Sinema, nasıl tiyatro oyunu, edebi eser uyarlamalarına sıklıkla başvuruyorsa tarihi, yani medeniyetin öyküsünü de belgelenecek, kurgulanacak, kısaca yeniden yaratılacak bir ürün gibi görür ve onu görselleştirir. Bin yıllarca yıl geriye gider ve yeni efsaneler yaratır, bir yandan yakın tarihte gezinir ve gelişen medeniyeti toplumsal olarak evrimleşmiş insana anlatır. Sinema toplumsal hâfızada yadsınamayacak kadar önemli bir yere sahip. Bu kudret hem tarihi hatırlatma gibi bir rol üstlenebileceği gibi tarihi ideoloji, lider ve çıkar doğrultusunda yeniden de tanımlayabilir. Sinemanın retorik bir yönü vardır; geçmişte ve hâlâ da bunu ideolojisini satmaya, halkı peşinden sürüklemeye çalışan liderlerin benimsediklerini görüyoruz. Sinema, özellikle erken döneminde çok güçlü bir propaganda aracıydı ve günü ideolojik eksende “belgeleyerek” otoriteye hizmet eden yegâne araçtı. Hitler nasıl Triumph of the Will (İradenin Zaferi) ile ideolojisini pazarlamışsa ABD de İkinci Dünya Savaşı’na girdikten sonra sinemalardaki film gösterimlerinden önce savaş alanlarından getirilen görüntüleri göstererek savaş propagandası yapmıştır. Ne kadar birbirleriyle savaşan karşıtlar olsalar da halka karşı aynı retorik silâhı kullanmışlardır. Tarihi kazananlar yazarsa onu görselleştiren de yine onlardır. Fakat  otoriter güçler de insan gibidirler, ölmeye mahkûm. Bu yüzden sinemanın politik hâfıza rolünde şöyle bir ayrımdan söz edilebilir: diktatörün propaganda dönemi ve sisteminin yıkımından anca on yıllarının ardından gelebilen dönem eleştirileri.

Televizyona Hapsolmuş Ülkenin Osmanlı Hâfızası

Politik ve ekonomik gücü elinde tutan ve belli bir ideolojik bütünlüğe erişmiş ülkelerin aksine, Türkiye uzun süre sinemanın retorik anlatısından faydalanmadı. Tek Parti Dönemi’nde her ne kadar toplumsal ve kültürel alanlarda batılılaşma başlıca devlet politikası olsa da sinema gibi yeni bir sanata destek verilmedi ve uzun süre Muhsin Ertuğrul’un çabalarıyla sinematik üretim yapılmaya çalışıldı. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından ise her dönem değişen iktidarlarla, bozulan koalisyonlarla, darbelerle Türkiye’de oturmuş ve kök salmaya başlamış siyasi devamlılık olmadı. İktidarlar sinemaya sansür politikalarına karşı gelmedikleri sürece karışmadılar; endüstri ve bireyleriyse söz dinleyip politik bir dil benimsemediler. AKP iktidarı hem Türkiye tarihinde hem de iktidarın görsel iletişim araçlarıyla olan ilişkisinde farklı bir noktada duruyor. AKP süregelen iktidarında yavaş ve emin adımlarla bütün medya kuruluşlarını ele geçirmeye uğraştı, TRT kadrolarını yeniden yarattı, özel sektörse ya kendi malı ya da emrine âmâde. Propaganda aracını belirlerken toplumun alışkanlıklarını göz ardı etmedi; Türkiye dünyada en çok televizyon izleyen ülkelerden biriyken medyadaki görünürlüğünü bunu göz önünde tutarak yaptı. Kısaca, AKP sinemanın retorik dilini televizyonda “yeniden keşfetti” ve görsel hâfızayı televizyon aracılığıyla kodlar oldu.

muhtesem-yuzyil-filmloverss

Türkiye televizyonu popülist üretimden beslenen bir sektör, 2000’lerdeki edebi eser uyarlama fırtınası 2010’larda yerini dönem, özellikle de Osmanlı dönemi yapımlarına bıraktı. Muhteşem Yüzyıl ile başlayan bu furyada dizi iktidarın muhafazakâr yapısıyla uyuşmadığı için azarlandı, halk boykota çağrıldı ve bir şekilde sansürlendi. Yine de hükümet için bir uyanıştı; ne de olsa bu kadar Osmanlıcılık, ümmet ve millet algısını pazarlayan bir parti için Osmanlı dönemini kendilerince anlatmak iyi bir silâha dönüşebilirdi. Nitekim de öyle oldu; TRT ve özel kanallarda kendi Osmanlı betimlemesini görselleştirdi. Muhafazakâr otorite beslendiği milliyetçilik, ümmetçilik gibi ideolojileri pazarlayarak aşağılık kompleksi had safhadaki bir topluma yüceliğin illüzyonunu görselleştirip toplumsal mastürbasyona ön ayak oldu ve iktidar bu sayede tarihi kendi çıkarı doğrultusunda yeniden yaratarak toplum hâfızasını güncelledi.

Alzheimer Sinema

Televizyon görsel otorite haline gelmiş ve hâfızaya sunulan “bilgi”nin temel sağlayıcısına dönüşmüşken sinema bir kez daha sancılı bir dönemden geçiyor çünkü perde içeriği de giderek ekran içeriğine benziyor. Türkiye sinemasında zaten politik bir birikim olduğunu pek söyleyemeyiz; Yılmaz Güney’i bir kenara koyar ve Atıf Yılmaz, Kartal Tibet gibi birkaç yönetmenin tek tük işlerini saymazsak kök salmış, en azından sürekli bir üretim haline gelmiş politik sinema anlayışından bahsedemeyiz. Eleştiri yok değil; ağırlıklı olarak sisteme gönderme ve/veya hicvi kimseyi kızdırmayacak kadar az bir tutam serpiştirerek komedi unsurlarını ön plana çıkarmış örneklerimiz çokça. Siyasetten şekillenmektense toplumdan yansımaya çalışmış filmlerle stüdyoların asıl amaçladıkları devlet babayı kızdırmadan halkın millî ve Kemalist ortak değerleriyle bozuşmadan olabildiğince çok seyirci çekebilmekti. Ne de olsa kapitalist sistemin en büyük derdi ürünü elinden geldiğince çok satabilmek.

Sinemanın altın çağında bile endüstri siyasete ilişmedi; hükümetler de sansür yasalarına uyulduğu sürece perde öykülerine pek ilişmediler ve danışıklı dövüşle var olabildiler. 80’ler sonu sancısında üretim düşse de toplumun siyasi, ekonomik vb. problemleri perdeye yansıyarak daha toplumcu bir algı ortaya çıkmaya başladı; Zeki Demirkubuz, Tomris Giritlioğlu gibi yönetmenler yetişerek 15-20 yıllık bir süre sinemanın hatırla(t)ma fonksiyonu oluştu. Salkım Hanım’ın Taneleri, Güz Sancısı 1950’lerdeki Rum azınlıklara, Çoğunluk, İki Dil Bir Bavul, Büyük Adam Küçük Aşk Kürt sorununa, Sonbahar, Eve Dönüş darbenin birey üzerindeki etkilerine bakabildi. Fakat iktidar sinemanın unutmasını, görememesini istiyor. Evet film üretimimiz fazla, evet seyirci sayısı her gün artıyor, evet her yıl yeni bir Recep İvedik ve onun aynısı onlarca bel altı komedi vizyona giriyor ama hayır üretim kalitesi düştü, hayır seyirci aptallaşıyor, hayır Kültür Bakanlığı hem çekim aşamasında bütçe arayanlara “sakıncalı” hem çekimleri tamamlanmış vizyona/festivale girecek filmlere “eser işletme belgesi” diyerek sansür üstüne sansür uyguluyor… Ve hayır, sinema düşün(dür)me yetisini yitiriyor.

Türkiye’de “NO” Olacak Mı?

Referandum süreci başladığında Hayır’ın kültürel buluşmalarında Pablo Larraín’in No (Hayır) filmi ön plandaydı. 1988 yılında Şili’deki askeri darbe sonrası diktatörlüğünü ilân eden Pinochet’nin zulüm dolu 15 yıllık diktatörlüğünün ardından devlet başkanlığına 8 yıl daha devam edip etmemesinin referandumu yapılır ve film referandumun hayır tarafının kampanya sürecini işliyor. Şili’nin diktatöründen kurtulma savaşı tarihiyken bizim için bu güncel bir konu. Türkiye tarihsel olarak Latin Amerika ülkeleriyle benzeşir ve iki diktatörün altında kıvranan halkların acısı ve mücadelesi de bu noktada ortaklaşıyor: işkenceler, kayıplar, tutuklanan siyasetçiler, susturulan halk, Cumartesi Anneleri ve kayıp evlatlar bile… Şili’nin 15 yıllık Pinochet iktidarı 13 yıllık AKP iktidarıyla paralel ve Pinochet nasıl devlet başkanlığını 8 yıl daha güvence altına almak istiyorsa Erdoğan da her gün kanunları hiçe sayarak fiili yürüttüğü başkanlık saplantısını yasallaştırmak istiyor. No, her iktidarın bir gün çökeceğini tarihten çıkararak bugünün insanına anımsatıyor. Yine de bu coğrafyadaki diktatör başımızda ve biz hâfızayı görselleştirmekten uzağız; hâlâ bizzat yaşıyoruz.

Otoriteler özellikle baskıcı, ayrıştırıcı ve her anlamda bencil yöneticiler dönemlerinde propaganda malzemesi olacak her türlü fikirsel/öyküsel hazineyi görselleştirerek insanların hâfızalarını kendi metotlarıyla günceller ve Türkiye tam olarak da bu dönemde. Ne geçmişe bakmamıza izin var ne de günümüze. Sistem ne zaman yıkılır, işte o zaman halk başta olmak üzere akademi, sanat, fikirler özgürleşmeye başlar. Yalnız baharda doğa hemen yeşermez, suya, güneşe, zamana ihtiyacı vardır. Yıllar içinde önce fikir çiçeklenir ardından da ürün, yani meyveleri görmeye başlarız. No’ya baktığımızda yaşanan dönemden 24 yıl sonra çekildi. Latin Amerika ülkeleri özellikle 2000lerle tarihlerine daha derinlemesine bakabilmeye başladılar. Benzer şekilde otorite altında ezilen halklarda da karışıklıklar devam ediyor; Orta Doğu henüz Arap Baharı’nın etkilerinden çıkamadı; sinemalarında bakmaya çalışsalar da dumanı üstündeki kaygı ve süregelen sansür yüzünden henüz derin derin nefes alamıyorlar. Türkiye ise katliamlarıyla, azınlık sorunuyla, darbeleriyle, faili meçhul cinayetleriyle ve daha nice lekeleriyle yüzleşemese de zaman geçtikçe, tek tük de olsa örneklerini görebilmek insanın içine umut serpiyor, tıpkı 2000’lerin ilk on yılında olduğu gibi. Sinema her ne kadar iktidarın yozlaşmaya terk ettiği bir alan olsa da yakın zamanda nefes alabilecek ve her zaman olduğu gibi bu sefer de belini doğrultmayı başaracaktır. Türkiye tarihini hatırlamakta, görsel medyaya taşımakta pek de parlak bir ülke değil; yine de yaşadığımız baskıları hatırlayacak, anlatacak ve hâfızalarda yer edineceğimiz günler de gelecek. Şu an bize düşense sabretmek, dayanmak, direnmek…

Şili mutlu günleri gördü, Türkiye de hayırlı günler görecek.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi