Tilda Swinton’ın sinema kariyerinde cinsiyet geçişliliğinin izini süren bir yolculuğa çıkarak, bunun oyuncunun başarısındaki yerini keşfetmeye ne dersiniz?

Herhalde Tilda Swinton‘ı gizemli bulan, ruhani bir tarafının olduğunu hisseden ve bu dünyanın dışından gelmiş gibi hisseden bir biz değilizdir. Kim bilir, belki Constantine‘in de kendisini izlediğimizden beri gerçekten Cebrail olduğuna inandık. Bu dünyaya sığmayan, adeta başka bir gezegenden gelmiş bu kadın, çok uzun zamandır toplumsal cinsiyet anlayışlarımızı yeniden yaratan bir insan aynı zamanda. Sinemada, ve bu yazıda pek inceleme şansı bulamayacak olsak da canlı performanslarında, genelgeçer kadınlık anlayışlarını devirmiş, dişilliğin cinsiyetçi kurallarını büken, onları yeniden tanımlayan en önemli figürlerden biri Swinton. Bugünlerde bir hayli popülerleşen akışkan cinsiyetlilik, Tilda‘nın çok uzun zamandır sergilediği bir şey, hatta cesaret edip de bugünkü toplumsal cinsiyet tartışmalarında akışkan cinsiyetlilik gibi bir kavramın yer almasında ciddi anlamda katkısı olan bir isim bile diyebiliriz.

Hem popüler kültür, hem de kuir teori alanlarında eserler veren Lauren Berlant, sinemanın modern kültürlerin toplumsal inşa sürecinin bütünleyici bir parçası olduğunu, belli fantezilerin sinema ekranından taşıp sosyal ve politik alanlara taşındığını söyler. Bu yüzden izlediklerimiz yalnızca tükettiğimiz kurgular değil, günlük hayatlarımızı şekillendiren şeylerdir. Yine Berlant‘ın teorileri vesilesiyle kadınlığın, mahrem alanın politik gücüyle ve günlük yaşamla popüler kültürü sarmalayan ve politik bir mana taşıyan bir kategori olduğu çıkarımını da yapabiliriz. Mahrem alan ve sinema oldukça kapsamlı ve bir paragrafta tümüyle açıklaması pek de mümkün olmayan bir konu. O yüzden, bu konuyu merak eden ve üzerine bir şeyler okumak isteyenlere, Serazer Pakerman‘ın Film Dilinde Mahrem kitabını tavsiye edebiliriz.

Bu küçük ve bol referanslı paragrafı şu sebeple yazdık: Yeniden inşa etme gücünü, cinsiyetler üstü bir şekilde sinema alanında kullanan Tilda Swinton, Berlant‘ın teorilerinin de doğruladığı üzere, kadınlığın sinema tarafından yeniden üretilmesi sürecinde oldukça ilerici izler bırakmış bir isim. Performans sanatçısı, oyuncu, yapımcı, aktivist, model ve hepsinin ötesinde kült bir stil ikonu olan Swinton yaklaşık 70 film, 40 tiyatro oyunu ve sayısız performansta yer aldı. 1980’lerin ortasından beri çalıştığı pek çok bağımsız yönetmen ve kuir sinemacı mevcut. Tüm bunlar, bütünlüklü olarak incelendiğinde, belli bir kalıba uyan kadın anlayışının yeniden inşa sürecine dair bir külliyat gibiler.

Sinemada Akışkan Cinsiyetliliğin Kraliçesi: Tilda Swinton

tildaswinton-filmloverss

Hollywood’un Kadın Algısını Baştan Tanımlayan Roller

Tilda Swinton‘ın illa cinsiyetlerarası bir çerçevede değerlendirmemiz gereken rollerde yer almadığı vurgusunu, oyuncunun akışkan cinsiyetliliğini tartışırken yapmamız gerekli. Bu vurguyu önemli kılan şey, Tilda Swinton‘ın cinsel geçişkenliği ön plana almayan rollerinde dahi, toplumsal cinsiyete dair önemli tespitler yapabiliyor olmamız. Cinsel akışkanlığın ön plana çıkmadığı, aksine bir hayli feminen rollerle karşımıza çıktığı zamanlarda bile Tilda Swinton kadınlığa dair önyargıları yıkmayı sağlayacak performanslar sergiliyor.

Bize bugün her ne kadar maskülen bir imajla dolaşan kadının, kadınlığını kaybetmiş muamelesi görmesi tarih sayfalarında kalmış gibi gelse de bu bakış açısının, bazı insanlar için güncelliğini nasıl da koruduğunun hepimiz farkındayız. Aynı mantık, kadınlığın feminen bir görünüşten ibaretmiş gibi algılanışında ve bunun beyazperdede sıkça bir taktik olarak kullanılışında da söz konusu.  Bu tür yüzeysel tavırlar daha yaygın iken, bunların sınırlarını esnetmiş bir oyuncu Swinton. Bu bağlamda en çok dikkatimizi çeken filmi ise Teknolust.

Teknolust‘ın ana karaterlerinden Ruby, “femme fatale” imajı, fakat bu imajın altını dolduramayan hikayesi ile popüler kültürün kadın algısıyla fevkalade dalgasını geçen bir karakter. Kurbanlarını tek tek baştan çıkartan Ruby, aslında biyogenetik uzmanı Rosetta Stone‘un, her biri farklı bir renkle temsil edilen üç klonundan bir tanesi ve sadece bir android. Ruby‘nin uyurken arkasında çıkan görüntülerden Hollywood filmlerindeki kadınları taklit ettiğini de anlıyoruz. Elizabeth Taylor‘ın Hellen Ellswirth karakteri veya Kim Novak‘ın Molly karakterlerinin düz bir taklidinden ibaret baştan çıkartma taktikleri, hem ideal seksi kadın anlayışıyla, hem “baştan çıkartma sanatı”nın saçmalığıyla, hem de heteroseksüel erkeğin cinsel istekliliğinin genelgeçer kabulüyle dalgasını geçiyor. Bu yüzden Hollywood‘un kendisini sürekli tekrar eden, her filmde yeniden üretilen, yüzeysel kadın ve cinsellik algısını sıfırlayan bir karakter. Üstelik Ruby‘nin yalnızca bir kopya olduğunu düşünürsek, burada kendisi de bir imitasyon olan ve yine başkalarını imite ederek hayatını sürdüren bir “femme fatale” söz konusu. Kendisinin kopyalandığı Rosetta Stone ise Ruby‘nin tam tersi asosyal, çalışkan ve kocaman gözlüklü bir biliminsanı olunca, Teknolust kadın karakter klişelerine oldukça eğlenceli, fakat bir o kadar da derin bir eleştiri katmış oluyor.

Tilda Swinton’ın beyazperdede klişeleşmiş kadın imajını altüst ettiği, Teknolust’takinin aksine gerçekçilik barındıran rolleri de var elbette. Oyuncu, Burn After Reading‘deki sert ve ruhsuz sevgili, We Need To Talk About Kevin‘daki duygusal kopukluğu yüzünden travmatik bedeller ödeyen kadın ya da Snowpiecer‘da alt-sınıf mensubu çalışanlara karşı mübalağalı derecede duyarsız birini canlandırarak, günlük hayatta karşımıza çıkabilecek, ama beyazperdede nadiren rastladığımız, çok sıradan, fakat sıradanlıklarıyla kadının belli bir model olması gerekliliğini yıkan kadın karakterlerle pek çok kez karşımıza çıktı.

Buraya kadar bahsettiklerimiz, zaten Tilda Swinton‘ın cinsiyetle, özellikle toplumsal cinsiyetle alakalı eleştirileri nasıl da performe ettiğini ortaya koysa da oyuncu sadece heteroseksüel kadın imajının sınırlarını zorlamakla yetinmiyor. Bizzat cinselliğin kendisini algılayış biçimimizle de gerek Caravaggio, gerek The Last of England, gerek Edward II filmleriyle de oynuyor. Elbette bu filmlerin her birinin tarihsel bir gerçekliği içinde barındırması, zaman algımız ve farklı devirlerde cinsellik hakkında neler düşünülüyor olduğuna dair de fikirlerimizde bir kayma yaşanmasına neden oluyor. Bu durumun tavan noktası, biraz aşağıda üzerine tartışacağımız Orlando olsa gerek.

Swinton‘ın rol seçme konusunda belli bir çizgiye sahip olduğu çok aşikar olsa da heteronormatif bir çerçeveyle yazılmış senaryolarda bile, ya oyunculuğuyla ya da projeye dahil oluşuyla klasik anlamdaki cinsiyetlere dayalı kuralları bozuyor. Michael Clayton filminde canlandırdığı Karen Crowder tam da böyle bir karakter örneğin. Swinton‘ın cinsiyet bükme konusundaki kabiliyeti, içinde yer aldığı erkek egemen dünyada varlığını korumaya çalışan bir kadın imajını yalnızca kendisini tuvalete kapattığı sahnede bile verebilmesiyle ortaya çıkıyor.

Kuir Kültür ve Akışkan Cinsiyetler

orlando tilda-filmloverss

Tilda Swinton‘a günlük hayatın parçası olan, sıradan bir kadın verildiğinde, kendisi muazzam bir performansla geri dönüş yapıyor. Cinsiyet sınırları belirsiz, sadece bir cinsiyete ait olmaktan uzakta bir karakter teslim edilince ise ortaya mucizeler çıkıyor.  Orlando ve Constantine bunun sinemadaki en bariz örnekleri olsa da Swinton‘ın bu cinsiyetsel oyunbazlığı David Bowie‘nin The Stars klibinde ve modellik kariyerinde de karşımıza çıkıyor. Swinton‘ın karakteri pek çok insan için zaten bu geçişkenlikle özdeşleşmiş durumda. Orlando da bu geçişkenliğin bir dönüşüme evrildiği film olduğu için, aynı zamanda cinsiyet geçişinin en ön plana çıktığı film. Filmin yönetmeni Sally Potter, film için ikilinin buluşmasının en büyük sebebinin Tilda Swinton‘ın erkek ve kadın karakterler arasında kolaylıkla geçiş yapabilmesi olduğunu söylüyor. Virginia Woolf‘un 1928 Orlando: A Biography kitabından Potter tarafından uyarlanan senaryo, simültane değişkenlik gösterebilen bir cinsiyet değişimi üzerine kurgulanmış vaziyette ve bu kurgu bunu başarabilecek bir oyuncunun varlığını zorunlu kılıyor. Filmin kronolojik sırasının düzensizliği ve Swinton‘ın oyunculuğu, cinsiyet ve toplumsal cinsiyet ayrımını izleyenler için görünür ve anlaması kolay bir hale sokuyor.

Swinton, karşımıza bir kadına ya da erkeğe hayat verirken çıksa da her zaman diğer tarafa dair bir şeyleri bünyesinde barındırıyor. Tam da bu sebeple sık sık “androjen” olarak sınıflandırılıyor. Performansları iki cinsiyetten de bir şeyleri taşımayı başarsa da kategorik olarak asla tam olarak bir tanesine aitmiş gibi gelemediği o kadar çok iş yapmış durumda ki… Bu nedenle oyuncuyu heteronormatif bir yere oturtamayan herkes, kısa yola kaçarak mevcut yoldan iki cinsiyeti harmanlayarak Swinton‘ı androjen olarak adlandırma yoluna gidiyor. Androjen olarak adlandırılmadığı durumlarda ise performansları LGBTİ kültürünün farklı farklı sıfatlarıyla adlandırılıyor: Drag, trans-gender, kuir, genderqueer ve hatta tomboy… Tam da bu isim konulamama halinden sebep, cinsiyetsiz desek cinsiyetsiz olmayan, cinsiyetli kılmaya çalışınca kabına sığmayan bu vaziyetten ötürü biz kendisini “Akışkan Cinsiyetliliğin Kraliçesi” olarak adlandırdık. Toplumsal cinsiyetin bir kurgu olduğunu zaten biliyoruz; tek fark, çoğumuz için bu kurguyu toplum belirlerken, Tilda Swinton‘ın kurgusunu belirleyen şey, o an canının ne istediği. Hatta bu durumu şu sözlerle ifade etmişliği de var:

“Bir saatlliğine, tıpkı babam gibi, yakışıklı olmayı, bir hafta boyunca güzel olmaya yeğlerim.”

Tilda Swinton‘ın başarısı, hem sinema alanında, hem de cinsel mahremiyet hususunda tanımları kendisinin yapıp, başkaldırmasından kaynaklanıyor. Onu bu kadar özel kılan şey de bu isyan, çünkü bu sayede kuralları koyan kişi kendisi haline geliyor. Üstelik yazının başında değindiğimiz Berlant’ın fikirleri çerçevesinde düşündüğümüz zaman, bu kuralların hem kendi hayatında, hem sinema alanında, hem de politik gerçeklikte bir karşılığı var. Bir kısmı çoktan kabul görür hale geldi, bir  kısmı ise Tilda Swinton gibi özneler tarafından gelecekte yaratılacaklar.

Not: Bu yazıda bu linkten bir kopyasına ulaşabileceğiniz Jackie Stacey tarafından yazılmış Crossing over with Tilda Swinton—the Mistress of “Flat Affect” makalesinden faydalanılmıştır. 

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi