Nietzsche 19. yüzyılın sonunda, yani Avrupa’da en büyük dönüşümün yaşandığı bir dönemde yaşamış biri olarak; ortaya koyduğu düşüncelerle hiç kuşkusuz felsefe tarihinin en sıra dışı figürlerinden biridir. Ama burada, o dönemde yaşamış diğer filozoflardan ayrılan bazı özellikleriyle dikkat çeker. Özellikle Kirkegaard’ı işaret eden varoluşçu düşünceleri ve nihilizme kayan sert eleştirileriyle, hiç kuşkusuz felsefe alanından popüler kültüre uzanmayı başarmış en önemli isimdir. İşte biraz da bu yüzden; aslında Nietzsche’ye ait olmayan düşünceler, onun kullandığı fakat temeli farklı vurgular taşıyan kavramlar ve farklı yorumlara açık olmasının anlamının istediği yere çekilebilme gibi yorumlamalar ile düşüncesi, fazlasıyla yanlış ve alakasız alanlara kaymaktadır. Sinemada Nietzsche üzerine yapılan incelemelerde de bu yanlışlıklar göze çarpar.

Bu noktada örneğin Nietzsche’nin en çok bilinen ve sıklıkla kullanılan; bengi dönüş, üstinsan, güç istenci, tanrının ölümü, nihilizm, varoluşçuluk gibi kavramlarına karşılık düşünürün felsefesinin esas olarak temeli bunların ötesine dayanır. Bu yüzden bu kavramların temeline dönük düşünceler umursanmadığı için de fazlasıyla yanlış şekilde kullanılmaktadırlar. Güç istenci ile üstinsan arasındaki ilişkinin, bengi dönüşle kast edilenin nihilizmle nasıl bir ilişkisi olduğunun üzerinden durulmaması; son kertede Nietzscheci varoluşçuluk diye bahsedilen şeyin saçma sapan bir şey olmasına sebep olur.

Nietzsche’nin felsefesini anlamak için öncelikle ilk dönemlerine gitmek gerekir. Çünkü Nietzsche çalışma hayatına filozof olarak değil filolog olarak başlamıştır. Bu haliyle de araştırma konuları, dil ve dilin tarihi gelişim ve ilişkileri üzerine olmuştur. İçinde yaşadığı çalkantalı dönem sebebiyle öğretim görevlisi olarak çalıştığı üniversiteyle sıkıntılar yaşamış ve uzun bir süre sonra felsefeyle ilgilenmeye başlamıştır. Bu açıdan da Nietzsche’nin felsefeyle ilgisi genel olarak iki temel izlekte ilerlemiştir. İlki filolog olmasının da etkisiyle dilin yapısı ve işlevi üzerinedir, diğeri de yaşadığı çalkantılı dönemin getirilerinden olan Alman İdelizmi ve anarşizm çatışmasıyla ilgilidir. Nietzsche’nin felsefeye yönelmesindeki en büyük etkilerinden biri bozulan sağlığı ve üniversite ile açılan arasıdır. Bu yüzden de ilgilendiği konularla ilgili olarak yapısalcı ya da yorumlayıcı bir yaklaşım gütmek yerine yıkıcı ve çözümleyici bir bakış açısı ortaya koymuştur.

Bu noktada ilk izlek üzerinden hareket eden Nietzsche, dilin işlevinin ve temelinin çürüklüğüne işaret etmiş, dil ile kurulan her tür felsefi ve mantıksal anlamların beyhude olduğunu vurgulamıştır. Bu açıdan dil, bir tür metafor temeli üzerinden ele alınır. Buradaki metafor kavramı, dil ile ilgili tüm doğrudanlığı ve tek anlamlılığı yıkan bir durumdur. Nietzsche bu çok anlamlılığı çoğul özne kavramıyla açıklar. Yani metaforun içinde barındırdığı çok anlamlılık, onu telaffuz eden özne için de bir çok anlamlılıktır. Bu haliyle Nietzsche, Descartes’dan Kant’a kadar felsefe tarihinin en etkili düşünürlerine çok sert eleştiriler yöneltir. Daha sonra buradan hareketle de, dil üzerinden kurulan metaforların çoğul özne ile olan ilişkisi üzerinden din ve ahlak üzerine eleştiriler getirir. Çünkü dinin ve ahlakın, dil ile tekil anlamlı özneye işaret eden anlamlarıyla tamamen insanbiçimci bir yapıya sahip olduğunu belirtir. Bu haliyle de aslında hakkında hiçbir yargıda bulunamayacağımız şeyler hakkında, sanki hakikatmişçesine düşüncelere kapıldığımızı vurgular. Bu açıdan insanbiçimcilik eleştirisinin en yoğun olduğu alan, tanrı kavramı ve Protestan Ahlakıdır. Burada Nietzsche, tanrıya atfettiğimiz kendi görüntümüz ile ve ahlak diye bahsettiğimiz şeye atfettiğimiz kendi arzularımızın eleştirisini yapar. Bu açıdan tanrının ölmesi, onu insanbiçimcilikten uzaklaştıran mistisizmle birlikte gerçekleşmiştir. Yani onu öldüren, ona kendi suretimizi atfederek var edip sonrada bundan kopararak bizlerizdir. Bu açıdan tanrının ölmesi doğrudan bir ateizm söylemi değildir daha çok tek tanrılı dinlerin aşkınsallık kavramına dönüktür fakat temelinde elbette ki ateist bir düşünce vardır.

Ahlakla ilgili olarak getirilen eleştirilerin odağı olan güç istenci meselesi, Nietzsche’nin ikinci izleğini de ortaya çıkarır. Mesele özellikle Nietzsche’nin en çok etkilendiği isimlerden olan Schopenhauer’la birlikte gelişir. Alman İdealizmine karşı olarak bireyselci bir istenç fikrini savunan Schopenhauer, bu düşünce üzerinden tümden bir istenç felsefesi çıkarır. İşte Nietzsche de, bu istenci daha özel bir anlama güç istencine dönüştürür. Burada istenç, her şeyden önce ahlakın yapısalcılığının temelini oluşturur, yani bu haliyle iyi-kötü gibi kavramları tümden alaşağı eder. İşte Nietzsche’nin nihilizmi de ilk olarak buradan doğar. Ahlakın terk edilmesi ile salt bir çoğul özneye meyil eden güç istenci ile Nietzsche, dilin temelsizliği vurgusundaki metafor kavramını bir araya getirmeye çalışır. Doğal olarak burada işin içinden çıkılmayan bir nokta vardır. Çünkü metafor, her şeyden önce çoğul anlamlılığına karşın, salt bir bireysellik vurgusuna uzanamaz. Çünkü metaforun zorunlu olarak işaret etmesi gereken duruma yönelik bir birliktelik her zaman zorunlu olarak vardır. Bu açıdan Nietzsche, hiç bir zaman bir erk kavramından kurtulamaz. Dilin ve dolaylı olarak da düşüncenin temeli ve gelişimi her zaman erk ile olan ilişkiye dayanmak zorundadır.

İşte bu noktada da Nietzsche, çıkar yolu üstinsan kavramında bulur. Buradaki mesele, güç istenci ile hareket eden bireyin; doğanın idealist ya da mekanikçi yorumlarına karşın kendi istencini en üst seviyeye taşımasıyla alakalıdır. Doğal olarak üstinsan; ahlakın ötesinde, dilin ve düşüncenin metaforik yapısı ile zorunlu erkin kendisi olarak kendisini aşan insandır. Doğal olarak da üstinsan kavram olarak insanlığı aşmak gibi bir anlama işaret eder. Burada Nietzsche üstinsanı güç istencinin nihilizme meyil eden anlamıyla birleştirerek bir varoluşçu düşünce çıkarır. Yani üstinsan, güç istenci ile insanlığı; diğer insanları da yanına çekmek için aşan biri olarak varoluşunu anlamlandırır. Bu haliyle güç istenci, her halükarda bireyselci bir istence dönüktür. Üstinsan kendisini insanlık üzerinden aşmak ve aştığı insanlığı yanına çekerek kendisini onun üzerinden de aşabilmek için çalışır. İşte varoluşçuluğun temeli buna dayanır, Nietzsche burada tamamen bireyselci bir alanda kalarak genele dönük bir söylem getirmeye çalışır. Doğal olarak güç istenci; salt kötü bir şey olarak değil, aksine birçok açıdan amaca götürecek yegane araç olarak ele alınır.

Tüm bu düşüncelerden sonra Nietzsche bengi dönüş fikrini ortaya koyar. Güç istenci ile kendisini aşmaya dönük olarak insanlıkla ilişki kuran bireyin dünyayla ve evrenle olan ilişkisini birey odaklı olarak ele alarak; Hegel’in özgürlük amacıyla çizgisel olarak tanımladığı zaman kavramına karşı çıkar. Çünkü salt bir bireyselci istence dayalı dünya ve evren anlayışında bir amaç olması söz konu olamaz. Bu yüzden de bir amaca doğru ilerleyen düz bir zaman kavramı düşünmek, tıpkı dildeki insanbiçimci düşünceler gibi hatalı bir sonuca götürür. Bu açıdan Nietzsche zamanı bengi dönüş ile açıklar bir diğer anlamıyla ebedi tekerrür. Fakat bu ebedi tekerrür, kelime anlamıyla işaret ettiği haliyle salt bir döngüsellik anlamına gelmez. Bu daha çok zamanın amaçsızlığından kaynaklanan çizgiselliğine karşı çıkışın bir anlamıdır. Bu açıdan tekerrür, daha ziyade ilerlemiyor olmanın ilerlemesi anlamına gelmek üzere kullanılır. Yani hiç bir zaman tam olarak kesişmeden içe doğru dönen bir spiral gibi de düşünülebilir bengi dönüş, ya da hiç bir zaman tamamlanamayacak derecede küçük bir eğime sahip devasa bir eğri gibi de.

Bu noktada da Nietzsche felsefesinin en önemli ayağı kendini gösterir. Çünkü o, sistem felsefesine getirdiği eleştireler neticesinde felsefe yapmaya dönük olarak presokratik düşünürlere dönen bir yaklaşım güder. Bu yüzden de eserleri ya kısa kısa fragmanlar halindedir ya da edebi anlatıyla ortaya konur. Buradaki amaç, dilin metaforik temelinden kaynaklanan çok anlamlılığın ortaya konmasıdır. Öyle ki çalışmalarında Nietzsche kendisinden bile bazen kendisi bazense bir başkası olarak bahseder. Yani salt bir tek anlamlılığın sürekli olarak dışına çıkmaya çalışır. Bu yüzden de Nietzsche’nin kavramları temeli itibariyle birden fazla yoruma meyil eder. Kaldı ki 20. yüzyılın başlarında Hitler’in Nazi Partisi kurulurken düşüncelerini Nietzsche’den alabilmesini sağlayan şey de bu çok anlamlılıktır. Bu açıdan Nietzsche hümanist olarak yorumlanabileceği gibi faşist bir anlama doğru da anlam olarak uzanabilir. Bu açıdan ortaya koyulan yorumlardan neyin Nietzsche’nin felsefesine uygun olup olmadığı oldukça tartışmalı bir konudur. Ama bu haliyle bile yine de Nietzsche’nin felsefesi bazı doğrudan temellere sahiptir. Bu sayede ortaya konan yorumlara getirilen eleştirilerin orijini de bu doğrudan ve tek anlama meyil eden temelde kurulur.

Nihayetinde bizim de popüler kültüre getirdiğimiz alakasızılık ve yanlış yorum eleştirileri, bu temel üzerinden kurulur. Buraya kadar anlattığımız bölümlerle Nietzsche’nin felsefesinin özüne inmeye çalışmamız da bundandır.

Bu haliyle bakıldığında, sinemada Nietzsche ile kurulan ilişkilerinin de oldukça muğlak olduğunu görebiliriz. Örneğin; Tarkovski sinemasının Nietzsche’nin varoluşçuluğu ile ilişkilendirilmesi, bu muğlaklık içindeki en büyük yanlışlıklardan gelir. Özellikle Offret filmi özelinde yapılan bu yorumlar, Nietzsche’nin varoluşçuluğunu klasik anlamda kullanılan varoluşçuluk anlamıyla düşünme hatasında kaynaklanır. Çünkü Nietzsche hiçbir zaman, insanın özüne dönme üzerinden varoluşunu anlamlandırma gibi bir şey söylemez. Onun varoluşçuluğu, tamamen ahlak eleştirisi ve güç istencinden gelir. Doğal olarak da Tarkovksi’nin ortaya koyduğu söylemlerde herhangi bir alakası yoktur. Benzer şekilde sıklıkla Dogville filmi de Nietzsche’nin ahlak ve güç istenci üzerinden geliştirdiği nihilizm ve köle-efendi ahlakı ile ilişkilendirilir. Oysa Nietzsche’nin ortaya koyduğu nihilizm ile filmde kendini gösteren kötülük sorununun insanın özünde olması arasında bir bağ yoktur. Çünkü Nietzsche felsefesinde kötü kavramı üzerinden bir anlam geliştirmek saçmadır. Düşünür daha en baştan iyi ve kötü kavramlarının beyhudeliğini gösterir. Onun nihilizmi tamamen insanın güç istenci ile olan metaforik temelli ilişkisine dayanır; bu haliyle de Dogville’de işlenen bir nihilizmden bahsetmez. Benzer şekilde The Fountain filmi de Nietzsche’nin bengi dönüş kavramı ile sıklıkla ilişkilendirilerek açıklanır. Oysa filmdeki tekerrürün aksine Nietzsche’nin bengi dönüşü, salt bir tekerrür anlamına gelmez. Bu, insanın hayatına ve evrene anlamını veren güç istencine dönük bir vurgudur. Bu açıdan da aynı ilişkiler ile zamanın sürekli tekrarlanması üzerinden bengi dönüş anlamına vurgu yapmak ziyadesiyle hatalı olur, çünkü güç istenci ortaya koyduğu bireysel ilişki ile zamanın amaçsızlığını ortaya koyarken bunu, güç istencinin bireye dönük olması ile anlamlandırır. Doğal olarak da tarih boyunca sürekli aynı şeylerin yaşanmış olmasının anlamını varoluşçuluğa indirgerken dikkatli olmak gerekir çünkü Nietzsche varoluşçuluğu bireyselci bir nihilizme dönük vurgusuyla ortaya koyarken bu tekerrürü güç istenci temelinde geliştirir.

Özellikle en sık kullanılan örnekler ve de kavramlar üzerinden de göreceğimiz üzere Nietzsche; oldukça farklı ve de etkili bir felsefe geliştirmiş olmasına karşın bu yaratıcılığı, popüler kültüre uzanan temelsiz anlamlar ile sıklıkla yanlış ve de alakasız olarak anılmıştır. Bu açıdan Nietzsche’yi anlamak ve onunun üzerinden sinemayla bir ilişki kurmak için fazla aceleci davranmamak gerekir hele ki kavramları görüp de akla gelen ilk anlamları ile kullanmak ortaya konan düşünceleri tamamen absürt bir hale sürükleyebilir.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi