Feminizmin haklı yükselişi hem medyada dolayısıyla da toplum içerisinde son hız devam ederken bu yükselişin ne denli içten olduğunu sorgular konuma geldik. Feminizmin yükselişinden nemalanmaya çalışan markalardan dizilere, filmlerden reklamlara iyi yüzlü bir reklam çalışmasıyla da karşı karşıyayız. Bu noktada en büyük sıkıntılardan biri kapitalizmin her zaman yaptığı ve galip gelme konusunda en önemli silahlarından biri olan kavramın içini boşaltma ve kendi içerisinde eriterek yeni bir şekle büründürme taktiği, feminizmin de üzerinde dolaşan bir hayalet, kapitalizmin hayaleti.

Harley-Davidson markasının yıllar önce beat kuşağının bir simgesi olması, parkaların botların bu özgürlükçü kuşak tarafından sahiplenip giyiliyor olması, markanın kapitalizm için tehlike arz eden bir kesimin adeta forması haline dönüşmesiyle sonuçlanmıştı. Bu noktada gidişatı yeniden sistemin yararına döndürecek bir tutum sergilemek gerekiyordu. Harley-Davidson’ın medya aracılığıyla içinii boşaltmak ve beat kuşağını markanın kendinden uzaklaştırmak. Böylece izlenecek yöntem de belliydi aslında. Toplumsal cinsiyet kodlarını da yeniden üreten yakışıklı, genç erkeklerin ve güzel, genç kadınların kullanıldığı bir reklam kampanyası yürütmek. Motorun üzerinde bütün kadınların ilgisini çeken, ayaklı ego suretindeki erkeklerin varlığı git gide o tiplemeye özenen genç kesimin büyümesine, beat kuşağının ise uzaklaşmasına sebep oluyordu. Benzer biçimde aynı yöntemin feminizm üzerinden ilerletildiğini görmek de çok zor değil ancak elbette bir ideoloji yalnızca bir markadan çok daha fazlasıdır. İdeolojinin içi ancak belirli bir kesim için boşaltılabilir. Bu kesim toplumda çoğunluktaysa, ideolojinin genel anlamda yanlış anlaşılmasıyla sonuçlanacak bir yola girdiği söylenebilir. Yine de ideolojiyi gerçek anlamda yaşatmaya devam edenlerin varlığını sürdürmesi engellenemez.

Sinemada Aşk Temsilleri Neden Tehlikeli?

Markaların ürettiği, üzerinde “feminist” yazılı tişörtler, yine markaların kadının gücünü ve özgürlüğünü ön plana çıkaran iki yüzlü reklamları, dizilerde ve filmlerde yıllardır görmeyi beklediğimiz temsillerin ters köşe yaparak sunulması son yıllarda kadınların özgürlük yanılsamalı bir başka esarete hapsedildiğinin kanıtı. Filmlerde feminist olarak gördüğümüz güçlü karakterler gerçekten feminist mi? Film kadının hangi davranışlarını doğruluyor, hangilerini yanlışlıyor?

Wonder Woman’ın kurgulanış biçiminin feminist olduğu farklı çevrelerce iddia edildi. Bir süperkahraman kadın karakter görmek elbette tüm duyarlı izleyicilerin yüreğine su serpti. Peki Wonder Woman, gücünün doruklarına hangi anlarda ulaştı ya da aşkı için nelerden vazgeçti? Aşkı feminizm düşmanı bir duygu olarak konumlandırmıyorum elbette. Yalnızca süper güçlere sahip bir kadının, erkeğin etkisi olmaksızın kendiliğinden, gücünün son noktasına ulaşmasının zorluğundan bahsediyorum. Hollywood, bu algıyı ne yazık ki yadırgamayacağımız biçimlerde zihinlerimize oturttu.

Çocukluğumuzdan beri dinlediğimiz masallar, izlediğimiz çizgi filmler, sonrasında gelen diziler ve filmler öyle ya da böyle aşkla ilgiliydi. Aşk, hayatın gerçeği. Ancak hayatın gerçeğini yansıttığını düşündüğümüz sinemanın aşk temsilleri ne kadar gerçek? Sinemasal aşkı kıstas aldığımızda yaşadıklarımız bizi nereye götürür? Sinemanın belli başlı anlatı tekniklerini kullanarak kitleleri etkilediğini göz önünde bulundurursak, karakterlerle kurduğumuz özdeşim üzerinden yer yer onlara öykündüğümüzü rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu öykünme, kitleler üzerinde yoğun etki bırakan filmler aracılığıyla tehlikeli boyutlara ulaşabilir. Tekil filmler üzerinden düşünmeyi bir kenara bırakırsak, aynı karakter kurulumları Hollywood yapımları gibi birbirini tekrar edecek şekilde izleyiciyle buluşturulursa yine tehlike çanları çalıyor demektir. Çünkü, Hollywood sinemasına baktığımızda özellikle aksiyon filmlerinde göreceğimiz ilişki örnekleri, kurtarılan sevgilinin varlığı üzerinden gelişir. Erkek süper kahraman, sevdiği kadını içine düştüğü durumdan kurtarmak zorundadır. Kadın, kurtarılan, sevilen ve sonsuza dek mutlu yaşanılandır. Kadının bu anlatı yapısında edilgen olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Aksiyonu ve etkin olma durumunu erkek devralırken, kadın “başına buyruk” bir biçimde gerçekleştirdiği ilk eyleminde daha büyük bir belaya sebep olur. Ancak kadın karakter, erkeğin kendisine ilettiği direktifleri izlerse, sonunda kurtarılır ve erkeğin sevgisine mazhar olur. Bu aslında fazlasıyla korkunç senaryoyu Hollywood bize, gözlerimizde yaşlarla izletebilir ve sürekli tekrar eden bu döngü, bir noktadan sonra aslında kadının esaretiyle sonuçlanan olaylar silsilesini aşk olarak tanımlamamıza yol açabilir.

Kadının eyleme geçmediği, erkeğin kurtarıcı ve eyleyen olduğu bir dünya tasvirinde sağlıklı ilişki kurmanın imkansızlığını göz önünde bulundurmak gerek. Bu noktada feminizm kurtarıcımız olabilecek bir noktada. Önemli olan filmleri doğru bir biçimde süzgeçten geçirerek, kadın ve erkek karakterlerin hatalı temsillerinin farkında olmalıyız. Hollywood’un bize sunduğu ilişki modelini ideal olarak kabul etmemeli, izlediğimiz temsillerin toplumsal hayattaki yansımalarını da ayrıntılı olarak ele almalıyız.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi