Rus yazar Maksim Gorki 1896’da ilk defa sinemaya gittiğinde hissettiklerini şöyle aktarır; “Dün gece gölgeler krallığını ziyaret ettim.”

Hayranlık uyandıran betimlemeleriyle dikkat çeken ve keskin bir gözlemci olduğu su götürmez bir gerçek olan Gorki’nin sinemayla kurduğu o ilk bağın gücü daha heybetli kelimelerle hayat bulamazdı sanırım. Edebiyat ve tiyatroda “Sosyalist Gerçekçilik” akımının kurucusu olarak bilinen Maksim Gorki, kitaplarıyla dünya tarihinde iz bırakmış biri. İdeolojinin dinamiklerini ortaya çıkarmayı hedefleyen sosyalist gerçekçilik akımının etkisindeki kitapların en önemli ortak özelliği, devrimci ana karakterleriyle halka örnek olacak kişiler yaratmayı hedeflemesiydi. Kitapların odak noktası da bu duruma paralel olarak dönemin atmosferini de göz önüne alırsak elbette işçi sınıfı ve sanayileşme üzerineydi.

Eisenstein’ın 1925 yapımı filmi Potemkin Zırhlısı’yla birlikte politik sinemaya atılan o ilk adımlarla birlikte Maksim Gorki’nin yarattığı evrenin de yedinci sanatta keşfedilmesi çok uzun sürmedi. Yazarın, Sovyet sinema ustası Vsevolod Pudovkin’in 1926’da çektiği Mother’dan tutun da günümüze kadar birçok eseri sinema tutkunlarıyla buluştu. Biz de; literatürde çok tercih edilen bir kavram olmasa da kimisi “Devrim Sineması”nın domino taşı niteliğindeki bu uyarlamaları yazarın ölüm yıl dönümü vesilesiyle tekrar hatırladık ve hatırlatmak istedik.

Sinemada Maksim Gorki Uyarlamaları!

Mother (1926)

mother-filmloverss

Kendi hâlinde bi rev kadınıyken Çarlık rejiminin en karanlık günlerinde, önce eşini sonra da oğlunu kaybeden bir “anne”nin karakterinde yaşadığı dönüşümler sonucu kendini sınıf mücadelesine adamasının öyküsü, Pudovkin’in ellerinde etkileyici bir sinema deneyimine dönüşüyor. Sofistike metaforlarla bezeli Mother (1926), Gorki’nin dünyanın tüm dillerine çevrilen başyapıtının başarılı bir uyarlaması olarak karşımızda duruyor.

Devrimci çalışmaları nedeniyle tutuklanan ve mahkum edilen oğlunun acı kaybıyla bilincinde yaşadığı sıçrama, Ana’nın sınıf mücadelesine katılması ve işçi sınıfının birliği ve kurtuluşu için mücadele vermesi her gün yaşamak için bir neden aradığımız yeryüzünde bizi oyalayabilecek kadar güçlü bir hikâyeye evriliyor. Pudovkin, Maksim Gorki’nin romanında yakaladığı sıcak ve samimi üslubu olduğu gibi ve ustalıkla sinemaya aktarıyor.

The Lower Depths (1936)

the-lover-depths-filmloverss

Solcu siyasi görüşe sahip olduğu için Nazilerin kara listesinde yer alan Fransız yönetmen Jean Renoir’in sinemaya uyarladığı bu Maksim Gorki hikâyesi, zengin bir baronla (Jouvet) kendisini soymak isteyen hırsız Pépel’nin kesişen yollarını anlatıyor. Alt ve üst sınıfların birbiriyle etkileşimini tatlı sert bir sinema diliyle aktarmayı tercih eden Renoir, alt sınıf bir bireyin hayatını değiştirmeye çalışırken hırsına ne kadar yenik düşebileceğini gösterirken romantik bir aşk üçgenini de merkeze alarak melodrama daha yakın bir çizgide duruyor.

Şiirsel gerçekçiliğin güzel bir örneği diyebileceğimiz The Lower Depths, özellikle nehir kıyısındaki intihar sahnesiyle Gorky’nin Rusya’sını andıracak kadar karamsar ve güçlü bir atmosfer yaratıyor. Yönetmenin sonraki filmlerinde de sıklıkla karşımıza çıkan panteist doğa duygusu da kendini belli ediyor.

The Childhood of Maxim Gorky (1938)

the-childhood-of-maxim-gorky-filmloverss

Maksim Gorki’nin başyapıtları arasında yer alan üç otobiyografik eserin ilki olan “Çocukluğum”dan uyarlanan filmin yönetmen koltuğunda şimdiye dek sinema tarihinde en çok Gorki uyarlamasına imza atan Mark Donksoy var. Bu listeye girmiş diğer yönetmenlere istinaden Maksim’i daha derinden anladığına inandığım Donksoy, Gorki’nin çocukluk yıllarına dayanarak Rusya tarihine ve Rus halkının geçmişte yaşadığı zorluklara ve acılara değinerek bize bir başucu filmi hediye ediyor.

Bir çocuğun algıları yetişkin bir bireyden her zaman daha açıktır. Maksim Gorki’nin nefis tasvirleriyle bezeli ve tüm zamanların en çok okunan kitapları arasındaki yerini alan üçlemenin ilk halkasının sinemadaki tasviri için; bir çocuğun gözlemleriyle abartısız ve doğal bir dili buluşturan başarılı bir adaptasyon diyebiliriz. Çocuk psikolojisinden tümevarımla Rus toplumunun yaşadığı travmaların derinliklerine girmeyi başarmış Donksoy, Maksim Gorki denince akla gelen ilk isim.

Foma Gordeev (1959)

foma-gordeev-filmloverss

Mark Donskoy, diğer Sovyet film yapımcıları gibi Bolşevik Devrim için propaganda filmleri yapsa da Eisenstein ve Pudovkin kadar çok konuşulan bir isim olmadı. Yönetmenin Rus sinemasına en büyük ve benzersiz katkısı Maksim Gorki’nin otobiyografik üçlemesi olan “Çocukluğum”, “Ekmeğimi Kazanırken” ve “Benim Üniversitelerim” adlı erken dönem eserlerini sinemaya uyarlaması olmuştu. Donskoy, yıllar sonra da Gorki uyarlamalarına devam etti ve önce Pudovkin’in ellerinden çıkan Mother’ı, sonra da yazarın ilk ve birçokları için en önemli kitabı Foma Gordeyev’i uyarladı.

Volga boylarında deniz taşımacılığını ellerinde bulunduran tefeci tüccarlarla, özgürlük yanlısı ve insan sevgisiyle dolu Foma Gordeyev’in çelişkili ilişiğini anlatan ve aslına sadık kalan bir uyarlama olan Foma Gordeev, varoluş sancılarımızın nefis bir yansıması… Kötülüklerle dolu dünyaya duyduğumuz kin ve her şeye rağmen insanlığa olan umudumuzun güçlü bir tasviri diyebileceğimiz film, sinemasal olarak da dikkat çekiyor.

Queen of the Gypsies (1976)

queen-of-the-gypsies-filmloverss

Emil Loteanu’nun yönetmen koltuğunda oturduğu film, Sovyet rejiminin sipariş filmlerinden sadece bir tanesi… Gorki’nin kısa bir hikâyesinden sinemaya uyarlanan film, Rada adlı genç ve güzel bir kadınla kalbini çaldığı at hırsızı Zobar arasındaki aşka odaklanıyor. Arka planında bir aşk hikâyesi barındıran filmin asıl meselesi ise elbette “ezilen halk” vurgusu… 19. yüzyıl sonlarında Avusturya-Macaristan’da işgal altındaki bir eyalette yaşayan bir grup çingenenin marjinal hayatlarına dâhil olduğumuz film, rejimin idealleriyle uyum sağlayarak toplumun ötekileştirilen bir kesimini “çingene”leri romantik bir kalıba sokuyor.

Müziğin başrolde olduğu filmde çingeneler şarkı söyleyip dans eden insanlar olarak tasvir ediliyor ve mizahla kederin iç içe geçtiği bir hayat yaşıyorlar. Karakterlerine çingene aktörlerin hayat verdiği film, sık sık gerçekçilikle idealleştirme arasındaki soruna dokunuyor. Avusturyalı Macar düşmanı olarak konumlandırılan çingenelere sağlanan istihdamın altı çizilse de onların harika şarkı söyleyip dans eden kanun kaçakları olduğunu vurgulamaktan da geri durmayarak tehlikeli sularda yüzüyor.

Vassa (1983)

vassa-filmloverss

Maksim Gorki’nin 1910’da kaleme aldığı Vassa Zheleznova oyunundan esinlenerek sinemaya uyarlanan filmin yönetmen koltuğundaki isim; Gleb Panfilov. 13. Moskova Uluslararası Film Festivali’nde Altın Ödülü kazanan film, bir tiyatro oyununun tüm heybetini taşıyor desek yanlış olmaz.

Kapitalizmin doğası gereği emek verenin sömürüldüğü, başkalarının emeğiyle ise bir kesimin lüks içinde yaşadığı gerçeğini kendine dert edinen film; paraya, güce, yetkiye ve zekâya sahip olsa da içten içe varoluş sancıları ve yalnızlık çeken Vassa’nın hikâyesi ile bize bir şeyler hatırlatıyor. Paranın söz konusu olduğu her yerde olduğu gibi, çevresindeki insanların çıkarlarına yenik düşmesiyle yüzleşen Vassa en çok da insanların her sıkıştıklarında Tanrı’ya sığınmalarına şaşırıyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi