Post-ist Sinema Epistemesi

Sinemanın tarihine ve ontolojisine baktığımızda temelde cevaplanmayı bekleyen birçok problemle karşı karşıya kalıyoruz. Bunlardan bazıları bizzat ilk episteme dizgelerinin oluşturulmasıyla alakalı meselelerken bazıları bugüne kadar yaratılmış dizgeler üzerinden bazı problemler.

İlk olarak sinemanın içinde bulunduğu şöyle bir çıkmazdan söz etmek mümkün. Zaman-görme ile iktidar tahakkümünü zayıflatıp izleyiciyi özne haline getirme, izleyici üzerinden bioiktidarın “şizofrenik” diyalektik okumalarına da zemin hazırlayarak onu bir anlamda güçlendiriyor. Haliyle genel anlamda bu, öznenin yitimi meselesi üzerinden yönetmenin yaratacağı eserin ne gibi bir işleve evrilmesi gerektiği sorusunu oldukça zorlayıcı bir hale sokuyor. Nomotetik temelli didaktik hareket-göstermeden kopma uğruna girilen teorik mücadele, eserle izleyici arasında bir yabancılaşma yaratarak büyük bir izleyici kaybına sebep olmaktadır. Her ne kadar “şizofrenik” okumaları temelsizleştirecek çok dikkatli hazırlanmış bir imgelem hareketleri arası diyalektik iskelet oluşturulabilse dahi bu, yaşanan büyük yabancılaşma temelli kopuşun yerini dolduramayacaktır. Bu açıdan elitisit olmakla eleştirilebilecek bu yaklaşımın genel epistemolojisi gereği bundan vazgeçmesinin de mümkün olmadığını göz önüne aldığımızda, belirli bir dar kitleye hitap etmek zorunda kalan zaman-görme yapılı sinemanın, izleyiciyle olan ilişkisini, çok daha kırılgan ve öznel bir alana taşıdığını söyleyebiliriz.

Peki nomotetik arka plana sahip hareket-gösterme üzerine inşa edilen zaman-görmeyi episteme dizgesi haline getirmede izlenecek yol ne olacaktır? İşte burada bugüne kadarki dizgelerde olduğu gibi sanatın tanımı üzerinden sinemasal araçların yeniden ele alınarak hareket-gösterme iskeletinin oluşturulması söz konusudur. Ayrıca daha da ileri gidecek olursak bu yaratılan dizgeler üzerinden ortaya çıkmış olan akımlara bir eleştiri getirerek, sanatın kavramını aşarak, post-ist bir sinema epistemesi dahi oluşturmak mümkündür. Hiç kuşkusuz buradaki amaç ortaya çıkacak iskeletin yapısıyla alakalı yeni bir bakış açısı kazanmaktır. Bu epistemenin diğer dizgelerden farkıysa sanatı yeniden tanımlamaktan ziyade onun aşkın tözüne dair bir görüş bildirmektir. Bu yolla da belli dizgesel akımların, yaptıkları tanımlar aracılığıyla girdikleri sınırlı kalıpsal aşkın töz yaklaşımlarını aşmayı amaçlamaktadır. Bu sebeple sanatın tanımını aşarak sinemayı direkt olarak sanatın aşkın tözüyle bağlayabilmek için bazı araçsal ilişkilendirmelerin de önüne açmak gerekmektedir. Bu ilişkilendirmeler sayesinde hem sanatın tanımlanmasından doğan sınırları aşmış olur hem de sinemanın araçlarına dair nomotetik tanımlardan da kurtulmuş oluruz. Ama işte tam da bu sebeplerden ötürü bu ilişkilendirmenin nasıl olacağı ve nasıl işleyeceğine dair bir şeyler söylemek pek de kolay değildir.

Belirli bir postmodern kaotiklik içeren bu ilişkilendirmenin pratik düzenlemesine dair söylenebilecek şeylerin edimselliği hiç kuşkusuz oldukça önem kazanıyor burada. Çünkü sanatın tanımlar üstü aşkın tözüyle kurulacak kaotik ilişkinin, pratiğe dökülmüş halinin, belirli bir diyalektik iskelet oluşturma zorunluluğu vardır. Haliyle burada yapılması gereken en nihayetinde edimsel, gelip geçici, diyalektik iskelete hizmet eden bir ilişkilendirme pratiği oluşturmaktadır. Bu da tamamen yönetmenin öznelliğiyle alakalı bir durumdur. Ama yine de yönetmenin bu etken durumuna karşın izleyiciyle hiçbir bağının olmaması oldukça önemlidir. O, en fazla eserdeki yansıması üzerinden kendini gösterebilir ki bu da zaten ona dair bilgileri veyahut ön kabulleri etkisiz kılar.

Ayrıca burada bahsettiğimiz sinemasal araçları da iyi anlamak gerekir. Bahsettiğimiz tüm bu ilişkilendirme ağı içinde ortaya çıkan esere dair yapılan diyalektik okumanın yalnızca hikaye ve alt metinle alakalı olmadığı kesin bir şekilde anlaşılmalıdır. Görsellik, ses, müzik, oyunculuk vb. gibi araçların kendi içlerinde taşıdıkları imge potansiyelinin ortaya çıkarılmasıdır burada kast ettiğimiz. Bir anlamda yapılacak film okumasının tüm bu araçların kendi doğaları ile yapılmış anlatılarını da işin içine katılmış hali olması gerekmektedir. İşte bahsettiğimiz diyalektik iskeletin en temel amaçlarından biri de bu okumayı yapabilmeyi sağlamasıdır zaten. Sinemaya bu açıdan bakıldığında bu güne dek yapılan çok sınırlı bakış açısının ne derece geniş bir perspektife ulaştığı rahatça anlaşılabilir. Kaldı ki bu eleştirdiğimiz bakış açısı zaten olabilecek en ileri seviyedeki episteme dizgelerinin gruplaşmasından oluşan akımlar olduğunu düşündüğümüzde, klasik nomotetik yapıdaki sinemanın ne derece dar bir alanda hayat bulduğunu fark etmek oldukça çarpıcıdır.

Tüm bu kaotik, gelip geçici ilişkilendirmeler ağının yarattığı önemli bir kırılma noktası daha vardır. Daha sinemanın ilk ortaya çıkışından itibaren imajların imge yoluyla zihni, imgelem hareketine zorlaması durumu elbette ki bu, sanatın aşkın tözünün derin anlamlarına nüfuz etmiş geniş diyalektik iskelette sınır noktalardan birine dönüşme tehlikesini de barındıracaktır. Bir diğer deyişle imgelem hareketine sebep olan varoluşsal gerçeklik algısında yaşanması muhtemel bazı problemler. Bu açıdan sinemanın tüm bu epistemik olarak mükemmelleştirilen araçlarının, teknik olarak yetkinliğinin de korunabilmesi sorunu baş gösterecektir. Günümüze kadar süregelen nomotetik temelli klasik sinemanın sunduğu teknik altyapıyla bunu karşılamanın zorluğunda dolayı episteme dizgelerinin pratiğe dökülmesi konusunda teknik anlamda da yeni yaklaşımlar oluşturulması bir zorunluluk olarak karşımızda durmaktadır.

 

Nomotetik: Sözlük anlamı olarak, yasa koyucu demektir. Aslen doğa bilimlerinin sistemsel gelişimleri doğrultusunda ortaya çıkan, bilgiye ulaşmak için onun doğasına kavrama düşüncesi üzerinden doğası üzerine mutlak hükümlerde bulunma durumudur.

Episteme: Genellikle ilk anlamı olan bilgi olarak düşünülse de bilginin ne olduğu düşüncesi üzerinden yaşanan farklılıklar sebebiyle birçok anlama gelmektedir. Özellikle yazımıza konu olan şekliyle bir tür kavrayış, kavram oluşturma, bilgi çokluğu gibi düşünülebilir.

İmaj: Temel anlamına benzer şekilde görüntü olarak tanımlayabileceğimiz bu kelimenin esas önemi bu anlamını zihinle birlikte ele alınış şekliyle almasında yatar.

İmgelem: Bir özne olarak “ben” in dışındaki gerçekliğin ve bunun ötesinin zihninde oluşturduğu imajlar bütünü.

İmge: Bir nesne, olay ve durumlar bütününün, zihinde oluşan imgelemle arasındaki ilişkiye işaret etmesi şeklinde oluşan aktarım potansiyeli.

Edim: Eylem veya davranış ve bunun içinde taşıdığı belirlenimsizlik.

Töz: varlığın o olmadan var olması mümkün olmayan ama aynı zaman onda içkin bir şekilde bulunan yegane kaynak, doğa.

Sinema Üzerine Notlar ile ilgili tüm yazılara buradan ulaşabilirsiniz.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi