Duymaktan Düşünmeye Müzik

Buraya kadar değindiğimiz, sinemanın ontolojisinde de yer bulan hikaye ve görsel aracından sonra artık sinemanın ilk ontolojisinde yer bulamayan ve tarihi gelişmeler ışığında ona eklemlenen araçlara gelmiş bulunmaktayız. Burada ilk olarak sesi irdelemeyi planlamıştık fakat sinemanın tarihsel gelişiminde daha erken dönemden itibaren var olan müziğin öncelikli konumunu fark etmemiz uzun sürmedi.

Müziğin, sinemanın ilk dönemlerinde herhangi bir işlevi yoktu. Özellikle bir hobi faaliyeti çerçevesindeki sinemayla paralellik arz eden bir konumdan dolayı onunla ontolojik olmayan bir ilişkilendirme ağına maruz kaldı. Burada müziğin gerçek anlamda sinemasal bir araca dönüşmesi sesli kaydın çok daha öncesine dayanır.  Öyle ki sesli kayıt imkanı doğduktan sonra dahi müzik her zaman sesin bir üst anlatısı olarak kullanıldı. Ses sadece bir gerçeklik uzantısı olarak değerlendiriliyordu, müzikse ontolojisinde ve tarihi geçmişinde barındırdığı duygulanım potansiyeliyle ilk dönem melodramların bir anda gözdesi olmuştu. Bu yüzden zaman-görme anlatılarıyla gerçeklik bağına yönelik ilk çalışmalarda, ilk savaş açılan konulardan biri de müzik olmuştur.

Biz burada müziği bir sinemasal araç olarak değerlendirerek müzik kullanmamaya da bir tür müzik kullanımı olarak yaklaşacağız. Doğal olarak bu müzik kullanımını, sinemanın ontolojisinde yer almadığı için kullanım kelimesi bir zorunluluk halini alıyor elbette; hareket-gösterme, zaman görme ve metafor yapılarında ne tür bir inşa ve işleve evrildiğini anlamak da başlıca problemlerimizden biri olarak ortaya çıkıyor.

Başta da bahsettiğimiz müziklerin melodram temelli kullanımına ki günümüz nomotetik sinemada bunun uzantısı olarak işler, birçok yönetmen ve kuramcı tarafından bir duygu sömürüsü olarak değerlendirildiği için çok sert bir şekilde karşı çıkılmıştır. Bu karşı çıkışın altında yatan nedense aslında bu kullanımın hareket-gösterme temeli üzerinden yükselerek yaratıcı ön kabulünü zorunlu kılmasıdır. Hele ki ontolojide yer almayarak bir tür kullanım olan bu aracın yok yere bir ön kabul silsilesine dönüştürülmesi doğal olarak karşı çıkılmayacak gibi bir durum da değildir zaten. O sebeple hikaye ve görselde diyalektik iskelet için zorunluluk olan hareket-göstermenin müzikte bu zorunluluktan kurtuluyor olması müzik için direkt olarak zaman-görme ve metafora odaklanabilmemizi sağlamaktadır.

Müziğin hareket-gösterme duymasında, zaman-görme düşünmesine geçişteyse hiç kuşkusuz müzikten ziyade onunun kullanımı, hatta daha açık şekliyle temel sinemasal araçlarla ilişkilendirilmesini kendimize esas mesele edineceğiz. Çünkü müziğin zaman-görme yapısına kavuşmasında hikaye ve görselin dışında bir durumun varlığından söz etmek mümkün değil. Peki bu ilişkilendirmede söz gelimi, hikaye müzik etkileşiminde ortaya çıkan şeyin yapısına dair neler söyleyebiliriz? Bir başka deyişle müzik, görsel veya hikayenin yerini tutacak bir şekilde zaman-görme olarak kullanılabilir mi yoksa kullanımı bir tür üst anlatıya mı işaret eder?

Müzik, sinemasal işlevi üzerinden bir tür uzama sahip değildir. Bu yüzden hikaye ya da görselin yerine müzik kullanımında bahsedemeyiz. Peki o halde müzik kullanımı bizi bir üst anlatıya taşıyabilir mi? Burada elbette hareket-gösterme temelli müzikten bir beklenti içine giremeyiz fakat zaman-görmeye gelmeden önce müzik metaforuna dair söyleyeceklerimiz, zaman-görmeyi de irdelememiz açısında önemlidir. Zaten müziği metafor ya da zaman-görme olarak kullanma, hareket-gösterme temelinin, uzamlarla ilişkisine dair getirilen bu yeni bakışın bir ürünüdür. Müzik bu uzamları taklit edebilir. Elbette bir taklit asla orijinalinin yerini tutamaz, doğal olarak bir taklit işine girmek sanatın aşkın tözüyle ilişkilendirme çabası dışında oldukça anlamsızdır. Zaten bu aşkın tözle ilişkilendirme çabası da hala bir hareket-gösterme olan müziği bir metafora dönüşmesi demek olduğu için tam da konumuz dahiline girer. Bu açıdan müziğin uzamların taklidi olmaktan çıkarmak, en azından metafor olması için atılması gereken ilk adımdır.

Müzik, aşkın tözle ilişkilendirme üzerinden uzamla bir “fark” oluşturur ve bu, uzamla “fark”ın birlikteliğinden bir üst anlatı oluşur. Bu açıdan müziğin hareket-gösterme olması aslen eklemlendiği uzamla “fark”ı üzerinden tanımlanır. Müziğin zaman-görme üzerinden düşünmeyi sağlayabilmesi de yine bu uzamlarla ilişkilidir. Burada metafor ve zaman-görme arasında şöyle bir fark vardır. Müziğin hareket-gösterme olarak tanımlanması uzamlarla “fark”ından temellendirildiği için hareket-gösterme müziğini yaratan, hareket-gösterme hikaye ve görselidir. Doğal olarak müziğin zaman-görmeye geçmesi de bu uzamların zaman-görme yapısıyla bir parallellik çerçevesinde gerçekleşir ve yine bir üst anlatıyı oluşturur. Ama burada birazdan değineceğimiz zorlu bir soru bizleri beklemektedir elbette.

Duygulanış temelli olduğundan, hareket-gösterme temeli; ön kabulün yanında salt bir duygu sömürüsü de getirdiği için, müziğin kullanımı bir noktadan sonra sinema için hayati bir konuma dahi gelebilmektedir. Ama burada kırılma noktasını oluşturan yine hikaye ve görselin zaman-görme yapısıdır. Temel uzamlarda ulaşılamayan zaman-görme, müziğin zaman-görmesini tümden yadsıyarak duymaktan düşünmeye geçmeyi engellediği için, daha baştan birçok şeyi kaybederek sanatın aşkın tözüyle birçok ilişkiyi kesmiş ve bizim baştan beri ulaşmaya çalıştığımız o geniş kavrayışı engellemiş olacaktır.

Daha önce özellikle görselde belirgin bir şekilde probleme ettiğimiz “şizofrenik” okumalar müzikte de başka bir bağlamda yine karşımıza çıkmaktadır. Duygulanış temeliyle bir tür öznelliğe hitap etme yanılsaması uyandıran müziğin “şizofrenik” temelle ilişkisi ve bu temele dair problemleri, görselde göstergebilimle olan bağa benzer  bir ilişki sorunsalına götürür bizi. Bu, müziğin kendi tikel aşkın tözüyle, sanatın aşkın tözünü sinemasal bir ontoloji çerçevesinde ilişkilendiren, bir soykütükler üstü episteme ağının, post-ist olarak yaratılabilmesi sorunudur. Zaman-görme üzerinden yaratabileceğimiz zaman-görme temelli müzik, diğer uzamların sanatın aşkın tözüyle ilişkilendirilerek kurdukları konkav diyalektik yapıyla aynı işlevi iskelet oluşturmadan kurar. Bu sebeple her hangi bir müzikal konkavlıktan bahsedilemez. O yüzden şizofrenik okumaları “ihtimal”çerçevesinden yönlendirilmesi meselesi de müziğin başlı başına bir episteme dizgesi olarak değerlendirilmesiyle ancak aşılabilecek bir sorun olarak karşımıza çıkar. Bu yüzden tıpkı post-ist sinema epistemesi gibi post-ist bir müzik epistemesi yaratmak zorundayız. Fakat burada yaratılan dizgenin bizim işlediğimizden farkı, tamamen edimsel ve tikel olmasıdır. Bu sebeple tüm bu soru, yaratıcının aşması gereken en derin problemlerden birine dönüşerek edimsel olarak halledilebilecek bir pratikler toplamı olarak karşımıza çıkar.

Nihayetinde sinemasal anlamda müzik kullanımında şu belli başlı kırılma noktaları kendini gösterir. Müziğin hareket-göstermeden metafora geçişte yegane aracı olan uzamla “fark”ı durumu oldukça önemlidir. Ayrıca zaman-görme yapısı için zorunlu olan zaman-görme uzamlarının varlığı ve bu varlıklara eklemlenecek zaman-görme müziğinin “şizofrenik” temelden kurtulabilmesi için yapılması gereken edimsel post-ist müzik episteme dizgesinin oluşturulması oldukça hayati bir konumdadır.

Müzik, özellikle bir araçsal uzam olmaması sebebiyle sinemanın en özel araçlarından biri hiç kuşkusuz. Ayırca uzamlarla “fark”ı üzerinden yaratabildiği üst anlatı da, sinemanın o olmadan asla ulaşamayacağı bir seviye. Bu yüzden post-ist sinema epistemesinde, bir direniş olarak, olabilecek en geniş kavrayışa ulaşma çabası içinde müziğin bizlere verebileceği birçok şey vardır. Önemli olan ona yeterli ilgiyi göstermede yattığını sanırım yazımızdan da kolayca anlayabiliyoruz.

Nomotetik: Sözlük anlamı olarak, yasa koyucu demektir. Aslen doğa bilimlerinin sistemsel gelişimleri doğrultusunda ortaya çıkan, bilgiye ulaşmak için onun doğasına kavrama düşüncesi üzerinden doğası üzerine mutlak hükümlerde bulunma durumudur.

Episteme: Genellikle ilk anlamı olan bilgi olarak düşünülse de bilginin ne olduğu düşüncesi üzerinden yaşanan farklılıklar sebebiyle birçok anlama gelmektedir. Özellikle yazımıza konu olan şekliyle bir tür kavrayış, kavram oluşturma, bilgi çokluğu gibi düşünülebilir.

Edim: Eylem veya davranış ve bunun içinde taşıdığı belirlenimsizlik.

Töz: Varlığın o olmadan var olması mümkün olmayan ama aynı zaman onda içkin bir şekilde bulunan yegane kaynak, doğa.

Duygulanış: Karşılıklı olarak, sonuca dair bir fikir, bilgi , düşünce veren etkileşim, (Lat. Affectio).

Sinema Üzerine Notlar ile ilgili tüm yazılara buradan ulaşabilirsiniz.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi