalnızlığına alternatif, bir anne modeli ve de en önemlisi asla olamayacağı yetişkin bir kadın figürü olarak, yine Claudia’nın çabalarıyla hikayeye dahil edilen Madeleine’in (Domiziana Giordano) varlığından söz etmek bu konu hakkında yeterince şey anlatıyor.

2008 yılında İsveçli yönetmen Tomas Alfredson’ın çektiği Gir Kanıma (Låt den rätte komma in) filminde ise bu alanda silikleşmiş kadın temsiline inceden göndermeleri hissedebiliriz. Küçük bir vampir kızın kalabalıktan uzak hikayesini anlatırken, filmin son sahnesinde ortaya çıkan sürpriz gelişmeyle bu dünyada yalnızlaşan kadınların, vampirlerin dünyasında da yalnızlaşmış küçük kadınlar olarak hayatlarını sürdürmeye mahkum olduğu bir kez daha izleyiciye hatırlatılır.

Kendi adıma her fırsatta dile getirdiğim, en iyi vampir filmlerinden biri olan Neil Jordan’ın 2012 tarihli Bir Vampir Hikayesi (Byzantium)  filmine gelirsek; buraya kadar anlatılan her şeyi alt üst edecek, ezber bozan bir film olarak öne çıkıyor. Öncelikle kadının ön plana çıkarak, başrolü kapmasıyla başlayan film, anne-kız hikayesiyle olayı bir adım daha öteye götürüyor. Adeta sektörde vampirizm temalı filmlerdeki kadın düşmanlığına karşı durarak “ben buradayım, bir kadın olarak beni daha ne kadar göz ardı edeceksin!” diyebilecek kadar da cesur bir söylemi sahipleniyor. Gerek oyunculukları, gerekse üstlendiği misyonuyla Bir Vampir Hikayesi, vampirizm temalı filmlerdeki kadın temsilini etraflıca masaya yatırmanın vakti geldiğini söylüyor. Öte yandan 2012 yılında vizyona girmiş bu filmden bahsederken, bir anlamda bu süreç için ne kadar geç kalındığının da farkına varmamız gerekiyor. Seks sembolü kadın vampirlerden, düzene karşı gelen kadın vampirlere geçiş aşamasında neredeyse koca bir asır devirmeyi bekledik.

Ülkemizde daha önce birçok festivalde gösterilen ve bu hafta vizyona giren, öncesinde 2008 yılında çektiği kısa filmle oldukça konuşulan İran asıllı Amerikalı yönetmen Ana Lilly Amirpour’un son filmi Gece Yarısı Sokakta Tek Başına Bir Kız ( A Girl Walks Home Alone at Night) tüm bu kadın temsillerini sürdürecek bir yaklaşımla öne çıkıyor. İçerisinde İran ve kadın kelimeleri geçen bir filme vampir kelimesini de dahil ederek izleyicinin hayal gücünü en başından zorlayan film tahmin edileceği üzere distopik bir dünyada geçiyor.

Yazının sonuna geldiğimizde yeniden en başına dönerek mevcut düzen içerisindeki “geleneksel” yakışıklı, şehvetli ve kadınını “sahiplenen” erkek vampirler, Hollywood sektöründe dolar işaretlerinin vücut bulmuş hali olduğu sürece, kadın vampirleri deneysel çabaların ötesinde çok sık izleyemeyeceğiz gibi görünüyor. Fantastik dünyalardan ziyade gerçek hayatta da daha özgür ve güçlü kadınların varlığının mümkün olduğu bir dünya dileğiyle, esen kalın.

 

*Frayling, C. (2009). Giriş. Vampirizm (sf. 79). İstanbul: Varlık.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi