Sinema altın çağını ne zaman yaşadı? Akademik kaynaklarda 1930’lu ve 1940’lı yıllara işaret edilir ve bu bilgi genel olarak kabul edilir. Yazımızda bu bilginin doğruluğunu sorgulayacağız, yanlışlanabilir bir bilgi olduğunu gözler önüne sereceğiz, sorunun kökenine inerek bakış açınızı değiştirmeye ve sinemanın gerçek altın çağını anlatmaya çalışacağız.

30’lu ve 40’lı Yıllar Neden Sinemada Altın Çağ Olarak Kabul Ediliyor?

Sözünü ettiğimiz dönemi sinemanın altın dönemi olarak görenlerin yanı sıra Hollywood’un altın çağı olarak niteleyenler de azımsanmayacak çoğunlukta diyebiliriz. 20’li yılların sonunda sese kavuşan sinema, böylece en önemli teknolojik atılımını da gerçekleştirdi. Geçiş döneminde yaşanan teknolojik sorunlarla birlikte Amerika’da Büyük Buhran döneminin de son bulmasıyla halkın ilgisini sinemaya yöneltmemesi için hiçbir sebep kalmamıştı. Bu ilgi stüdyoların kasasını doldurmasını ve dolayısıyla da sektörün büyümesini sağladı. Üretilen film sayısı arttı. II. Dünya Savaşı da bu olumlu tabloyu değiştirmedi. Sadece Amerika’da değil, Avrupa’da da benzer bir durum yaşanıyordu. 1936 yılında İngiltere’de çekilen film sayısı 225’ti. Diğer Avrupa ülkelerinde de durum pek farklı değildi. Üretilen film sayısı yüksek, seyircinin ilgisi yoğundu.

Televizyonun icadıyla sinemanın karşısına alternatif bir eğlence çıktı. 50’li yılların başından itibaren tv’nin yaygınlaşmasıyla seyirci sayısında %20’lik bir düşüş gözlendi. Bu, geri döndürülemeyecek bir düşüştü. 30’lu ve 40’lı yıllar, sonraki dönemlerle karşılaştırıldı ve şöyle bir sonuç ortaya çıktı: Film ve seyirci sayısının en yüksek olduğu bu 20 yıllık süreç (1932-1946 yılları arasını kapsadığını söyleyenler de var) sinemanın altın çağı olarak kabul edilmeli. Ve ettiler de. Bu bilgi sinemayla ilgili tüm kaynaklara işlendi ve genel kabul gördü. “İyi de bunun neresi yanlış?” dediğinizi duyar gibiyim. Şimdi oraya geliyoruz. Halkın sinemaya yoğun ilgi gösterdiği ve film üretiminde de patlama yaşanan bir dönemin bir sanat dalının altın çağı olarak kabul edilebilmesi size de tuhaf gelmiyor mu? Tuhaf ve de kabul edilebilir gibi değil. Birileri böyle buyurduğu için 30’lu ve 40’lı yılları altın çağ olarak kabul edemem. Çünkü işin aslının öyle olmadığını biliyorum.

Nedir Bu Altın Çağ, Sorun Nerede Başlıyor?

Altın çağ kavramı, sinema da dâhil pek çok alanda kullanılıyor. İnsanlığın uzak geçmişinde yaşanan bir altın çağdan ve geleceğimizde yaşanacak başka bir altın çağdan bahsedilir. İnsanlığın altın çağı dendiğinde ne anlıyoruz peki? Nitelik mi, yoksa nicelik mi? Geçmişimizdeki altın çağdan kasıt elbette nitelikseldir. Aksi zaten matematiksel olarak mümkün değil. İşte altın çağ budur. Gelişimin zirvesidir. Sanatın altın çağı Rönesans değil miydi? Leonardo Da Vinci, Michelangelo, Rafael gibi dev sanatçılar, onların başyapıtları ve getirdikleri akımlar… Böyle düşündüğümüz zaman sinemanın altın çağının 30’lu ve 40’lı yıllar olmasının imkânı yok. Sinema sanatı gelişimini henüz tamamlamamışken (sinema henüz renge kavuşmamış, kurgu ve anlatı açısından mesafe kat etmemiş) nasıl bir altın çağ yaşanabilirdi? Cevap basit: niceliksel bir altın çağ… Sorun buradan kaynaklanıyor. Altın Çağ kavramının yanlış veya eksik kullanılmasından. Peki, bunu kimse düşünemedi mi? Peki, siz neden niteliksel değil de niceliksel bir altın çağ kabul ediliyor hiç düşündünüz mü? Sanata tüccar kafasıyla yaklaşılırsa olacağı budur. Bu mantaliteyle sadece kendi gerçeklerinizi görürsünüz. Bu yanlışta sorumlu kim(ler)? Altın çağı yanlış anlayanlar mı, yoksa tüccar kafasıyla düşünenler mi? Orasını bilemiyorum ve çok da ilgilenmiyorum.

Sinemanın Gerçek Altın Çağı

Sinemanın altın çağını üretilen film sayısına göre değil de, o filmlerin niteliği ve sinema sanatının gelişimine gösterdikleri katkıyla değerlendirdiğimizde 1960’lı yılları işaret etmemiz kaçınılmaz olacaktır. 50’li yıllardan 60’lı yıllara geçişle birlikte sinema hüviyetini değiştirdi. Modern sinema doğdu ve her şeyi değiştirdi. Tüm sanatları kapsayıcı özelliği olan sinema, çağının gerisinde kalamazdı, aksine çağını yansıtırken ileriye de bakabilmeliydi. 60’lı yıllardan önce böyle bir durum söz konusu değildi. Yönetmenler; devletin baskısı, toplumun hazır olmaması ve stüdyoların risk almak istemeyip konjonktüre göre hareket etmesi sonucunda boyun eğmek zorunda kaldılar. Cinselliğin ve şiddetin sunumu başta olmak üzere pek çok fikri dile getiremeyen, görselleştiremeyen bir sanattı sinema. Tamamlanmamıştı. Sergey M. Eisenstein, Fritz Lang, Orson Welles gibi dahi yönetmenler sınırlarını bilerek sanatlarını icra ettiler. Sınırlar ortadan kalkmasa da 60’lardan itibaren esnemeye, silikleşmeye başladı. Bu da kuşkusuz ki, 60’lardan sonra film çeken yönetmenlerin şansıydı.

60’lı yıllardaki değişimin sebebi dünyanın değişmeye başlamasıydı şüphesiz. Bu dönemde siyasal gelişmeler belirleyici olarak etkisini pek çok alanda gösterdi, sinema da bundan nasibini aldı. Tabular bir bir yıkılmaya başladı, sosyo-kültürel değişim, sinemanın da kendisini yenilemesini zaruri kıldı. 50’li yıllarda ortaya çıkan Fransız Yeni Dalgası, 60’lı yıllara damgasını vurdu. Jean-Luc Godard’ın anti-sineması, sinemanın değişerek gelişmesinde önemli bir pay sahibi oldu. François Truffaut, Alain Resnais, Louise Malle ve Eric Rohmer gibi Yeni Dalga yönetmenlerinin sineması, Fransız sinemasıyla birlikte bu dönemin parlamasında etkili oldu diyebiliriz.

Altın Çağ gelişimin zirvesidir demiştik. Gelişimin zirvesinden kastımız, anlatısal olarak zirveye ulaşılmasıdır. Bir noktadan itibaren sinema sadece teknolojik olarak gelişme göstermeye başladı. Bu bir dengesizlik yarattı ve dengenin bozulması başka sorunları beraberinde getirerek düşüşe sebep oldu. Bu sorunların başında da ticari sinemanın şahlanması var hiç şüphesiz.

Sinema tarihine dönüp baktığımızda bahsettiğimiz zirvenin 60’lı yıllarda yaşandığını görüyoruz. Hatta 70’li yılları da 60’lara dâhil ederek, 20 yıllık bir süreci sinema sanatının en göz alıcı dönemi olarak addedebiliriz. Her zaman dile getirdiğim bir şey var: Sinema yönetmenlik sanatıdır. Yönetmenlik sanatı da bu dönemde arşa ulaşmıştır. Stanley Kubrick (2001: A Space Odyssey), Sergio Leone (Once Upon a Time in the West), Ingmar Bergman (Persona), Alfred Hitchcock (Psycho), Andrey Tarkovsy (Andrei Rublev), Arthur Penn (Bonnie and Clyde) ve Hiroshi Teshigahara (Women of the Dunes) hem kendi kariyerlerinin en önemli işlerine imza attılar hem de sinemanın en kayda değer örneklerini verdiler bu dönemde. Bu isimlere kariyerlerine 60’larda başlayıp, 70’li yıllarda harikalar yaratan Francis Ford Coppola, Martin Scorsese, Bernardo Bertolucci, Steven Spielberg ve Brian De Palma gibi yönetmenleri ekleyebiliriz.

Sonuç olarak; altın çağ kavramını nasıl kullandığımıza bağlı olarak, sinemanın iki farklı altın çağı olduğunu kabul edebiliriz. 30’lu ve 40’lı yıllara film üretimi ve seyircisi sayısı yüksek olduğu için, 60’lı ve 70’li yıllara ise sinemanın bir sanat dalı olarak doygunluğa ulaşması ve en iyi örneklerini vermesi sebebiyle sinemanın altın çağı olarak bakabiliriz. Hangisinin daha önemli olduğuna karar verecek olanlar da sizlersiniz.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi