Freud, metapsikoloji kavramını hayatlarımıza sokan isimdir. Freudyen metapsikoloji çerçevesinde, bir insana yalnızca dışarıdan bakarak o kişi hakkında sınırlı bilgiye ulaşılabileceği savunulur. Daha detaylı bir analiz ancak o kişinin çok boyutlu bir şekilde kendini anlatmasıyla elde edinebilinir. Böylesi bir bilgi kaçınılmaz olarak tartışmaya açıktır bir taraftan da. Bu da o ana kadar bildiğimiz sınırları aşan bir psikolojik yaklaşımı, yani aşkın bir psikolojik tezi inşa eder. Düşlerin Yorumu isimli kitabında Freud, kişiyi analiz etmek için rüyalardan nasıl da faydalanabileceğimizi anlatmaktadır. Bu mekanizmanın işleyişini aktarmak için de optik bilimden fotoğrafçılığa pek çok görsel metafordan faydalanır.Psişik mekanizmalar, ayrı ayrı boyutlarıyla Freud tarafından mikroskop, teleskop ve fotoğraf makinesi gibi görsellikle alakalı objelere benzetilir. Elbette ki Freud’un o sırada bu sembolizmi, henüz yeni yeni şekillenen sinema dolayımıyla kurma imkanı bulunmamaktaydı çünkü daha geniş bir kitle için anlaşılmaz bir benzetmeye başvurmuş olurdu böyle yapsa. Fakat sinemanın hayatlarımızda kapladığı yerden ötürü bugün net olarak gözlemleyebiliyoruz ki sinema, freudyen metapsikolojinin anlaşılırlığını en çok arttıran alana dönüştü. Başka bir açıdan baktığımız zaman da fark edebiliriz ki, sinemanın da anlaşılırlığını en çok arttıran unsurlardan bir tanesi, psikanalitik sinema okumaları.

Hemen hemen aynı yaşlarda olan psikanaliz ve sinema, kendimizin ve toplumun nasıl inşa edildiğini anlamaya çabalarken üzerinde durmamamız imkansız olan iki alana dönüşmüş gibi duruyorlar. Bu bağı bugün baktığımız yerden mi kurabiliyoruz yoksa sinema ve psikanaliz arasında göründüğünden çok daha organik bir bağ mı var sorusu, bu yazıda araştırdığımız soru olacak. Psikanaliz ve sinemanın ortak tarihine dair daha kapsamlı bir perspektife erişmek için, Sinemada Psikanaliz isimli yazımızı ziyaret etmeyi de ihmal etmeyin. Elbette bu yazıda da araştırmamızı başlatmadan evvel sinema ve psikanalizin kısa bir tarihine yer vereceğiz. Fakat belirttiğimiz üzere esas yapmak istediğimiz, freudyen metapsikoloji ve sinema arasındaki bağın bugün bize bu denli kuvvetli gelmesinin tesadüfi olup olmadığını açığa çıkartmak.

1890’lı yıllar, hem sinemanın tarihinin başlangıcına hem de Freud’un yayınlarıyla tanınırlık kazanmaya başladığı zamana denk geliyordu. Eğer ki Lumiere kardeşlerin ilk halka açık film gösterimini 1985 yılında yaptığını göz önünde bulundurursak, sinemanın doğuşunun o sıralar Freud’un çalışmalarını doğrudan etkileyebilecek bir kuvvete henüz sahip olmadığını rahatlıkla kavrayabiliriz. Zaten ilk dönem filmleri çoğunlukla birer ikişer dakikalık hareketli fotoğraflardan ibaretti. Freud ise dünyada oldukça ses getirmeye başlasa da, yine bugün baktığımız yerden psikanalizin yalnızca doğuşuna şahit oluyorduk ve psikanalizin etki alanı oldukça görünür olsa da kısıtlıydı. Ondokuzuncu yüzyıldan yirminci yüzyıla geçerken gerçekleşen teknolojik ve entelektüel atılımların görünürlük kazandığı bu iki alanın yolları ancak 1920’lerde kesişti. Tıpkı rüyalar gibi, filmlerin de Freudyen metapsikoloji analizlerinin mümkün olduğu Ernest Jones gibi isimlerce fark edilip, bu konuda hipotezler öne sürülmeye başlandı. Nasıl ki rüyalar bilindışını yönlendiriyorsa, filmler de bunu yapıyor olabilirdi dahası, filmler doğrudan kültür alanını yansıttığı için bilinçdışının işleyişini görünür kılıyor olabilirdi.

Freudyen Metapsikolojinin Filmlere Dahil Olma Süreci

Bu tip sorgulamaların yanı sıra, 1900’lerin ilk yarısını ortalarken yönetmenler zaten Freud’un tezlerini filmlerinin bir parçası haline getirmeye çoktan başlamıştı. Freud’un kimi analizlerinin karakter inşaasında kullanılması dışında, freudyen doktrinlerden de faydalanılması zamanla filmlerin derinliğini tespit etmeye yönelik bir ölçüt olmaya dahi başladı. Psikanaliz tahtını Freud’dan sonra devralan Lacan’ın çalışmalarının yeniden elden geçirilmesiyle, 1970’lerde Psikanalitik Film Kuramı’nın doğuşuna şahit olduk. Geniş anlamda psikanaliz ve sinemanın birbirinden ayrılmaz şeyler olarak düşünülmeye başlanması da esasında bu zaman aralığına denk geliyor.

Yani bugün kafamızda birbirinden ayrılması zor olarak canlanan psikanaliz ve sinema, yolları kesişse dahi, yolun başında bizim bugün varsaydığımız kadar birlikte değillerdi. Bu birlikteliğin kemikleşmesi, daha çok sinema ve rüyaları birbirine benzeyen şeyler olarak görmeye başlamamızla gerçekleşti. Üstelik alegorik olarak çalışan kafalarımızda hem rüyalar hem de filmler kendi içinde kapalı, dışarıdan etkileşim alsa dahi bilinçli olarak müdahil olunamayan alanlara denk düşüyorlardı. Fakat bu tespitlere erişebilmemiz için, sinemanın belli bir elit kesime yönelik lüks bir aktiviteden, tıpkı rüyalar gibi herkesin erişimine açık bir alana dönüşmesi gerekiyordu. Özetle diyebiliriz ki, ne psikanaliz ne de sinema doğuş aşamalarında hayatımıza bu kadar nüfuz etmedikleri için, başlarda birbirlerine de sandığımız kadar entegre değillerdi.

Yine de birbirlerinin içine daha sonradan bu kadar işlemiş olmaları, çıkış aşamalarında aralarında organik bir bağ olmadığını savunmak için yeterli bir argüman değil. Hatta ve hatta, bu tespiti yapmış olmak bizim için yanıltıcı bir tabloyu da ortaya koymuş olacaktır. Her ikisinin gelişiminin bu denli eş zamanlı olması, arada organik bir bağın olma ihtimalini kuvvetlendiriyor. Dahası, modern kültürün temelindeki en önemli unsurların ikisinden bahsediyor olmamız, sinema ve metapsikolojinin köklerinde aynı izlere rastlayabileceğimizi de ifade ediyor. Hatta Mary Ann Doane’a göre sinemanın icadı bir bakıma Freud’un hafızayı kavramsallaştırış biçiminin gerçekleştirilmesi, bir taraftan da objeler, imgeler, sesler, hareketler ve ışıklarla kaplı kafa karıştırıcı bir modern dünyayı depolama arzusunun dışa vurumudur. Yani sinemanın icadı belli bir teknolojik gelişimi öncelese de, hayatımıza giriş biçimi dönemsel bir durumla alakalıdır. Kameranın pek çok olası kullanımı arasından en sıyrılanın bugün hayatımızda yer aldığı biçimle sinema olması, modern zamanların kendisine özgür bir işleyişi takip etmiştir. Bu işleyiş, bir yandan Freud’un bir metapsikoloji icat etme sürecine girişmesinin motivasyonları arasındadır da aynı zamanda. Sinemanın hayatımızda eriştiği noktada Freud’un keşfettiği bilinçdışına ait ikinci elden erişime açık bir alan, doğrudan gözlemlenebilir bir forma erişmiştir.

Özetle şunu söyleyebiliriz: sinema ve psikanalizin arasındaki bağ kesinlikle organiktir. Sadece bu organiklik ilk bakışta zannettiğimiz gibi ne tesadüfen aynı dönemlerde benzer insanlara geliştirilmiş olmalarından gelir, ne de insan doğasına uygun bir çalışmayı yansıttıkları için genel-geçer olmalarından. Şüphesiz ki bu bağa saydıklarımızın da belli bir katkısı olmuştur, ama esas organikliği buradan kurmaya çalışmak belli bir metodolojiyi takip etmeye çalıştığımızda bizi zorlayacaktır. Psikanaliz de sinema da, benzer bir mirası devralarak, aynı dönemin buhranlarına cevap vererek evrilmiş ve daha sonra bugün kafamızda canlandığı şekilde ayrıştırılamaz bir seyre evrilmişlerdir.

Kaynakça:

  • https://en.wikipedia.org/wiki/History_of_film
  • https://en.wikipedia.org/wiki/Psychoanalytical_film_theory
  • Mireille Berton – Freud et l’intuition cinégraphique: psychanalyse, cinéma et épistémologie

Görsel:

http://freudquotes.blogspot.com.tr/2016/04/freuds-analysis-of-charlie-chaplin-in.html

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi