Sinemanın Varoluşsal Laneti Oyunculuk

Sinema ontolojisi içinde genellikle en fazla göz ardı edilen araçlardan biri olan oyunculuk hem sinemayla ilişkisi bakımından barındırdığı mutlak bir çatışmayı temsil etmesi hem de diğer uzamlarla oldukça girift ilişkiler kurması bakımıyla aslında oldukça önemli bir uzam.

Evet, yazınsal ve görsel uzamlardan sonra yeniden bir uzamla karşı karşıyayız. Fakat bir uzam yapısında olan oyunculuğun özellikle sesle olan büyük benzerliği onu bir uzam olarak değerlendirmekte karşımıza bazı zorluklar da çıkaracaktır.

Oyunculuk tıpkı ses gibi görselde içkin bir şekilde bulunmaktadır fakat sesten farklı olarak görselle dolaysız bir bağdaşıklığı vardır. Bu sebeple oyunculuğun görselle olan bağdaşıklığını kırabilme gibi bir şansa sahip değiliz. Dahası oyunculuğun hikaye ile kurgu üzerinden bir bağdaşıklığı daha vardır. Ama elbette bu dolaylılık sayesinde bunu aşma yetisine sahibiz. Yine de tüm bu bağdaşıklıklar ağı içinde oyunculuk konusunda esas elimizi kolumuzu bağlayan mesele, oyunculuğun, gerçeklik paradoksuyla doğrudan bir ilişki içinde olmasıdır.

Görseldeki içkin durumuyla bir diyalektik iskelet oluşturabilmesini bekleyebileceğimiz oyunculuk ne yazık ki bu yetiden yoksundur. Ama görselle olan dolaysız bağdaşıklığı oyunculuğun diyalektik iskelet olmaksızın bir uzam olmasına sağlamıştır. Yine de görsellikle bu yakın bağlar, oyunculuğun zaman-görme ve metafor yapılarına dair çabalarımızda pek de önemli bir mesele olarak gözükmeyecektir.

Oyunculuğun kurgu üzerinden hikayeyle kurduğu bağdaşıklık da hiç kuşkusuz hareket-gösterme temelli bir yapı olarak ortaya çıkacaktır. Fakat bu bağdaşıklığın kırıldığı durumlarda zaman-görmeye ulaşmak da pek tabii mümkündür. Burada esas mesele oyunculuğun gerçeklikle paradoksal ilişkisinde yatmaktadır.

Esas olarak oyunculuk olarak kast ettiğimiz şeyin, görseldeki içkinliğiyle dolaysız bağdaşıklığı üzerinden de hemen anlayacağınız üzere oldukça kapsayıcı bir tanım olduğunu görebilirsiniz. Bir anlamda kadraja giren her “şey” bir oyuncudur. Burada canlı cansız, hareketli durağan fark etmeksizin bir kapsayıcılık vardır. İşte oyunculuktaki esas problem de aslında bu mesele üzerinden çıkar.

Oyunculuk uzamı diğer uzamlardan farklı olarak gerçeklikle doğrudan bir ilişki içindedir. Örneğin seste bahsettiğimiz görselle gerçeklik paradoksu üzerinden bağdaşıklığındaki gerçeklik burada kast ettiğimiz gerçekliğin sadece bir bölümüne tekabül etmektedir. O da imgelem hareketleri arasındaki ikili kurgusal ilişki üzerinden ulaşılan üst gerçeklik. İşte oyunculuk bu üst gerçeklikle nesnel gerçeklik arasındaki gerilimin direkt olarak yaşandığı uzamdır.

Oyunculuk, görsel ve yazınsal uzamlarla olan bağları ki burada kurgu zaten hepsini kapsayan olarak en sonra karşımıza çıkacak, üzerinden sanatın aşkın tözüyle ilişkilendirme konusunda sinema ontolojisindeki en önemli uzamlardan biridir. Bahsettiğimiz üst gerçekliğin içinde olduğumuz durumlarda özellikle belli soykütüksel imgelerden kurtularak pos-ist bir matafor imgeleri oluşturabilme yetisi kesinlikle göz ardı edilmesi en büyük hata olabilecek bir durumdur. Oyunculuktan kast ettiğimiz doğrudan imgelerle bağlantılı olduğunu burada görebilirsiniz. Fakat gerçeklikle olan pradoksu sebebiyle daha önceki uzamlarda yaptığımız gibi oyunculukta “şizofrenik” temeli yıkma konusunda bir adım atmamız mümkün değildir. Bu yüzden soykütükselden post-ist olana geçiş bunu bir paraleli olarak imdadımıza yetişecektir.

Oyunculukta metafor kullanımı sanatın aşkın tözüyle ilişkilendirme açısında en büyük potansiyele sahip olmasının yanında uygulanması en kolay olanı da aynı zamanda. Elbette burada bahsettiğimiz potansiyeller arasında yalnızca nicel bir karşılaştırmadır. Yoksa hiç bir oyunculuk metaforu temelli potansiyel diğer bir aracın metaforunun potansiyelinin yerini tutamaz. Oyunculuğun zaman-görme yapısıysa yine diğer araçlardan oldukça farklı bir şekilde karşımıza çıkar.

Oyunculuk filmin nesnel gerçeklikle üst gerçeklik arasındaki denge unsuru olarak durur. Ayrıca burada diğer uzamlarla bağdaşıklığı üzerinde sürekli bir şekilde hareket-göstermeye zorlanır fakat aynı zamanda nesnel gerçekliğin büyük baskı potansiyeli sürekli olarak oyunculuğu zaman-görmeye taşımaya da zorlayacaktır. Bu açıdan oyunculuğu zaman-görmeye taşımak için ek bir mücadeleye girmemize gerek yoktur. Tek yapmamız gereken nesnel gerçekliğin o ilineksel olumsallığını yadsımamaktır. İşte bu ikisi arasındaki denge konusu tamamen edimsel bir meseledir ve saf birinin üstün olduğu durumlar da, bizi geniş kavrayış amacından uzaklaştıracağı için aslında bu durumla sonu gelmeyen bir çatışma içinde olmak zorunda kalmaktayız. Bu sebeple oyunculuk, bir açıdan sinema ontolojisinde yer almasına rağmen bir diğer açıdan nesnel gerçeklikle olan bağı sebebiyle bir tür lanet olarak sürekli bir gerilim halinde var olmaktadır.

Burada özellikle başta bahsettiğimiz her ne kadar biraz zor da olsa oyunculuğun bir araçsal uzam olduğu unutulmamalıdır. Bu sebeple ne saf bir zaman-görmedir amaçladığımız ne de saf bir hareket-gösterme. Oyunculuk zaten diğer uzamlarla olan bağdaşıklığı üzerinden bir iskelet oluşturmasına gerek kalmadan onlara eklemlenir ama nihayetinde yine de bu iskeletin varlığını yadsıyacak derecede ileri gidilmesi istenmeyecek bir durumdur. En nihayetinden zaman-görme hareket-gösterme arasındaki edimsel ilişkide zaman-görmenin konkavlığını her halükarda korumak zorundayız.

Burada zaten zaman-görmeye tümden bir kayışla pek karşılaşmıyoruz ama özellikle saf hareket-gösterme temeli oldukça yaygın bir kullanım olarak kendini gösteriyor. Özellikle animasyon ve görsel efekt teknolojisiyle zaman-görmeye dair girişilen büyük yadsımalar kavrayış konusunda elde edeceğimiz zaman-görme avantajını elimizden kaçırmamıza sebep olabilmektedir. Özellikle bu, animasyon ve görsel efektlere, hareket-göstermeye işaret etmeleri sebebiyle bir yadsıma yapılması gerektiği yanlış anlaşılmasına çıkmamalı. Bu yeni gelişen teknolojiler zaman-görmeyle konkavlık üzerinden başarılı bir konkavlık ilişkisi kurması durumunda ya da daha önemlisi metafor oluşturma konusunda sanatın aşkın tözüyle ek ilişkilendirmeler kurma potansiyeli taşıması açısında oldukça önemlidir.

Oyunculuk her ne kadar ilk aşamada biraz gözümüzü korkutsa ve gerçeklik paradoksuyla ilişkisi üzerinden biraz elimizi kolumuzu bağlasa da barındırdığı geniş post-ist ilişkilendirmeler ve hala mevcut olabilen zaman-görme yapısı sayesinde sinemanın en verimli uzamlarında biri olarak, üzerine uzun uzun kafa yorulmayı kesinlikle sonunda kadar hak eden bir yapıdadır.

İmgelem: Bir özne olarak “ben” in dışındaki gerçekliğin ve bunun ötesinin zihninde oluşturduğu imajlar bütünü.

İmge: Bir nesne, olay ve durumlar bütününün, zihinde oluşan imgelemle arasındaki ilişkiye işaret etmesi şeklinde oluşan aktarım potansiyeli.

İlinek:  Bir varlığın doğasından farklı olarak, varlığı var eden ama o olmadan da zaten var olabilecek bir tür özellikler toplamı.

Olumsallık: Bir şeyin rastlantı ve şans faktörüne tabii olması. Bir anlamda hem olabilir hem de olmayabilir. Hangisinin olup, hangisinin olmayacağını bilmek imkansızdır.

Töz: Varlığın o olmadan var olması mümkün olmayan ama aynı zaman onda içkin bir şekilde bulunan yegane kaynak, doğa.

Edim: Eylem veya davranış ve bunun içinde taşıdığı belirlenimsizlik.

Sinema Üzerine Notlar ile ilgili tüm yazılara buradan ulaşabilirsiniz.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi